flash – back, Attila İlhan

Tags

, ,

flash – back

– 1. yoksa geldiler mi…

yoksa geldiler mi korkularıyla büyük
namlu siyahı karanlık sokaklardan
bira dalgını kadınlar pasaj’da tek tük
televizyonda haberler ölü bir zaman

o kullanılmış uyku otellerden dağılan
haliç sis alacası yankılı birkaç düdük
ellerinde kelepçe gözleri iplik iplik kan
yoksa geldiler mi korkularıyla büyük

bira dalgını kadınlar pasaj’da tek tük
her dakika mutlaka yanlış anlaşılan
andante bir keman uzaktan bölük pürçük
bir rüyadan ötekine illegak taşınan

o gözlüklü çocukla sansaryan hanı’ndan
yoksa geldiler mi korkularıyla büyük
sarışın sevgilisi saçlarından asılan
avuçları sıyrılmış oöuzları çürük

uykularında içsavaş yüreklerinde göçük
televizyonda haberler ölü bir zaman
bardakta siyah bira fena halde köpük
nasıl da usanmışlar kurt gibi yaşamaktan

 

-2. belki sabaha karşı…

belki sabaha karşı kaldığın yerden
misli görülmemiş bıçaklar bileyerek
tuzlu tere batmış kıllı ve erkek
kıvılcımlar uçurup kirpiklerinden

belki sabah semaver ağır çay kokusu
sis düdükleri ki uzaktır korkuludur
gazetelere bakma sirenler duyulur
ajans haberleri terörizm tortusu

belki güpegündüz kederli bir tambur
rakıları yağmurlu dalgacı meyhane
sûzinâk bir şarkı ölmekten sana ne
asıl dert ölememek ne rahat ne huzur

belki akşam üstü bırakıp kitapları
bulutlara azalmak eflâtun ve turuncu
üstüne birikmiş yorgunluğun sonucu
yüzyıl gibi yaşamak en çabuk serapları

belki gece gölgelerle kesin hesaplaşma
saatin kadranına üşüşen meteorlar
bugün nerede biter yarın nerede başlar
o büyük tereddüdü yaşadıkça yaşama

belki geceyarısı çok yıpranmış ve sönük
arasında kaybolmak kendi kaybolmuşlarının
sunturlu bir yalan yaptığın yapacağın
yıldızların itirafı fânilik en büyük

 

-3. tanrı insanı unuttu…

tanrı insanı unuttu
şeytan vekil
doğruyla yanlış yer değiştirmiş
bir muammâ kimin ne yaptığı
anlaşılamadı bir türlü
kim kime kefil
dualar işlemiyor galiba eskimiş

yalnızlık sızıntısı zehirli yeşil
kaygılar kahverengi sokuluyor
bütün yüzler silinmiş
kim kimdir belli değil
büyük bir intihardan korkuluyor

Suyun ayak sesi, Sohrab Sepehri

Tags

, ,

SUYUN AYAK SESi
Annemin sessiz geceleri için!

Kaşan şehrindenim
Fena sayılmaz halim,
Bir lokma ekmeğim var, biraz aklım,
iğne ucu kadar da zevkim.
Annem var, ağaç yaprağından daha güzel,
Dostlar, akan sudan daha iyi
Ve Allah, burada yakındadır,
Şebboylar arasında, uzun çamın altında
Suyun bilincinde,
Bitkilerin kanununda.

Ben müslümanım.
Kıblem bir kırmızı güldür,
Namazlığım bir pınar,
mührüm ışıktır,
Ova seccadem.
Penceremi titreştiren ışık ile abdest alırım.
Namazımın içinden ay geçer, tayf geçer,
Namazımın bütün zerreleri billurlaşır,
Namaz kaybolur taş görünür.
Rüzgar, selvilerin üstünde ezan okuduğunda,
Namaz kılarım ben.
Otların tekbirinden sonra,
Denizdeki dalganın kamedinden sonra
namaz kılarım.

Kabem su kıyısında,
Kabem akasyaların altındadır.
Kabem bir esinti gibi bahçeden bahçeye,
Şehirden şehire gider.

Hacerülesvetim bahçenin aydınlığıdır.
Kaşan şehrindenim.

İşim resim yapmaktır.
Bazen bir kafes boyar,
Size satarım.
Orda mahpus çayırkuşu, sesiyle
yalnız gönlünüzü tazelesin diye.
Bu bir hayal, bu bir hayal,
Biliyorum,
Tuvalim cansızdır.
İyi biliyorum,
Çizdiğim havuz balıksızdır.

Kaşan şehrindenim.
Soyum belki
Hint’de bir bitkiden gelir,
Belki, “Sialk”* toprağından yapılmış bir çömlekten,
Soyum belki de,
Buharalı bir fahişeden gelir.

Babam, kırlangıçların iki kere gelmelerinden önce,
iki kardan önce
Babam terastaki iki uykudan önce,
Babam zamanlar önce ölmüştü.
Babam öldüğü zaman, gökyüzü maviydi.
Annem birden kalktı uykudan, kızkardeşim güzelleşti **
Babam öldüğü zaman, bekçilerin hepsi şairdi.
Kaç kilo kavun istiyorsun? diye sordu manav bana.
Sordum: Gönül boşluğunun gramı kaça?

Babam ressamdı
Saz yapar, saz çalardı.
Üstelik iyi bir hattattı.

Bahçemiz bilginin gölgesindeydi.
Bahçemiz duyguyla bitkinin karıştığı yerdi.
Bahçemiz bakışın, aynanın ve kafesin kesiştiği noktaydı.
Bahçemiz belki de yeşil saadet çemberinin bir parçasıydı.
Tanrının ham meyvasını çiğniyordum o gün uykuda,
Suyu felsefesiz içiyor,
Dutu, bilgisiz topluyordum.
Nar dalında yarıldığmda,
elim tutkudan bir şadırvan olurdu.
Çayırkuşu şakıdığında,
gönlüm dinleme hazzıyla yanardı.
Kah, yalnızlık, yüzünü camın arkasına dayar,
Kah heyecan, elini duygunun boynuna dolardı.
Düşünce oyun oynardı.
Bayram yağmuru gibi bir şeydi yaşam,
sığırcıklada dolu bir çınar.
Işık ve taşbebek alayıydı yaşam,
Bir kucak özgürlük idi,
Yaşam, musıki havuzuydu o zaman.

Çocuk yavaş yavaş uzaklaştı yusufçuklar sokağından.
Kendi yükümü bağlayıp,
hafif hayallerin şehrinden çıktım,
Yüreğim yusufçuk gurbetiyle dolu.

Ben dünya misafirliğine gittim.
Ben sıkıntı ovasına,
Ben irfan bağına,
Ben bilim ışığının balkonuna gittim.
Dinin basamaklarını çıktım,
Şüphe sokağının sonuna kadar,
Gönül doygunluğunun serin havasına,
Islak sevda akşamına kadar.

Ben birini görmeye gittim,
aşkın öbür ucuna
gittim, gittim kadına kadar,
Lezzet ışığına kadar,
Tutkunun sessizliğine,
Yalnızlığın kanat sesine kadar.

Yer üstünde neler gördüm:
Bir çocuk gördüm ay kokluyordu.
Kapısız bir kafes gördüm,
içinde, aydınlık kanat çırpıyordu.
Bir merdiven gördüm,
üzerinde aşk melekler alemine çıkıyordu.
Bir kadın gördüm, havanda ışık dövüyordu.
Öğle, onların sofrasında ekmekti,
Sebzeydi, şebnem tepsisiydi,
Sıcak sevda kasesiydi.

Bir dilenci gördüm, çayırkuşundan bir şarkı için,
Kapı kapı dolaşıp, dileniyordu.
Bir çöpçü, kavun kabuğuna secde ediyordu.

Bir kuzu gördüm, uçurtmayı yiyordu.
Bir eşek gördüm yoncayı anlıyordu.
“Nasihat” otlağında bir inek gördüm, doymuştu.

Bir şair gördüm, konuşurken, bir zambağa “siz” diyordu.

Bir kitap gördüm, kelimeleri billurdan.
Bir kağıt gördüm, ilkbahardan.
Müze gördüm yeşillikten uzak,
Cami gördüm sudan uzak.
Umutsuz bir fakih gördüm,
başucunda sorularla dolu bir testi vardı.

Bir katır gördüm yazı ile yüklü.
Bir deve gördüm, “nasihat ve misal”in boş sepetiyle yüklü.
Bir arif gördüm “ya hu” ile yüklü.

Aydınlık götüren bir tren gördüm,
Fıkıh götüren bir tren gördüm,
nasıl da yavaş gidiyordu.
Siyaset götüren bir tren gördüm,
(ne de boş gidiyordu)
Nilüfer tohumları ve kanarya şarkıları götüren
bir tren gördüm,
Ve bir uçak, binlerce metre yüksekteyken
Penceresinden toprak göründü;
Hüthüt kuşunun tepeliği,
Kelebek kanatlarının benekleri,

Kurbağanın havuzdaki aksi,
Ve yalnızlık sokağından bir sineğin geçişi.
Bir serçenin çınardan yere indiğincieki arayış.
Ve güneşin ergenliği,
Ve oyuncak bebeğin sabah ile kucaklaşması

Basamaklar şehvet serasına gidiyordu.
Basamaklar içki mahzenine iniyordu.
Basamaklar kırmızı gülün fesat kanununa
ve hayat matematiğinin anlamına,
Basamaklar aydınlanmanın damına,
Basamaklar tecelli kürsüsüne gidiyordu.

Aşağıda, annem,
Nehrin hatırasında çay bardaklarını yıkıyordu.

Şehir görünüyordu:
Büyüyen çimento, demir, taş geometrisi,
Güvercin taşımayan yüzlerce otobüs.
Çiçekçi çiçeklerini mezata götürüyordu.
İki yasemin ağacı arasına,
salıncak kuruyordu bir şair,
Çocuğun biri okul duvarına taş atıyordu.
Bir diğeri erik çekirdeğini,
babasının renksiz seecadesine tükürüyordu
ve bir keçi haritadaki “Hazar” dan su içiyordu.

Çamaşır ipi göründü, sallanan bir sutyen.

Bir at arabasının tekerleği, atın durmasına hasret,
At, arabacının uykusuna hasret,
Arabacı ölüme hasret

Aşk göründü, dalga göründü.
Kar göründü, dostluk göründü.
Kelime göründü.
Su göründü, eşyaların sudaki aksi…
Kanın sıcaklığında, hücrelerin serin gölgeleri.
Hayatın rutubetli tarafı.
Sıkıntılı Doğu insanının yaratılışı.
Kadın sokağında serserilik mevsimi.
Mevsim sokağında yalnızlık kokusu.

Yazın eli bir yelpaze gibi göründü.

Tohumun çiçeğe,
Sarmaşığın evden eve,
Ayın, havuza yolculuğu,
Hasret çiçeğinin topraktan fışkırışı.
Körpe asmanın duvardan dökülüşü.
Şebnemin uyku köprüsü üstüne yağışı.
Neşenin ölüm hendeğinden atlayışı.
Sözün ardında geçen hadise.

Bir pencere ile ışığın savaşı.
Bir basamak ile güneşin büyük ayağının savaşı.
Yalnızlık ile bir şarkının savaşı.
Armutlar ile boş bir sepetin güzel savaşı.
Nar ile dişierin kanlı savaşı.
“Naziler” ile naz çiçeğinin sapının savaşı.
Papağan ile güzel konuşmanın savaşı.
Alın ile soğuk mührün* savaşı.

Camideki çinilerin secdeye saldırışı.
Sabun köpüğünün yükselmesine rüzgarın saldırışı.
Kelebek ordusunun “ilaçlama” programına
Yusufçuk alayının kanal işçilerine saldırışı.
Kamış kalem taburunun kurşun harflere saldırışı.
Kelimenin şairin çenesine saldırışı.

Bir devrin fethi, bir şiir eliyle,
Bir bahçenin fethi, bir sığırcık eliyle,
Bir sokağın fethi, iki selam eliyle,
Bir şehrin fethi, üç dört tahta süvari eliyle,
Bir bayramın fethi, iki oyuncak bebek ve bir top eliyle.

Bir çıngırağın katli, ikindi yatağının başında,
Bir hikayenin katli, uyku sokağının başında,
Bir hüznün katli, bir şarkı emriyle,
Ayışığının katli, neonların emriyle,
Bir söğüdün katli, devlet eliyle,
Bir umutsuz şairin katli, bir kar çiçeği eliyle.

Yeryüzü tümüyle belirdi:
Yunan sokağında düzen gidiyordu.
Baykuş “Babil bahçelerinde” ötüyor,
Rüzgar, Hayber yamacından, doğuya
tarihin çer çöpünü sürüklüyordu.
Durgun “Negin” gölünde bir kayık çiçek götürüyor,
Benares’te her sokağın başında ebedi ışık yanıyordu.

Halklar gördüm.
Şehirler gördüm.
Ovalar, dağlar gördüm.
Suyu gördüm, toprağı gördüm.
Işık ve karanlık gördüm.
Bitkileri ışıkta, ve bitkileri karanlıkta gördüm.
Hayvanları ışıkta, ve hayvanları karanlıkta gördüm.
Ve insanı ışıkta, ve insanı karanlıkta gördüm.

Kaşan şehrindenim
Ama, benim şehrim değil Kaşan.
Benim şehrim kayboldu.
Telaşla ve pür heyecan,
Gecenin öbür tarafına bir ev yaptım.

Ben bu evde,
kimsenin adını bilmediği nemli otlara yakınım.
Bahçenin nefesini duyuyorum.
Ve karanlığın sesini bir yapraktan düştüğünde.
Ağacın arkasında aydınlığın öksürük sesini.
Her taşın deliğinde suyun aksırığını.
Baharın çatısında kırlangıcın sesini.
Ve açıp kapanan yalnızlık penceresinin saf sesini.
Ve müphem aşkın deri değiştirmesinin temiz sesini.
Kanatta uçmak zevkinin toplanmasını,
Ruhun kendi kendini tutarken çatlamasını.

Ben tutkunun adımlarını duyuyorum.
Ve damardaki kan kanununun
ayak sesini duyuyorum.
Güvercinler kuyusunda seher çırpıntısı
Cuma gecesinin kalp çarpıntısı,
Düşüncede karanfil çiçeğinin akışı
Hakikatin, uzaktan saf kişnemesi.
Uçuşan maddenin sesini duyuyorum.
Ve coşku sokağında inanç ayakkabısının sesini.
Ve aşkın ıslak gözkapakları üstündeki,
Ergenliğin hüzünlü musıkisi üstündeki,
Nar bahçelerinin türküsü üstündeki yağmurun sesini.
Ve gece içinde neşe şişesinin kırılmasının,
Güzelliğin kağıt gibi parçalanmasının
Gurbet kasesinin rüzgardan dolup boşalmasının sesini.

Ben dünyanın başlangıcına yakınım.
Çiçeklerin nabzını tutuyorum.
Suyun ıslak kaderine,
ağacın yeşil olma adetine aşinayım.

Ruhum, nesnelerin tazeliklerine akar,
Benim ruhum, gençtir.
Ruhum bazen heyecandan kekeler,
Benim ruhum, işsizdir:
Yağmur damlalarını, duvardaki tuğlaları sayar,
Ruhum bazen yol ağzında duran bir taş gibi gerçektir.

Ben birbirine düşman iki çam görmedim,
Gölgesini yere satan bir söğüt de görmedim.
Karaağaç kovuğunu bağışlar kargaya.
Nerde bir yaprak varsa, içim açılır.
Afyon çiçeği yıkadı beni varoluşun selinde.

Bir böcek kanadı gibi, seherin ağırlığını biliyorum.
Bir saksı gibi, yeşermenin musıkisini dinliyorum.
Bir sepet dolusu meyva gibi,
olgunlaşmak için sabırsızlanıyorum.
Uyuşukluk sınırında bir meyhane gibiyim.
Deniz kenarında bir bina gibi,
ebedi dalgalardan endişeliyim.

istediğin kadar güneş, istediğin kadar bağlılık,
istediğin kadar çoğalma.

Ben bir elmayla hoşnutum,
Ve bir papatyanın kokusundan.
Ben bir ayna, bir saf bağlılıkla yetiniyorum.
Bir balon patlasa, gülmüyorum,
Bir felsefe ay’ı ikiye bölerse, gülmüyorum.
Ben bıldırcın tüylerinin sesini tanıyorum,
Toy kuşunun karnındaki renkleri,
dağ keçisinin ayak izlerini.
Nerde ravent yetişir, iyi biliyorum.
Sığırcık ne zaman gelir, keklik ne zaman öter,
şahin ne zaman ölür,
Çölün uykusunda ay nedir,
Tutku sapındaki ölüm.
Ve sevişmenin ağızda bıraktığı ahududu lezzeti.

Yaşam hoş bir adettir,
Yaşamın ölüm genişliğinde kanatları vardır,
Aşk kadar sıçrayabilir,
·Yaşam, alışkanlık rafına kaldırıp
unutulacak birşey değildir.

Yaşam elin çiçek kopama isteğidir.
Yaşam turfanda siyah incirdir,
yazın ağzında buruk bir tat.
Yaşam böceğin gözünde ağacın boyutudur.
Yaşam yarasanın karanlıktaki tecrübesidir.
Yaşam bir göçmen kuşun gariplik duygusudur.
Yaşam uykunun dönemednde bir tren düdüğüdür,
Yaşam uçak penceresinden bir bahçeyi görmektir.
füzenin uzaya fırlatıldığı haberi,
Ayın yalnızlığına dokunuş,
Başka bir gezegende çiçek koklamak fikri.

Yaşam bir tabak yıkamaktır.

Yaşam sokakta bir metelik bulmaktır.
Yaşam aynanın “karesi”dir.
Yaşam çiçek “üstü” sonsuzdur.
Yaşam yer “çarpı” yüreğimizin çarpıntısıdır.

Yaşam basit ve eşit nefesler geometrisidir.

Nerede olursam olayım.
Gökyüzü benimdir.
Pencere, fikir, hava, aşk, yeryüzü benimdir.
Ne önemi var
bazen büyürse
gurbetin mantarları?

Bilmiyorum, neden
“At soylu hayvandır, güvercin güzeldir.” derler?
Ve neden hiç kimse yarasayı kafese koymuyor.
Yoncanın ne eksiği var kırmızı laleden.
Gözleri yıkamalı, başka türlü görmeli.
Kelimeleri yıkamalı.
Kelime rüzgar olmalı, yağmur olmalı.

Şemsiyeleri kapatmalı.
Yağmur altında yürümeli.
Düşünceleri, hatıraları yağmur altına getirmeli.
Şehir bütün halkıyla yağmur altına gitmeli.
Dostu yağmur altında görmeli.
Aşkı yağmur altında aramalı.
Yağmur altında bir kadınla sevişmeli.
Yağmur altında oyun oynamalı.
Yağmur altında yazmalı, konuşmalı, nilüfer dikmeli.
Yaşam sürekli ıslanmaktır.
Yaşam “şimdi” havuzunda suya girmektir

Çıkaralım giysileri:
Suya bir adım var.

Aydınlığı tadalım.
Bir köy gecesini, ahunun uykusunu tartalım.
Leylek yuvasının sıcaklığını hissedelim.
Çimenlerin kanunu çiğnemeyelim.
Bağbozumunu tadalım.
Ve eğer ay çıkarsa ağzımızı açalım
Ve gecenin uğursuz olduğunu söylemeyelim.
Ateş böceğinin bahçenin bilgeliğinden
yoksun olduğunu sanmayalım.

Sepeti getirelim
Biraz kırmızı biraz yeşil toplayalım.

Sabahları ekmekle ebegümeci yiyelim.
Her sözün başında bir fidan,
İki hece arasında sessizlik tohumu ekelim.

İçinde rüzgar esmeyen kitabı okumayalım,
Ve içinde ıslak şebnem yüzeyi olmayan kitabı
Hücreleri canlı olmayan kitabı okumayalım ve
sineğin tabiatın parmağından uçmasını istemeyelim.
Ve panterin yaratılış kapısından dışarı çıkmasını.
Ve eğer solucanlar öldüyse,
yaşamda bir şeyin eksildiğini bilelim.
Eğer ağaçbiti yoksa, ağaç kanunlan zarar görmüştür.
Ve eğer ölüm olmasaydı, neyin peşine koşacaktık
Ve eğer ışık olmasaydı, uçuşun mantığı değişecekti.
Ve mercandan önce
denizlerin düşüncelerinde boşluk vardı.

Ve nerdeyiz diye sormayalım,
Hastahanenin taze çiçeklerini koklayalım.

Ve geleceğin fıskiyesi nerde diye sormayalım,
Ve neden hakikatın kalbi mavidir diye
Ve dedelerimizin esintileri nasıl, geceleri nasıldı
diye sormayalım.

Geçmiş artık canlı değil.
Geçmişte kuş şakımıyor.
Geçmişte rüzgar esmiyor.
Geçmişte çamın yeşil penceresi kapalı.
Geçmişte bütün kağıt fırıldakların yüzü tozlu.
Geçmişte tarihin yorgunluğu kaldı.
Geçmiş dalganın hatırasında,
sahile vurmuş hareketsiz soğuk sedeflerdir.

Deniz kıyısına gidelim,
Sulara ağ atalım,
Sulann tazeliğini çekelim.

Yerden bir çakıl taşı alıp,
Varolmanın ağırlığını hissedelim.

Eğer ateşimiz çıkarsa ayışığına söylenmeyelim.
(Bazen ateşim varken ay’ın aşağı indiğini görürüm,
Elimin melekler katına eriştiğini,
İspinozun daha iyi öttüğünü.
Ayağındaki yara,
yerin inişli çıkışlı olduğunu öğretti bana.

Çiçeğin hacmi kaç misline çıktı, hasta yatağımda,
daha da büyüdü turuncun çapı, fenerin ışığı)

Ve ölümden korkmayalım,
(ölüm güvercinin sonu değildir.
Bir cırcır böceğinin ters dönmesi ölüm değildir.
Ölüm akasyanın aklından geçer.
Ölüm düşüncenin güzel ikliminde yaşar.
Ölüm köy gecesi derinliğinde sabahı anlatır.
Ölüm üzüm salkımı ile gelir ağzımıza.
Ölüm gırtlağın kızıl hançeresinde fısıldaşır.
Ölüm kelebek kanatlarındaki güzellikten sorumludur.
Ölüm bazen reyhan koparır.
Ölüm bazen votka içer.
Bazen gölgede oturur ve bize bakar.
Ve hepimiz lezzetin ciğerinin,
ölüm oksijeni ile dolu olduğunu biliriz.)

Çitlerin arkasında yaşayan sesi var kaderin
yüzüne kapıyı kapatmayalım.

Perdeyi açalım
Bırakalım duygular soluk alsın.
Bırakalım ergenlik her ağacın altında yuva kursun.
Bırakalım içgüdü oyun oynasın.
Yalınayak mevsimlerin peşinde,
çiçeklerin üstünde uçsun.
Bırakalım yalnızlık,
Türkü söylesin,
Birşeyler yazsın,
Sokaklara çıksın.

İçten olalım.

İçten olalım,
Bankada da bir ağacın altında da içten olalım.

Bizim işimiz değil kırmızı gülün sırrını anlamak.
Bizim işimiz belki de:
kırmızı gülün büyüsünde yüzmektir.

Bilimin ötesine çadır kuralım,
bir yaprağın cezbesiyle elimizi yıkayıp
sofraya oturalım,
Sabah güneş doğarken doğalım,
Heyecanları serbest bırakalım,
Uzayın, rengin, sesin, pencerenin
anlamını tazeleyelim,
Varlığın iki hecesi arasına, gökyüzünü yerleştirelim,
İçimizi ebediyetle doldurup boşaltalım,
Bilimin yükünü kırlangıçların sırtından alıp
yere koyalım,

Bulutların, çınarın, sivrisineğin, yazın ismini
geri alalım,
Sevdayı yağmurun ıslak basamaklarından
yükseltelim,
Kapıyı insana ve ışığa ve bitkiye ve böceğe açalım.
Bizim işimiz belki de,
Nilüfer çiçeği ve çağımız arasında,
Hakikat şarkısının peşinde koşmaktır.

Kaşan, Çınar köyü yaz H.l343

Hey, Sohrab Sepehri

Tags

, ,

HEY

Neyi seyrediyorsun, yalnız?
Yukarıda ışığın bir günlük çiçeği.
Aşağıda, rüzgarın  karanlığı.

Beyhude bekleme,
Gece daldan dökülmeyecek
Ve allah’ın penceresinde ışık yok.

Yıldızların çiği uçacaktır
gökyüzünün yaprağından
Sen kalacaksın
ve büyük bir ızdırap.
Bakışın sütunu
üzüntünün sarmaşığı.
Beyhude bekleme.

Ayağa kalk,
Bir çiçeğin hayali ile geceye döndü yeryüzü.
Yola koyul,
Balık arkasında hüzünlü bir iz bıraktı.

Cırcır böceğini dinle: Dünya ne kadar hüzünlüdür
Ve allah yok
Ve allah var
Ve allah…

Vakit geçti,
Kokla ve git,
Ve artık güzel bir yüzü başka uykularda ara.

Sustalı, Adnan Türkoğlu

SUSTALI

Ey demgeşliğin dereleri!
Ey sinavritleri vurmuşlar kıyısına boğulmuşluğun
Bir prensestir olum gülücükler açmış yüzünde.
Soyunur pürüzsüz
Hatırlatır Allah’ın unuttuğunu
Cilası tüten çekmecedeki geyik boynuzu büyüsüylen
Beypazarında soluklanan emmim

Gelmiş bir köleyle konuşur
Beytullaha yüzün dönmüş.
Yoğunluğu eksiksiz bir aslan kumu bol
Uyuyayazmışım su kenarında
Dalgalar yüzüme çarpar denizde bilmediğim bir dehliz
Ey batık çömlekler! Ey zamansız göçmüş ruhların gölgeleri!
Duvarlara yiv açıyorum boyadığı karışımında renkler.

Tarifsiz bir sustalıdır takar taşırım belimde
hissi bir kara-kırmızı durum…

Yenilgi, Halil Cibran

Tags

, ,

YENİLGİ

Yenilgi, yenilgim, yalnızlığım ve kimsesizliğim.
Binlerce yengiden de bana değerli olan sen!
Dünyadaki tüm parlak başarılardan
sensin yüreğime yakın olanı!

Yenilgi, yenilgim, baskaldırım
ve de benim kendimle tanışmam.
Sayendedir ki, hala ben ayağı yere basan
ve solmuş defneler peşinde koşmayan
biri olduğumun bilincindeyim;
ve sende, yalnızlığımı buldum
ve de herkesten uzak,
ve de gururlu olmayı.

Yenilgi, yenilgim, benim parlak kılıcım
ve de kalkanım.
Gözlerinde okudum tahtı arayanın
kendi kendisinin kuluna dönüştüğünü.
Ve, bir kimsenin derinliklerindeki
esasını anlayabilmemiz için
onun gücünü söndürmemiz gerektiğini.
Ve ancak böylesine olgunlaştıktan sonradır ki,
bir meyvenin tadına varılabildiğini.

Yenilgi, yenilgim,
benim sözünü sakınmaz yol arkadaşım
şarkımı, bağrışmalarımı, sessizliklerimi hep duyacaksın.
Ve senden baska hiçkimse bana söz etmeyecek
kanat çırpınmalarından ve deniz kabarmalarından
ve de geceleri yanan dağlardan.
Ve sen, tek başına
ruhumun sarp ve kayalık
yollarından tırmanacaksın.

Yenilgi, yenilgim, benim ölmez cesaretim
sen ve ben fırtınada birlikte güleceğiz;
ve biz ikimiz, derin mezarlar kazacağız
içimizde ölmekte olanlara;
ve tutunacağız, tüm gücümüzle,
güneşin karşısında;
ve de tehlikeli olacağız.

De, Behçet Necatigil

Tags

, ,

DE

Uzak kahvelerde olacağım.
Anlatırdı geceler ağlayarak uyanırmış.
Düş ya da gerçek gördükçe – –
De ağlamayacağım.

Ve yanıma yalnız kitaplar alacağım.
Keser kalın yapraklar dıştaki uğultuyu
Sürse bile içte eski çağıltı
Duymaz o ben – –
De duymayacağım.

Dal git yiter gibi kovuklarda dal.
İşte düşen bir yıldız parlıyor yerde
Düşebilir eğilse almaya
Biliir ben – –
De almayacağım.
(Türk Edebiyatçılar Birligi, Yıllık 1962)

MEDEİA, Apollonios (Argonautika’dan)

Tags

, , ,

aasa.jpg
Apollonios
(Argonautika’dan)
MEDEİA
Sonra yaydı gece karanlığı yeryüzüne,
bakıyordu denizde gemiciler teknelerinden
Büyük Ayı’ya, Orion yıldızlarına. Gezginin de
bekçinin de uyku akıyordu gözünden,
gamlı bir uyku kaplamıştı çocukları ölmüş anayı,
duyulmaz olmuştu artık havlamalar kentte,
kesilmişti şamataları erkeklerin; basıyordu
sessizlik bağrına, giderek kararan kasveti.
Gelmiyordu bir türlü tatlı uykusu Medeia’nın
Aesonoğlu’na duyduğu aşktan, nice kaygı yüzünden
girmiyordu uyku gözüne. Korkuyordu çünkü
yabanıl gücünden boğaların, korkunç bir biçimde
öldürmelerinden İason’u Ares’in topraklarında.
Öyle acıyordu ki ona, yaşlar boşanıyordu gözlerinden,
yiyip bitiriyordu Medeia’yı yüreğinde yer eden acı,
yakarak geçiyordu derisinden, yumuşacık kaslarından,
en keskin dalışını yaptığı ense kökünden
ta diplere dek, yorulmak bilmez Aşk tanrıları
saplar saplamaz oklarını yüreğine. Ve göğsünde
küt küt atıyordu yüreği, bir kazana ya da bir bakraca
yeni dökülmüş sudan duvara yansıyan ışığın
titreyişleri gibi; hızla çalkalanırken su,
ışık nasıl bir sıçrayıp bir çarparsa sağa sola
kızın yüreği de öyle oynayıp duruyordu.
Düşündü bir an, versin İason’a bütün büyüleri,
tılsım yapsın diye boğalara; sonra vazgeçti birden,
en iyisi, kendi ölsündü; yeniden düşündü,
ne ölecek, ne büyüleri verecekti; katlanacaktı
yazgısına, taş basıp bağrına. Sonra oturdu;
bir gidip bir geliyordu aklında düşünceler
kuşkular içinde. Ve dedi:
          “Zavallı ben! Kötülüklerden kötülük beğen!
Şaşkına döndüm, derman yok gayrı benim derdime,
yakıp duruyor içimi acı dur durak bilmeden,
ölseydim keşke hızlı mızraklarından Artemis’in
gözlerim takılmadan ona, getirmeden Khalkiope’nin
oğulları Akha teknesini buraya. Bir tanrı, bir öfke
getirdi onları buraya acılar çekelim,
gözyaşı dökelim diye. Yazgısı ölmekse ovada
varsın ölsün savaşta. Hangi büyüleri hazırlarım
şimdi ben, ana-babamın arkasından? Ne derim onlara?
Nasıl bir tuzak, nasıl zekice bir tertip kursam
bana yardım edecek? Görürsem onu tek başına
yoldaşlarından uzakta, bir selam yollasam mı?
Ne şans bendeki! Ölse bile, tek umut yok
beni acılardan kurtaracak; zavallı bir kadın
olarak yaşayacağım o öldükten sonra.
Elveda utanç! Elveda iyi adım benim! Varsın
korusun güçlerim onu, gitsin gönlünün çektiği yere,
gitsin hiç incinmeden. Bana gelince, yarışmadan
galip çıktığı gün ölüp gideyim; ya ilmeği geçirip
boynuma sarayda, ya da içerek ölümcül ilaçlardan.
Yine de alay edecekler benimle öldüğüm zaman;
bütün uzak kentlerde çınlayacak alınyazım,
ve savurup adımı dudaklarından Kolkhisli kadınlar
hakaretler yağdıracaklar, eğlenecekler benimle:
‘Hani o kız, bir yabancı için onca kaygılanan,
öldürmüş kendini; yurdunu, ana babasını rezil eden
o kız, yenilmiş çılgın bir tutkuya.’ Hangi ayıp
benim olmayacak ki? Vah, şu çılgın tutkum!
Ayrılmak olacak benim için en hayırlısı
bu yaşamdan gizemli bir ölümle bu gece, kendi odamda,
öyle ürkülecek, korkulacak şeyler yapmadan,
uzakta her türlü kara çalmadan, yüzkarasından.”
          Böyle dedi ve gidip bir kutu getirdi
içi bir sürü ilaçla dolu, kimisi yaşam veren,
kimisi ölümcül; sonra ağladı koyup kutuyu dizine,
ıslattı göğsünü dinmeyen gözyaşları;
seller gibi ağladı acı acı kendi yazgısına.
Gevşetti yavaştan tokasını kutunun; geçti içinden
mutsuz kızın ölümcül ilacı içmek. Ama birden,
durdurdu onu duyduğu müthiş korku Hades’ten.
Ve sessizlikte öylece kalakaldı uzun süre
geçti gözünün önünden bütün o güzelim şeyler
yaşam boyu üstünde titreyip durduğu; bir bir
düşündü bütün hazlarını yaşamın; mutlu olan
arkadaşlarını düşündü bir genç kıza yaraşırcasına.
Güneş her zamankinden güzel doğuyordu,
yanıp tutuşurken yüreği bütün bunlar için.
Alıp dizinden kutuyu koydu bir kenara,
yardımıyla Hera’nın değişmişti şimdi düşüncesi,
bir gidip bir gelmiyordu artık düşünceler aklında.
Diliyordu şimdi bir an önce ağarsın diye tanyeri,
vermek için İason’a tılsım yapacak büyüleri,
yüz yüze gelsin diye onunla. Sık sık açıyordu
sürgüsünü kapının görmek için ağaran günü.
Birden sevinç kapladı her yanını, ilk ışıklarını
saçtığı zaman güneş, birer birer uyanırken
uykularından insanlar.

Dörtlükler, Metin Altıok

Tags

, ,

ÖNSÖZ
Ey okur; bu dörtlükler uykusuz gecelerde,
Contası bozuk bir musluktan damladı.
Kâh ben oldu, kâh siz oldu dizelerde,
Eksik gedik ne varsa bir bütüne tamladı.

Umut unutulmadı elbet seğiren derisiyle
Renkten renge girerek örgüyü nakışladı.
Dörtlüklerin yazarı doğrusuyla eğrisiyle
Bir yaşam sürecinden kesitler amaçladı.

1. “Ben” diyorsam eğer bilin ki o sizsiniz.
Ne çok şey paylaşıyoruz sizinle,
Sessizce ve belli belirsiz;
Kiminizle acıyı, umudu kiminizle.

2. Kuyulara bakraç indirilmez ya her zaman;
Havaya uçurmalar salınır coşkuyla bazan.
Tek anlam bağıdır gökle yer arasında
Yumruk kadar yüreğiyle uçsuz bucaksız insan.

3. Ömrümce kendimi hep sözde buldum;
Söz cehennemdi yanıp kavruldum.
Yeniden doğdum kendi külümden,
Ben Anka’ydım konuşuldum.

4.Sonunda her güçlük elbet bir gün çözülür.
Yen ağzıyla dirsek yamaya yamaya,
Bugünleri de gördük çok şükür;
Ne yen kaldı, ne dirsek ortada.

5.Bir sözle soğur, ısınır bir sözle;
Sözden çıkıp yine söze girerek
Dolaşır o müthiş dönencesinde
Kulakla dil arasında gezegen yürek.

6.Yıllardır herkesin bu garip ülkede
Sanki kadermiş gibi çektiği;
Yanlış iliklenmiş gömlekte
Bir düğmeyle iliğin gülünç çaresizliği.

7. Bir sabah baktım ki aynamın yüzü,
Sanki Urfa’nın Halil-ül Rahman gölü.
Balık kaynıyor içi kıyamet gibi;
Eh, bu da bir şairin özel şiir ödülü.

8. Sözel gerçek daha zengindir yaşanan gerçekten;
Bir gömlek giydirir ona saf ipekten.
Siz hiç buz kesip, taş kesildiniz mi,
Ömrünüzün bir yerinde yaşayıp giderken?

9. Ağıtlardan geçti yıllardır sesim;
Onu gözyaşlarıyla silip temizledim,
Yeni bir ses edindim kendime
Ölüme küçük adıyla seslenmek için

10. Sanki uyanık görülen düş
Tüterken yangın yerleri
Geceye bir masaldan düşmüş,
İki akasya salkımı elleri.

11. Benim dağbaşlarında sürgünde bir denizim var;
Nereye gitsem ardımsıra gelir dalgalar
Uzadıkça uzadı bu sancılı sürgün;
Birer birer ölüyor yâdımdaki martılar.

12. Hapishaneler insan dolu kum gibi.
Dışarda bir buruk özgürlük zakkum gibi,
İçerde de, dışarda da zor iş yaşamak;
Hem varım hem yokum gibi.

13. Onyedibinyüzyetmişbeş gün geçirmişim.
Kırkyedi yaş üzerinden hesabettim;
Üçyüzaltmışbeş gün sayarak bir yılı.
Neyse; üç gün sonra nasılsa döneceksin.

14. İnsan usul usul ölmek için gelir dünyaya.
Başlar her gün biraz daha insan olmaya.
Ve ölürken usul usul ne tuhaf;
Âşık olur, kedi besler, isim verir eşyaya.

15. Kendimden geçmek için aylarca didindim;
Yüreğimden yüreğine kazdığım tünelde.
Sonunda senin yumuşak toprağına girdim;
Bundan sonrası kolay gidecek herhalde.

16. Geçmişe özlem gelmişse bir toplumda gündeme;
Bugünden hoşnut değil demektir kimse.
Ama geçmiş güzellikleri yaşatmak için,
Gönlü yok kimsenin gül yetiştirmeye.

17. Sevgilim korkutmasın seni gözlerimin
Ta içinden bakar uykusuz puhu.
Çünkü o yaşadığımız bu karanlık günlerin
Yarattığı soyut bir direniş ruhu.

18. Ruhi ağabey gürül gürül sesiyle su gibi
Bulanmadan, donmadan ne güzel aktı gitti.
Kentlerden, alanlardan geçti de;
Bunca çevre kirlenmesine bana mısın demedi.

19. Kasığımda sanki dikenli bir kirpi
Varmış gibi sızlayan fıtık
Ve başımın üstünde savrulan tipi;
Yaşlılığa alışmalıyım artık.

20. Kimilerinin o zarif davranışlarından,
Süzme sözlerinden taşan kültür;
Kanter içindedir aslını ararsan,
Can havliyle paldır küldür.

21. Bu özgür acılar cumhuriyetinde,
En büyük acı duygulara gem vurmak.
Yanıyorum karşı konmaz bir istekle,
Namlusu düğümlü nagant olarak.

22. Eskiden insanlar vefat ederdi.
Ölümü ölerek ilk kez Ataç getirdi.
Artık kimi ölürken, kimi vefat ediyor;
Yani önümüzde bir seçenek belirdi.

23. içimde sessizce büyüyen
Nedensiz bir iyimserlik filizi,
Yolda keyifle giderken;
Sanki gölgeme basıyor birisi.

24. Sizin bu çağ yangınında
Verdiğiniz soğuk savaş;
Kızgın alevler ortasında,
Gözlerinizden akan yaş.

25. Senin yaprak döken solgun yüzünde,
Ayrılığı gözlerinden okudum.
Ebruli çiçekler açan hüzünde,
Kendime çileli bir yol dokudum.

26. Yoksulluğun dilsiz kasabasında,
Herkes evine çekilip kapılar kapandığında;
Hayalet yalnızlığı ürperen sokakların,
Hâki bir ıslıkla dolaşır dudağında.

27. Şu benim evinde kedi özleyen şiirim;
Öç alır benden yıllardır bilirim.
Yaşamak varken sıcak odalarda;
Garlara, garajlara, otellere düşerim.

28. Yüreğinden gelen gizli iniltiye,
Ne zaman kulak verirse insan,
Korkmadan deliririm diye;
Erişir evrenselliğe işte o zaman.

29. Bir sahaf kitabındaki nem ve küften
Elime geçen inanılmaz sevinci
Birilerine geçirememekten
Gelişti bende bu bireysellik bilinci

30. Kendine ve başkalarına yönelik,
Yokluk içinde bir varlığı sürdürmek;
Şimdilerde kaybolmuş müthiş bir incelik
Bir paltoyu tersyüz ettirip giymek.

31. Senin ay aydınlığında geçen geceler;
Can bir yana düşer, ten öbür yana.
Dilim tılsımlı bir sözcüğü heceler;
Ten bir yana düşer, ben öbür yana.

32. Kaç ananın kırık umutlarından
Solgun bir hüzünle havalanan,
Kuş sürüleridir bunlar, her akşam
Şehrin üstüne kül olup yağan?

33. Hep başka biçimde ve başka yerdeydi.
Hiç birinde kalmadı gözüm ama;
Bir ekin tarlasında gördüğüm gölgemi,
Biçin de götürmek isterdim odama.

34. Bazı şeyler vardır insanı değiştirir;
Siz böyle ne çok, hep kendinizlesiniz.
Örneğin çarşıda bir çocuk, ille diretir;
Necatigil diyor ki, bakıp da görmediniz.

35. Savrulup açılmış düzensiz yorgan
Ve buruşmuş çarşafıyla bomboş bakan,
Garipliğiyim toplanmamış bir döşeğin;
Başucunda çalar saat bulunan.

36. Bir sap gelincik iki taş arasında,
Bulmuş da boyunu uzatan hızı,
Sallanır durur çiçeğiyle rüzgârda;
Bütün gelinciklerden daha kırmızı.

37. Sevgimde açılmış bilinmedik bir yara,
Uykusuz geceler de için için kanıyor.
Dönüşüp bir pişmanlık armasına,
Bu sevdadan vazgeçerim sanıyor.

38. Bir hız; pazartesiyi salıya bağlayan.
Belki de yaralı bir hayvan;
Kan damlaları bırakan ardında.
Bu acılarla geçen pervasız zaman.

39. İnsanın zor zamanda tutunacağı,
Bir dal umut vardır ya yüreğinde;
Benim de gönlümde bir isli sacayağı,
Hâlâ duruyor küller içinde.

40. Bir deniz kabuğunda dalgaları duyanlar,
Söyleyin bana gözünüzü kırpmadan;
Boş bir mermi kovanı sizce nasıl uğuldar,
O hassas kulağınıza koyduğunuz zaman?

Hasta Çocukların Duası, Ahmet Uluçay

Tags

, ,

Hasta Çocukların Duası

Benim gökyüzümde kuşlar
Kanat çırpmıyor artık
Lacivert gecelerim
Suya düşen kıvılcımlar gibi
Söndü yıldızlarımız

Siz, ulaşılmayan gene de benim olan
Uzak dağ başları
Pencerem sislere açılıyor hep
Nerede kaldınız

Aydınlık sabahları muştulayan ak horozlar
Dönün rüyalarıma
Geniş avlular, kuyuların çıkrık sesleri
Dağ yolları, şen çıngıraklar
Dönün rüyalarıma

Yaz geceleri
Ak çarşaflar, sabun kokulu, serin uykular
Özledi sizi yorgun bedenim
Komşumun küçük kızı
Nerde o yaz geceleri, kiraz bahçelerinden
Odama dolan türkülerin
Dağlar ardında, uzak bir köyde
Küçük bir çocuktum, kışlar uzundu
Ambarlarımız dolu, ocak başlarımız sıcak büyülü
Gece yarıları başlardı hayatı
Masalların, efsanelerin
Şeytan bilinmez, hangi kötülüğe koşardı dışarıda
Sabahları yaralı kanatlarını sarardım
Düşmüş meleklerin
Kırlangıç sesleriyle uyandığım sabahlar
Dönün rüyalarıma

Tozlu yollar, kağnı sesleri, kaval sesleri
Kırbaç şaklaması ve nal sesleri
Dönün rüyalarıma

Ben hasta bir çocuğum
Sancım büyüktür değmeyin
Yitirdiğim bir düştür, bin bir gece uykulara sığmayan
Dokunsan uyanır
Tutmak istersen, kül olur kanatları
Avuçlarında bir kelebeğin

Sancılar hep geceleri başlar
Hasta çocuklar uyumaz hiç
Yanar sabaha kadar pencereleri
Ey dünyanın her dilden ninni söyleyen anneleri
Dönün rüyalarıma

İkindiyazıları, Haziran 91, Sayı 106