İki renk, Yves Bonnefoy

Etiketler

, , ,

İKİ RENK

Yıldızdan daha ileride
Yansımada
Kazmakta iki el, alıkoymak için
Yalnızca güveni olan.
Aramakta iki el, kırık,
Altından daha iyisi için
Ve doğsun diye yaşam
Bir düşten yalnızca.

Ey demetleri yansımanın
Çamura karşın,
Kapalı suyun
Buruşmasında eşik,
Duvarlı suyun.
Geçen dallar ve yemişler!
Evet, sen bu ülkesin,
Sen uyandırdığım,
Bulandırılan suda, geceleyin bile,
Göğün başka olması gibi.

Deviniyor kıpırtılı suda
Yıldızlar ağacı.
Yanıyor, çoğalmış solukta,
Öbür ışık.

Ve böylece, çıplak güç,
Alıyorum seni
Bir kadeh için
Yaklaşmış ellerime.
Akıyor
Parmaklarımın arasından dünyalar,
Ama bizde yükselen, benim suyum, yanmış,
Bir yaşam istiyor.

Dudaklarımla dokunuyorum sana,
Dostum,
Titriyorum yanaşmaktan dolayı, çocuk, uyku,
Bu Mısır ’a.
Yapraklar, yaz geceleri,
Hayvanlar, gökyüzü yolları,
Soluklar, sessiz, işaretler, bitmemiş,
Oradalar, uyuyorlar.
– İç, diyorsun oysa bana,
Düş gören anlamdan.

İç, ben suyum, yanmış,
Akışın omzundan,
Göğsün
Bir yıldız yansımasıyla şiştiği yerde.
İç, yansımada.
Sev üstümde benim, ki yakalayamazsın,
Sonsuz bir ağızla,
Devinimsiz varlığını yıldızın.

Güveniyorum, içiyorum,
Kayıyor su parmaklarımdan,
Hayır, parlıyor o.
Topraklar, şöyle bir görülmüş,
Zamandan öncesinin otları, olgunlaşmış taşlar,
Değişik renkler, hiç
Böylesine yalın düşlenmemiş,
Dokunuyorum sizin başaklarınıza, ağır, akışın
Karanlıkta büktüğü.

Ve çığlığımız, birdenbire,
Bozuyor sarılışı,
Ama sen yayıldığında,
Şafak, bu buğday kalıyor.

Beyazlaşmış
Yıldızdan daha ileride
Bulur kuzuyu çoban
Taşlar arasında.
Şafak, sütlü köpüğü üstünde
Birbirine sokulmuş hayvanların,
Barış, dağınık dalgası ucunda
Tepinmelerin.
Hava soğuktu, biraz gece
Kalmış toprağa karışık.

Yıldızdan daha ileride
Var olanda
Yıkanır, yalın,
Dünyayı taşıyan çocuk.

Daha gece, ama onun
İki rengi vardır,
Bir mavi ki alır
Ağaçların doruğu yeşilinden
Bir ateşin parlak olması gibi
Yemişler arasında

Ve kırmızısı, ağır
Boyalı kumaşların,
Mısırlı Kadının, o uyanmamışın, yıkadığı,
Geceleyin, ırmağın suyunda,

Sırık çarptığında,
Gün müdür,
Issız gözlü imgenin çamurunda,
Söze.

Çeviri: Ahmet Sosyal

Reklamlar

Demir köprü, Yves Bonnefoy

Etiketler

, , ,

DEMİR KÖPRÜ

Hâlâ var, kuşkusu, çocukken yürüdüğüm
Uzun bir sokağın ucunda, bir yağ birikintisi,
Kara gök altında bir ağır ölüm dikdörtgeni.

O zamandan beri şiir
Ayırdı sularını diğer sulardan,
Hiçbir güzellik, hiçbir renk alıkoymuyor onu,
Demir için, ve gece için, tasalanıyor o.

Besliyor
Uzun bir ölü kıyı hüznü, bir demir köprü,
Atılan daha da gecesel öbür kıyıya doğru,
Tek belleği onun ve tek gerçek sevgisi.

Çeviri: Ahmet Sosyal

Yanık tarlalar’a, Turgut Uyar

Etiketler

, ,

YANIK TARLALAR’ A

Kim koparır bu üzümleri bağlardan
Ah tarlalar tarlalar tarlalar

Şehirden biraz uzakta ve eski hanlardan
Ah tarlalar tarlalar tarlalar

Ellerin bir üzüm gibi işler sessiz çalışkan
Ah elinin altındadır yemyeşil baharlar

Kim başlattı bu hüzünleri o yanlış bağlardan
Ah tarlalar tarlalar tarlalar

Olmamak gibi şehirlerden olmak gibi dağlardan
Ah gelinli tarlalar gelincikli tarlalar

Alın başınızı göklere gidin dualardan
Ah tarlalar tarlalar tarlalar

Durdum bazı şeyleri söylemek için
Vakit tamdı
Hurda bir otobüsü onarmak
Bir çiçeği sulamak için durdum
Haritalarda ırmakları maviye boyamak
Elimde tuttuğum gümüş
Parıldayan altın karşıda
Bir kahvede bir iskemleye oturdum
Güzeller güzeli bir çarşıda
Vakit biraz akşamdı
Dağlardan birer çığlık gibi geldiler
Üçer beşerdiler, onbeşerdiler
Elleri kalın ve silaha alışkın
Çiçeksiz ve tırnaksız parmaklarıyla
Elleri kalın kalın ve duaya alışkın
-en güzel döneminde aşkın-
Dağlardan geldiler.
Çul çaput ve saç sakal halinde geldiler
Garları, otobüs duraklarını, otelleri
Pazarları, bankaları, caddeleri
Ve zoraki karmaşıklığını gördüler
Kan dökmenin ve ucuza gitmenin

Hatırla beni!
Hep onları bekledim
Ağzımda kullanılmamış bir ses
Elimde bir bıçak
Şehir bir ihanet gibi karşımda
Ah tarlalar tarlalar tarlalar

Deli ve Venüs, C. Baudelaire

Etiketler

, , ,

DELİ VE VENÜS

Şahane bir gün! Güneşin ateşli bakışları altında koca park, aşkın buyruğu altındaki gençlik gibi, baygın düşmüş.

Nesnelerin evrensel coşkusunu dile getirecek tek ses yok; sular bile uykuya dalmış gibi. İnsanların ayinine benzemeyen sessiz bir ayin var burada.

Sanki gittikçe artan bir ışık, nesneleri gittikçe aydınlatıyor; uyarılmış çiçeklerin renk renk enerjileri göğün mavisiyle yarışmak için yanıp tutuşuyor sanki ve kokuları gözle görülür bir hale getirip, sıcaklık, onları duman duman güneşe yükseltmek istiyor sanki.

Evrenin bu kıvançlı cümbüşünü seyrederken, dertli birini gördüm.

Deli olmadığı halde kendini deliliğe vuranlar vardır, sırtında cıyak cıyak gülünç bir giysi, başında, boynuzlar, ziller, kralları, vicdan azapları ya da iç sıkıntıları bastırdığında eğlendiren soytarılar vardır hani, işte onlar gibi biri, Venüs heykelinin altında büzülmüş, ölümsüz tanrıçaya bakıp gözyaşları döküyor.

Ve şunları söylüyor gözleri; “İnsanların en son, en yalnızıyım, aşktan, dosttan, yoksunum, en aşağılık hayvandan daha da aşağılığım. Oysa ben de ölümsüz güzelliği anlamak ve duyumsamak için yaratılmışım! Hüznüme, çılgın halime sen acı, oy! Tanrıça!”

Gel gör ki insafsız Venüs, uzaklara, bilmediğim bir şeylere bakıyor mermer gözleriyle.

Çeviri: Erdoğan ALKAN

Gezgin, Arkadaş Z. Özger

Etiketler

, ,

Gezgin

dün geldim
geç kalsam da bağışlanır

bir bahar bozumuydu yola çıktığımda
yüzümde suçlu bir merak
kalbim heyecandan telaşlı
gözlerimde ısırgan bir hüzün vardı
hüzün: hep bilinir
bir afyon çiçeğidir önceleri
dalayan bir ısırgan yoncası olur sonra
dalayan ve uyandıran o afyon uykusundan

dün geldim
acı sırtımda tabiy

yolum uzundu
yanımda hiç resim yoktu
dağlara baktım: dağıldım
yollara baktım: yoruldum
gece ayışığı içtim, dudaklarım kurudu
gündüz böğürtlen yedim, dilim buğulandı
siz görmeliydiniz o kanı
bir dağ çiçeği sevdasına bin arı öldü
tam ordan geçiyordum, gördüm diyebilirim
aman nasıl petekti öyle
nasıl baldı
böğürtlen gibi kırmızıydı
kan gibi saydam
bir garip kokuydu, onun kokuşuydu
dayanamadım, eli titrekti ama
yedim yedim kalbim çatladı
sevdam o dağ çiçeğinde kaldı

dün geldim, anca geldim
usumda vızıldayan bin arı ölüsü
heybemde onarımı gereken bin iğne
önce kendi etime

dün geldim
hoş mu geldim
hoş olmayan şeylerden geldim
bir kentten geçtim ki canım titredi
sıtma kabusuyla sallanıyordu uzaktan
girişte insanlar gördüm, hiç görmediğim
ama sanki biryerlerden tanıdığım, yemin edebilirim

iğrenç suratları vardı, insandan çok
cüzzamlı bir köpeğe benziyorlardı
kuru birer ağaç dibine çömelmiş
çürümüş bir dalı kemiriyorlardı
omuzlarında soyulmuş yılan derileri
ellerinde pas tutmuş makaslar
iki ucu da kırık
tam ben yanlarından geçiyorken
elma ağaçlarının çiçeklerini kesmeye başladılar
ben sanki tarihini bilmiyormuşum gibi
bakır çalığı bir kasede
elmanın kanını sundular
geldim ya, nasıl geldim
bir elimde tarih atlası
bir elimde güneş humması
soğutulmaya zorlanmış bir çöl kızgınlığından
bir kum fırtınasının
soylu kumcuklarından geldim
yorgundum, susamıştım, dilim kuruydu ama
gördüğüm serap mıydı, gerçek miydi
bilirim ben
çölün tam ortasında sonsuz bir ışıltıydı
yedibin rengi yansıtan renksiz bir kuyuydu
duruydu, aydınlıktı, yaz gökleri gibiydi suyu
uzanıp avuçlasam benimdi
öyle yakın, öyle kolay, öyle dokunsam
ah o kervancıbaşı
ah o sırmalı soyguncu
ve ellerinde kesik başlar ve zebellah ordusu
birden beliriverdiler tam kuyunun başında
ellerinde kan sızıtan kesik başları
tam kuyunun ağzından sarkıtıyorlardı ki
ne olduysa o anda oldu
kızıl bir bulut ağdı kuyunun ağzından göğe
bulut değil
bir devin alev saçan soluğuydu
ardından muhteşem bir kum fırtınası
kum değil
devin çocuklarıydı, saçılan
ah görmeliydiniz o savaşı
ne kanlı kervancıbaşı
ne zebellah ordusu
dayanamadılar kum fırtınasının şiddetine
çöl mü yarıldı
kuyu mu büyüttü ağzını
kızgın çöl kavuşunca dinginliğine
bir ben vardım kuyunun başında diri
ve her şeyi görebilen sağlıklı çöl tanığı
öğrendim çöl kızgınsa öfkesi nice olur
kum fırtınasında neler yapılır
nasıl yok edilir çöllerin sırmalı
soygun kervancıları
gördüğüm serap mıydı, gerçek miydi
bilirim ben
bir elimde güneş humması
bir elimde tarih atlası vardı
vakit dardı
kanarak içtim de kuyunun duru suyundan
uçar gibi aştım çölü o sonsuz ışıltıdan
dün geldim

dün ben nerden geldim
ezberlenip unutulmuş bir sıkıntıdan geldim
adı konulmamış bir düşten geldim
terlemiş balıklar gördüm, rengi bozulmuş
mavilikler
kabaran denizler gibi coşkun sürücüler
kılçığı beynine saplanmış gözsüz balıklar gördüm
trollenmiş deniz tarlası, iyot vurgunu
derya içindeyim de hani deryayı gördüm
küçük balığı gördüm, peşinde büyük balık
bir su ağası gibi kuvvetli ve saldırgan
oh balık, küçük balık, can balık
anasının kuzusu, deniz kokulum
söyle yavrum, söyle gözüm, söyle kılçığım
kim dokundu senin pullanmamış derine
kim kıydı senin o tazecik gövdene
denizde kum gibi dolgun pullarıyla
doymaz mı büyük balık küçük balığa
ama gördüm ya sonunda
derya içindeki deryayı
büyük balık küçük balık peşindeydi ya
birleşince küçük balık yüzlercesiyle
şaşırıp kaldı büyük balık
şaşırıp kalmadım amma
ne de keskinmiş dişleri ol mahilerin
unutulmaz bir deniz anası gibi büyüdü gövdeleri
kıymık kıymık oldu gövdesi büyük balığın
anladım
nice olsa da
denizde kum, büyük balıkta pul
birleşince
edemezmiş küçükleri kendine kul

(14 Mart 1972)

Anaksimandros, İlkçağ Felsefe Tarihi, Ahmet Arslan

Etiketler

, , , , ,

Anaximander

Anaksimandros, The school of athens

“VAROLAN ŞEYLERİN İLKESİ APEİRONDUR. ŞEYLER ONDAN MEYDANA GELİR VE YİNE ZORUNLU OLARAK ONDA ORTADAN KALKARLAR; ÇÜNKÜ ONLAR ZAMANIN SIRASINA UYGUN OLARAK BİRBİRLERİNE KARŞI İŞLEMİŞ OLDUKLARI HAKSIZLIKLARIN CEZASINI (KEFARETİNİ) ÖDERLER” (DK. 12 B 1).

 

HAYATI VE KİŞİLİGİ

Anaksimandros, Thales’in çağdaşı, öğrencisi ve dostudur. Onun İÖ 610 yılına doğru doğduğu, 547 yılında öldüğü tahmin edilmektedir. Anaksimandros’un hayatı ve görüşleri hakkındaki bilgileri ise yine Aristoteles, Teophrastos, Diogenes Laertius ve İS 5. yüzyılda yaşamış ünlü Aristoteles yorumcularından biri olan Simplicius’tan almaktayız.

Anaksimandros’un düşüncesinin çeşitli bakımlardan Thales’e göre bir ilerleme olduğu kabul edilir. O da Thales gibi çok yönlü bir kişiliğe sahiptir; aynı zamanda matematikçi, devlet adamı, astronom, doğa bilgini, kartograftır. Miletlilerin Karadeniz’de bir kolonileri olan Apollonia’yı kuran grubun başında bulunduğu söylenmektedir. Öte yandan Yunanlılarda ilk defa yer ve gök haritası yapmaya teşebbüs eden kişidir (DK. 12 A 3, 6). Gerçi haritacılığın tarihi oldukça eskidir: eski Mısır’da ve Babil’de de haritacılık ve yapılmış olan haritalar vardır. Ancak onların haritaları belli bölgeleri içine almaktadır. Anaksimandros ise bir dünya haritasıyla gök haritası yapmıştır. O halde onun bakış açısı daha geniş, daha evrenseldir.

Anaksimandros’un Yer haritasında ortada kapalı bir havuz, etrafında onu çevreleyen bir kara parçası, bu kara parçasının etrafında da bir dış denizin bulunduğu görülmektedir. Tahmin edileceği gibi ortadaki kapalı havuz Akdeniz’i, etrafındaki kara parçası Akdeniz’i çevreleyen üç kıtayı, yani Kuzey Afrika, Güney Avrupa ve Batı Asya’yı, dış deniz ise Okyanus’u temsil etmektedir. Yunanlıların Akdeniz bölgesi boyunca kolaniler kurduklarını, Akdeniz’in her tarafını avuçlarının içi gibi tanıdıklarını bildiğimize göre sözkonusu haritanın bu bilgilerin ışığında yapılmış, dolayısıyla ana hatlarında doğru olması gerektiğini tahmin edebiliriz.

Bir gök bilgini olarak Anaksimandros’un eski çocuksu evren anlayışının, bu arada Thales’in anlayışının çok ötesine geçtiğini görmekteyiz. Thales daha önce işaret ettiğimiz gibi dünyayı su üzerinde yüzen bir tepsi gibi düşünmekteydi. Ancak bu durumda bu tepsiyi ve bu tepsinin üzerinde yüzdüğü su kütlesini taşıyan veya onların altında bulunan şeyin ne olduğu sorusu ortaya çıkmaktaydı. Yine bu durumda akşamları batıdan batan güneşin ertesi günü dünyanın doğusundan tekrar nasıl doğduğunu açıklamak da gerekmekteydi. Bunu açıklamak üzere, batıdan batan güneşin yandan geri dönerek tekrar doğuya geldiği, ancak dünyanın kuzeyinde bulunan dağlardan ötürü onun bu geri dönüşünü göremediğimiz varsayımı ortaya atılmıştı.

Buna karşılık Anaksimandros, bu varsayımın çocuksuluğunu farkederek ileri doğru gözü pek bir adım atmaktadır: Dünya bir tepsi değil, genişliği yüksekliğinin üç katı olan bir silindir biçimindedir (DK. A 10; B 5) ve güneş batıda battıktan sonra bu silindirin altından dolaşarak ertesi günü tekrar doğudan doğar. Ancak bu, dünyanın bir altı veya dayandığı şey olmadığı, havada, boşlukta durduğu veya yüzdüğü görüşünü içermez mi? Anaksimandros’un hiç çekinmeden bu sonucu da kabul ettiğini görmekteyiz. Ona göre, başımızın üzerinde gördüğümüz gök kubbesinin bir benzeri dünyanın altında bulunmaktadır. Ama o zaman, dünyanın hiçbir yere dayanmaksızın, havada veya boşlukta durmasını nasıl açıklayabiliriz sorusu ortaya çıkmaktadır.

Bu konuda Anaksimandros’un son derecede spekülatif, ama aynı ölçüde gözü pek bir varsayımı ileri sürdüğünü görmekteyiz. Aristoteles’in ustaca olduğunu belirttiği, fakat aynı ölçüde yanlış olduğunu ileri sürdüğü (De Caelo, 295 b 10-15) bu varsayıma göre dünya, evrenin tam merkezindedir ve onun evren küresinin her tarafına olan uzaklığı aynıdır. Şimdi bir cismin bulunduğu yerini veya durumunu değiştirmesi için bir neden gerekir. Oysa dünyanın evrenin merkezindeki bu durumunu değiştirip herhangi bir yöne doğru gitmesi için hiçbir neden yoktur; çünkü yukarıda söylediğimiz gibi onun evrenin her tarafına olan uzaklığı eşittir. İşte bundan dolayı dünya, evrenin merkezinde hiçbir yere dayanmadığı halde düşmemekte, hareketsiz durmaktadır (DK. A 2).

Bu, görüldüğü gibi aslında ilkel bir biçimde süre-durum (atalet) ilkesinin dile getirilmesidir. Daha doğrusu Anaksimandros’un bu akıl yürütmesi, onun süre-durum ilkesini deney yerine a priori nedenlere dayanarak açıklamayı tercih eden metafizikçilerin ilki olduğunu göstermektedir. Aristatdes ise her zaman olduğu gibi bu konuda da sağduyuya başvurarak bu akıl yürütmenin yanlışlığını gösterme yolunu tutar: Burada dünya, kendisine eşit uzaklıklarda bulunan yiyeceklerden hiçbirini almayarak acından ölen bir adama benzemektedir. Gerçekten de böyle bir adamın kendisine eşit uzaklıklarda bulunan yiyeceklerden birini diğerine tercih etmesi, yani ona doğru yönelmesi için bir neden yoktur. O zaman bu mantığa göre, bu adamın hiç hareket etmeyerek acından ölmeyi beklemesi gerekir ki, bunun saçma olduğu açıktır (De Caelo, 294 b 34-35).

Anaksimandros’un Yunan dünyasına güneş saatini (gnomon) getiren adam olduğu da söylenmektedir. Güneş saati, düz bir taban üzerine yerleştirilen dik bir çubuğun günün çeşitli saatlerinde meydana getirdiği gölgelerin yer ve uzunluklarına bakarak zamanı belirlemeye yarayan bir alettir. Anaksimandros’un ayrıca yılın çeşitli zamanlarında, bu gölgelerin uzunluğunun değişmesini gözleyerek ekliptiğin eğimini bulmuş olduğu söylenmektedir ki, bu da kendi başına son derece önemli bir keşiftir. Bütün bunlara ek olarak Anaksimandros’un Ay ve Güneş’le diğer gök cisimlerinin dünyadan uzaklıkları hakkında bir takım tahminlerde bulunduğu ve bazı rakamlar verdiği de söylenmektedir.

 

ÖĞRETİSİ

Ancak bizim için önemli olan, Thales gibi Anaksimandros’un da asıl anlamında felsefi diye adlandırabileceğimiz görüşleridir. Anaksimandros doğa hakkında bir eser kaleme alan ve bu eserinin bir cümlesinin orijinal şekliyle bize kadar geldiği kabul edilen ilk filozoftur. Bu eser, tumturaklı veya şiirsel bir düzyazı ile kaleme alınmış olup Doğa üzerine (Peri Physeos) adını taşımaktadır. Ancak bu adın Anaksimandros’un kendisi tarafından mı verildiği, yoksa daha sonrakiler tarafından mı bu esere başlık olarak seçilmiş olduğu tartışmalı olup ihtimaller daha çok ikinci yöndedir.

Ana Madde veya Arkhe, Sınırsız-Belirsiz Olandır (Apeiron) Anaksimandros da Thales gibi ana maddenin, arkhenin, ilkenin veya tözün ne olduğunu sorar ve onun apeiron olduğunu söyler. Bu apeiron’un ne olduğu üzerinde felsefe tarihçileri arasında büyük tartışmalar yapılmıştır. Çünkü Yunanca’da apeiron, hem nicelik bakımından sınırsız olan, hem de nitelik bakımından belirsiz olan anlamına gelen bir kelimedir. Anaksimandros’un bu anlamlardan birincisini mi, yoksa ikincisini mi veya nihayet onların her ikisini mi kastettiğinden, felsefesini anlamak ve yorumlamak bakımından çok farklı ve önemli sonuçlar çıkar. Bu üç alternatifin her birini savunan kişiler vardır ve Anaksimandros’un bu görüşlerden her birini ileri sürdüğünü kabul etmemiz için de makul nedenler veya gerekçeleri yardımımıza çağırabiliriz.

Anaksimandros’un Doğa üzerine adlı eserinden bize intikal eden ve bizzat kendisinin orijinal ifadesi olduğu söylenen cümleler şunlardır:

“Varolan şeylerin ilkesi, apeiron’dur. Şeyler ondan meydana gelir ve yine zorunlu olarak onda ortadan kalkarlar; çünkü onlar zamanın sırasına uygun olarak birbirlerine karşı işlemiş oldukları haksızlıkların cezasını (kefaretini) öderler. ” (DK. 12, B 1 )

Şimdi bu cümlelerin kendilerinde, görüldüğü gibi, Anaksimandros’un apeiron’u yukarıda belirttiğimiz anlamlardan hangisi bakımından ele aldığını gösteren bir ipucu yoktur. Bundan dolayı apeiron’un niteliği hakkında bazı tahminlerde bulunmak zorunludur.

Birinci varsayım, apeiron’dan Anaksimandros’un nicelik bakımından sınırsız olanı kastettiği varsayımıdır. Aristoteles’in kendisi de, apeiron’un mümkün anlamlarını zikrederken onun yalnızca bu anlamını, niceliksel anlamını gözönüne alır gibidir. Aristoteles’i izleyerek apeiron’u niceliksel bakımdan sınırları olmayan veya gözle görülemeyecek kadar büyük olan anlamında almamızı mümkün kılacak Anaksimandrosçu akıl yürütme ne olabilir?

Anaksimandros’un yukarıdaki kendi cümlelerinden anladığımıza göre şeyler apeiron’dan çıkmakta ve yine onda yok olmaktadırlar. Bunun nedeni ise onların birbirlerine karşı yapmış oldukları haksızlıkların cezasını çekmelerinin gerekli olmasıdır. O halde dünya, zıtlardan veya karşıtlardan meydana gelmektedir ve onlar sırasıyla dünyaya veya evrene hükmederek sonunda ortadan kalkmaktadırlar. Şimdi bu durumda sonunda her şeyin, ilkenin veya arkbenin kendisinde yok olması durumu ortaya çıkmayacak mıdır? Evrenin yeniden meydana gelmesi için, onun kendisinden meydana geleceği şeyin tükenmez, sonsuz bir varlık kaynağı olması gerektiğini düşünmek makul olmayacak mıdır? Başka deyişle bu durumda her türlü varlığın varlığının kaynağının sonsuz, tükenmez bir şey olduğu ve olması gerektiğini varsaymamız gerekmez mi?

Kaldı ki, Anaksimandros’ta tartışma konusu olan önemli bir şey daha vardır: Anaksimandros’un sonsuz sayıda evrenlerin varolduğu görüşünü ileri sürmüş olduğu söylenmektedir (DK. A 9, 10, 14, 17). Yalnız bu sonsuz sayıdaki evrenlerin eşzamanlı mı oldukları, yoksa zaman içinde birbirlerinin ardından mı geldikleri konusu tartışmalıdır. Zeller ve Comford ikinci görüşü, Nestle ve Burnet birinci görüşü savunmaktadır. Özellikle birinci görüşün, yani eşzamanda varolan sonsuz sayıdaki evrenler görüşünün ana maddenin nicelik bakımından sonsuz, tükenmez bir şey olması varsayımını gerektireceği açıktır.

Çünkü kolayca görüldüğü gibi, sonsuz sayıdaki evren için sonsuz miktarda maddeye ihtiyaç vardır. O halde, burada apeiron’un uzayda sınırları olmayan, yani sonsuz olan şey anlamına gelmesi zorunludur. Sonuç olarak, bu hususları gözönüne alan bazı yorumcular, Anaksimandros’un apeiron’unun esas olarak, niceliksel bakımdan uzayda sonsuz olan veya uzayda sınırları olmayan bir şey olarak ele alınması gerektiği fikrini savunmaktadır (Burnet, APG, s.l61).

Ancak buna karşıt, ama aynı derecede makul bir tez olarak apeiron’un Aristoteles’in ve onu izleyenlerin yorumlarının tersine esas itibariyle niteliksel bakımdan belirsiz olan varlık olarak ele alınması gerektiğini savunanlar da vardır. Bu ikinci varsayımı ileri sürenler ise, Anaksimandros’a farklı bir akıl yürütme atfetmektedirler. Bu yoruma göre, Anaksimandros’un dikkatini evreni meydana getiren şeyler arasındaki farklılık, hatta zıtlık ve mücadele çekmiş olmalıdır. Anaksimandros evrende sıcak ateşi, ama onun yanında aynı zamanda soğuk havayı görmektedir. Kuru olan toprağın yanında ıslak olan su vardır ve onlar kendi aralarında, birbirleriyle sürekli bir mücadele halindedirler. Örneğin, ateş suyu ısıtıp buhar haline getirmekte ve böylece yok etmektedir. Ama buhar da yağmur olup yere yağmakta ve yanan ateşi söndürmekte, yani bir anlamda intikamını almaktadır. Dalgalar sürekli olarak karaları dövmekte, kayaları parçalamakta, eritmekte; buna karşılık nehirler tarafından sürekli taşınan topraklar da denizleri doldurmakta ve suların alanını daraltmaktadır.

Şimdi eğer Thales haklı olmuş olsaydı, yani su ana madde olmuş olsaydı, bu diğerleri nasıl var olmuş veya meydana gelmiş olabilirlerdi ? Çünkü evrende hiçbir şey kendi zıddını meydana getirmemekte, tersine onu ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Sonra, zıtlar evrenin başlangıçlarında var olmuş olsaydılar bile, hemen varlıktan kesilmeleri gerekirdi. Çünkü sıcak varken onun yanında soğuk nasıl var olabilirdi? O halde bizim evrenin arkhesi olarak bu birbirine zıt unsurlardan herhangi birini, örneğin soğuk olan suyu değil, ondan veya onlardan daha eski, daha asli bir şeyi, sözkonusu unsur ve zıtların kendisinden çıkıp kendisine dönebilecekleri başka bir şeyi kabul etmemiz gerekir. Bu ancak kendisi belirli hiçbir nitelik veya özellik taşımayan bir şey, belirsiz olan şey olabilirdi. Şüphesiz bu varsayımda da, belirsiz olan bir şeyden belirli olan bir şeyin veya şeylerin nasıl olup da çıkabileceği şeklinde bir soruyu sormamız hala mümkündür. Ama bunu anlamak, belirli bir şeyden onun tamamen zıddı olan bir şeyin çıktığını anlamak veya açıklamaktan şüphesiz daha kolaydır.

Arkhe, Aynı Zamanda Kozmogonik ve Ontolojik Bir Kavramdır ilk Yunan filozoflarının aradıkları şeyin arkhe olduğunu söyledik. Arkhe ise çeşitli anlamları olan bir kelimedir. Onu ana madde, ilk madde, asli madde, ilke, neden, doğa olarak anlamak ve çevirmek mümkündür. Bütün Yunan Doğa Filozofları’nda, özellikle bu ilk filozoflarda arkhe, bir yandan başlangıçta bulunan şey (Ursprung), öte yandan varlığın yapısını teşkil eden, değişenin altında değişmeyen, her şeyin kendisinden meydana geldiği şey (Urstoff) anlamındadır. Yani arkhe hem kozmogonik bir ilkedir, hem ontolojik bir ilke. O hem “Başlangıçta ne vardı? ” ve “Kozmos nereden çıktı? ” sorusunu, hem de “Şu andaki şekliyle, halihazırdaki durumuyla dünyanın yapısının temelinde neyin bulunduğu, varlıkların neden oluştuğu-” sorusunu cevaplandırır. Burnet gibi bazı felsefe tarihçileri onun asıl ikinci sorunun cevabını oluşturan bir ilke olduğunu ve böylece Yunan düşüncesinde historia’dan, yani tarihsel açıklamadan theoria’ya, yani fiziksel açıklamaya geçildiğini ileri sürmektedirler. Buna karşılık Comford gibi bazı başkaları, onun aslında birinci sorunun cevabı olduğunu, dolayısıyla eski kozmogoni geleneğinin, yani evrenin nasıl meydana geldiği sorusunu ortaya atan geleneğin içinde ele alınması gerektiğini söylemektedirler. Brehier gibi yine başka bazıları ise, onun her iki soruyu da cevaplandıran bir ilke olduğunu savunmakta ve dolayısıyla en doğrusunun onu madde veya ana madde veya ilk madde gibi terimlerle değil de töz, ilke gibi kavramlarla karşılamak olduğunu söylemektedirler.

Apeiron kavramının kökeniyle ilgili olarak, Thales’in her şeyin esasının su olduğu yönündeki görüşünün kaynağıyla ilgili tartışmaya benzer bir tartışma vardır: Nasıl ki, Thales’in ‘her şeyin kaynağı sudur’ görüşünü, Homeros’un dünyanın suyun ortasında yüzen bir kara parçası olduğu görüşünün bir tekrarı, lâikleşmiş bir biçimi olarak görme eğilimi varsa, apeiron’un da Hesiodos’un Theogonia’sında tanrıların meydana geldiğini açıklarken kullandığı her şeyin başlangıcında bulunan Khaos fikrinin lâikleşmiş bir biçimi olduğunu savunanlar vardır. Eğer Hesiodos’un teogonisini daha önce işaret etmiş olduğumuz gibi aynı zamanda bir kozmogoni olarak almamız mümkünse -ki mümkündür- apeiron ile Khaos arasında gerçekten büyük bir benzerlik bulunduğunu itiraf etmek gerekir. Ancak Anaksimandros’un genel dünya görüşünün rasyonel-natüralist özelliği gözönüne alınırsa apeiron kavramının yukarıda işaret ettiğimiz nedenlerle ortaya atılan, tamamen gözlem ve akıl yürütmelere dayanan, salt felsefi bir kavram olarak yaratılmış olduğunu kabul etmek daha uygun olacaktır.

Belki en yakın ihtimal, Anaksimandros’un apeiron’unu aynı zamanda hem niceliksel olarak sonsuz, hem de niteliksel olarak belirsiz bir şey olarak düşünmüş olmasıdır. Ancak burada mutlak anlamda bir belirsizlik değil, yalnızca göreli anlamda bir belirsizlik sözkonusu olmalıdır. Çünkü Anaksimandros’a varolan bütün şeylerin ilkesi, tözü olarak ‘mutlak anlamda belirsiz’ bir ana madde düşüncesini atfetmek doğru değildir.

Nitekim, Aristoteles de ona böyle bir görüş mal etmemektedir. çünkü eğer Anaksimandros’un apeiron’unu mutlak anlamda belirsiz bir şey olarak düşünmüş olsaydı, Aristoteles’in onu bazen bir karışım (Fizik, 187 a 23), bazen havayla su veya havayla ateş arasında aracı bir şey ( Oluş ve Yokoluş Üzerine, 332 a 20-2 1) olarak ortaya koymaması gerekirdi. Aristoteles gerçekten varolan her şeyin belirli olması gerektiği, bundan dolayı da mutlak anlamda belirsiz olan bir şeyin ancak salt bir kuvvet olarak tasarlanması gerektiği fikrinden hareket etmektedir. Aristoteles’e göre Anaksimandros diğer Milet filozoflarıyla birlikte arkheyi gerçekten varolan bir madde ve şeylerin bir unsuru olarak düşündüğü için soyut bir varlık olarak tasarlamış olamaz. Sonuç olarak Aristoteles o görüştedir ki, Anaksimandros apeiron’unu somut bir cisim olarak, yani bilfiil varolan bir şey olarak tasarlamış olmak zorundadır. Yine Aristoteles’e göre, Anaksimandros’un sözkonusu arkhesini varolan herhangi bir duyusal maddeye özdeş kılmış olduğu şeklinde anlaşılmamalıdır.

Aristoteles’in bu akıl yürütmesi yerinde görünmektedir. Milet Okulu’na mensup diğer filozoflardan Thales arkheyi su, bir sonraki bölümde üzerinde duracağımız Anaksimenes, hava olarak tanımlamaktadır. Üstelik de Anaksimenes bunu zaman bakımından Anaksimandros’tan sonra gelen bir dönemde yapmaktadır. Şimdi böyle bir tarihsel- zihinsel ortam içinde Anaksimandros’un onlardan tamamen farklı bir perspektiften hareketle arkheyi mutlak olarak bir belirsizlik, Aristoteles’in terminolojisiyle salt bir kuvve, soyut bir ilke olarak tasarladığını düşünmek ve böylece onunla diğer iki Milet filozofu arasında arkheyi tanımlama veya tasariama tarzları bakımından yapısal bir farklılık olduğunu varsaymak gerçekten fazla mantıklı görünmemektedir. Anaksimandros’un yaptığı şey, herhalde, Thales gibi farklı nitelikleri tek bir niteliğe götürmenin doyurucu olmadığını fark etmek ve bu bakımdan onu aşmak gerektiğini düşünmek olmuştur. Anaksimandros’tan sonra Anaksimenes’in Anaksimandros’un ilkesini ve onun arkasında yatan gerekçeleri bildiği halde ve bu gerekçelere rağmen arkheyi havaya özdeş kılması, Anaksimandros’la diğer Miletli filozoflar arasında zihniyet bakımından bir uçurum bulunmadığı görüşünü destekler mahiyettedir. Bununla birlikte, Anaksimandros’un arkhe kavramını soyut bir biçimde tasarlama tarzı bakımından diğer iki hemşehrisinden daha ileri gitmiş olduğunu ve böylece ilk Doğa Filozofları arasında özel bir yer işgal ettiğini belirtmemek de haksızlık olacaktır.

Şeyler, Ana Madde veya Arkheden Ayrılma veya Kopma Yoluyla Çıkarlar Thales, arkhenin veya tözün su olduğunu ve onun her şeyin aslı, temeli, ana maddesi olduğunu söylemiş, ama sudan diğer bireysel şeylerin nasıl çıktığı ve meydana geldiğine ilişkin herhangi bir açıklama vermemişti. Buna karşılık Anaksimandros’un, bu konuda oldukça ayrıntılı bir açıklamasının olduğu anlaşılmaktadır. Bu açıklamaya göre her zaman genç, diri, her zaman canlı ve ezeli-ebedi olarak hareketli olan apeiron’dan (DK. B 2, 3) önce ayrılma veya kopma yoluyla sıcak ve soğuk çıkmıştır (Aristoteles, Fizik, 1 8 7 a 20-21).

Burada ufak bir parantez açarak Yunan filozofları için sıcak, soğuk ve diğer niteliklerin birer varlık olduğunu söylememiz gerekmektedir. Yunanca, yapısının özelliğinden dolayı Türkçede ancak birer sıfat olarak ele alınması veya ifade edilmesi mümkün olan şeyleri, birer isim veya gramerdeki karşılığıyla substantif yapma imkanına sahip bir dildir. Bundan dolayı, Snell’in de vurguladığı gibi ilk Yunan filozofları sıcak, soğuk, ıslak kuru gibi nitelikleri veya sıfatları, sıcak olan olan şey, soğuk olan şey vb. olarak birer varlık veya şey gibi düşünmüşlerdir. Aynı şekilde ilerde Parmenides veya Plotinos gibi büyük Yunan filozoflarının temel ilkeleri olacağını göreceğimiz Bir’lerini de bir sayı sıfatı olarak bir değil de özünü bir olmanın, birliğin teşkil ettiği bir varlık, Bir Olan olarak anlamamız gerekir. Son olarak sıfattan bir isim veya substantif yapma imkanının bizim dilimizden farklı olarak çağdaş Batı dillerinde ve Arapça’da da mevcut olduğunu söyleyelim.

O halde, Anaksimandros’a göre apeiron’dan ilk önce çıkan, sıcak ve soğuk olanın zıtlığıdır veya belki daha doğru bir ifadeyle ondan önce bir varlık parçası, porsiyonu kopmuş ve bu parça, sıcak ve soğuk olana bölünmüş, ayrılmıştır. Sıcak ve soğuk olandan, daha sonra, ıslak veya nemli olan meydana gelmiş, onu ise kuru olan veya toprak izlemiştir. Anaksimandros’a göre, evrenin merkezinde kuru olan veya toprak, onun etrafında ıslak olan veya su bulunur veya başlangıçta toprağın üzeri suyla kaplıydı. Güneşin etkisi ve buharlaşma sonucu sudan hava meydana gelmiş ve nihayet havanın etrafını da bir ateş kuşağı veya tabakası sarmıştır.

Anaksimandros’un bir zamanlar toprağın üstünü suyun kapladığı, sonra suların toprak tarafından emildiği ve çekildiği görüşünü, yaşadığı dönemde artık kara parçaları olan yerlerde, hatta yüksek tepelerde, aslında denizde yaşayan birtakım deniz hayvanlarının, örneğin midyelerin fosillerini bulması olgusu desteklemiş veya sözkonusu buluşu onu bu düşünceye itmiş olabilir. Bundan çıkardığı ikinci cesur görüşü ise hayatın denizlerde veya suda başladığı ve insan dahil ilk canlıların önce denizlerde yaşadıkları ve sonra karaya çıkmış olduklarıdır (DK. 1 1 , 6). O, bu ilk canlılara denizlerden karaya geçerken bırakmış olduklarını düşündüğü dikenli deriler izafe etmektedir. Bu varsayımı da ona birçok sineğin kurtçuklarının gelişimleri esnasında uğradıkları değişimleri gözlemlemiş olması telkin etmiş olabilir. Her halükarda Anaksimandros’un böylece belirsiz bir tarzda evrim kuramını önceden haber vermiş olduğunu söyleyebiliriz.

Öte yandan Anaksimandros, insanın kökeni hakkında açık bir görüşe sahiptir. İnsan türünün atalarının önceleri balıkların vücutlarında doğmuş oldukları ve ancak yaşayabilecek bir olgunluğa eriştikleri zaman karaya çıkmış olduklarını ileri sürmektedir. Bu durumu da insan yavrusunun ancak uzun bir bakım devresi sonunda kendi başına yaşayabilir olması olgusuyla açıklamaktadır. “Eğer insanlar balıkların karnında bu uzun bakım devresini geçirmemiş olsalardı, karaya çıktıklarında hemen ortadan kalkarlardı” diye düşünmektedir.

Bu balık-insan düşüncesinin kaynağı, Babillilerin başlangıçta balık-insanların var olduklarına ilişkin inançları veya efsaneleri olmuş olabilir. Ama onun temelinde yukarıda belirttiğimiz türden gözlemleri veya akıl yürütmeleri de bulunabilir veya o Babillilerden almış olduğu bu efsanevi görüşü kendi gözlem ve akıl yürütmeleriyle lâikleştirmek ve ona bilimsel bir temel sağlamak istemiş de olabilir.

Daha önce Anaksimandros’un evrenin en dışında bir kabuk gibi ateş kuşağının varlığını kabul ettiğini belirtmiştik. Ona göre bu ateş kuşağı, zamanla çatlayarak veya parçalanarak arasına havanın sızmasına imkan vermiştir. İşte yıldızlar, bu hava tarafından çevrelenmiş olan ateş kütleleridir. Anaksimandros’un yıldızları yassı silindirler veya araba tekerleklerine benzer şeyler olarak düşündüğü anlaşılmaktadır. Onların bir körüğün ağzı gibi açık olan kısımlarından dışarıya ateş çıkar ve bizim Ay, Güneş ve diğer yıldızlar olarak gördüğümüz şeyler, aslında bu açık ağızlarından çıkan ateşlerdir. Zaman zaman bu açık ağızlar hava tarafından tıkandığında, ay ve güneş tutulmaları meydana gelir.

Anaksimandros’un evrenin meydana gelişine ilişkin bu açıklamasının hem mekanik, hem dinamik, karakterli olmasına dikkat edilmelidir. Mekanik karakterli olmasından kastımız, burada bir amaç peşinde koşan bir varlığın bu amacını gerçekleştirmek üzere apeiron’un kendisi üzerinde birtakım etkilerde bulunması veya apeiron’un kendisinin bir amaca yönelik olarak değişmesi anlamında bir sürecin sözkonusu olmamasıdır. Evren, bunun tersine, apeiron’dan bir ilk ana zıtlığın çıkması ve daha sonra zıtların birbirleri üzerine etkileri sonucu, örneğin Güneş’in suyu buharlaştırarak havayı meydana getirmesi, havanın yine mekanik bir biçimde ateş küresinin içine girerek onu parçalaması ve böylece yıldızları meydana getirmesi sonucu meydana gelmektedir. Öte yandan bu açıklamanın aynı zamanda dinamik bir açıklama olduğu da açıktır; çünkü burada ana madde veya apeiron, kendi içinde taşıdığı hareket ve değişme gücü sayesinde bütün varlıkları meydana getirmekte veya bütün varlıklara dönüşmektedir. Bunun da kendi payına nedeni, onun özü itibariyle diri, özü itibariyle canlı, özü itibariyle hareketli olmasıdır.

Sokrates Öncesi Yunan Filozofları Tanrıtanımaz Değildir
Kaynaklar Anaksimandros’un meydana gelen sayısız dünyaları tanrılar olarak nitelendirdiğini söylemektedir. Bildiğimiz gibi Thales de, her şeyin tanrılada dolu olduğunu söylemekteydi. Yunanca’da theos kelimesi başlangıçta tapınma nesnesi, tapılan varlık anlamına gelmektedir. Buna işaret eden Zeller haklı olarak herhalde hiç kimsenin sayısız dünyalara tapmayı düşünemeyeceğini söylemektedir. Bununla birlikte biz bu görüşü başka bir açıdan yorumlayabiliriz.

Anlaşıldığına göre filozoflar tanrı kavramını yavaş yavaş geleneksel anlamından uzaklaştırmaya başlamışlardır. Örneğin Empedokles’in, “dört unsuru”nu tanrılar olarak adlandırdığını kesin olarak bilmekteyiz. Herhalde Empedokles unsurları hakkında bu nitelendirmeyi yaparken, Zeller’in de işaret ettiği gibi insanlara bu unsurlara tapmalarını önermeyi düşünmemekteydi. Bu tür ifadelerinden dolayı Thales dahil olmak üzere birçok Doğa Filozofunun tanrıtanımazlıkla itham edildiklerini de bilmekteyiz. Herhalde sözünü ettiğimiz filozofların tanrı kelimesini klasik anlamından farklı bir anlamda aldıklarını söylemek mecburiyetindeyiz. Bunun da temelinde şu tür bir bakış açısı yatıyor olmalıdır:

Doğa Filozofları, bildiğimiz gibi, varolan şeyi, değişenin altında değişmeyen her zaman genç, her zaman diri, her zaman canlı olan şeyi aramaktaydılar. Bu, daha önce işaret ettiğimiz gibi, hem zamanın başlangıcında bulunan ve evrenin kaynağı olan bir şeydi, hem de şimdi bütün gelip geçici varlıklar altında değişmeden varlığını sürdüren, asıl varolan, asıl gerçek olan bir şeydi. Şimdi böyle bir varlığa tanrısal sıfatını vermek çok anlaşılabilir bir şey değil midir? İnsanlar tanrılara niçin tanrı demekte veya hangi özelliklerinden ötürü onları tanrı olarak adlandırmaktaydılar? Herhalde ezeli-ebedi olduklarından, ölümsüz olduklarından, gelip geçici şeyler olmadıklarından ötürü onlar bu sıfatlarla anılmaktaydılar. Şimdi eğer aynı veya benzeri vasıfları taşıyan başka şeyler varsa veya sözkonusu filozoflar arkhelerini tam da bu tür bir şey olarak düşünüyorlarsa, onlara tanrısal şeyler olarak işaret etmekten, onların tanrılar olduklarını söylemekten daha doğal ne olabilirdi? Onlar hiç şüphesiz kendilerine tapınılan kişisel varlıklar olmaları  anlamında tanrılar değildiler ve sözünü ettiğimiz bu ilk dönem Yunan filozoflarından hiçbiri yine şüphesiz arkheleri için tapınaklar inşa ettirip onlara kurbanlar sundurmayı düşünmemişlerdir. Hatta çok büyük ihtimalle bu filozofların kendileri de Yunan çoktanrıcılığının tanrılarına klasik anlamda saygılarını devam ettirmekte, ibadetlerini yerine getirmekte ve böylece dinsel geleneklere uymaktaydılar. Ama öte yandan ortaya atmış oldukları arkhelerini, sözünü ettiğimiz nedenlerle bir tür tanrılar olarak görmekte veya adlandırmakta bir beis görmemekte ve bir saygı ifadesi olarak onlar hakkında bu tür ifadelerde bulunmaktan çekinmemekteydiler.

Ancak burada durumu karmaşıklaştıran bir noktanın olduğunu da itiraf etmemiz gerekir. Anaksimenes’le ilgili olarak onun da ana ilkesini, yani havayı tanrı olarak adlandırdığı yönünde bir bilgi mevcuttur. Öte yandan onun tanrıların varlığını kabul ettiği, yalnız onların havadan doğdukları ve ona geri dönerek öldüklerini söylediği de haber verilmektedir. Herhalde Anaksimenes varolan her şeyi havadan meydana getirttiği için kendisiyle tutarlı olmak üzere tanrıları da havadan meydana getirtmek ihtiyacını duymuş olmalıdır. Ancak bu durumda, yukarıda sözünü ettiğimiz problem karmaşıklaşmaktadır. Çünkü Yunan klasik çoktanrıcılığında tanrılarla insanlar arasındaki en önemli fark, birincilerin ölümsüzlükleridir. Tanrıların havadan meydana geldikleri ve tekrar havaya dönüşerek ortadan kalkacakları görüşünün klasik Yunan çoktanrıcılığının geleneksel anlayışına aykırı olduğu açıktır.

Son olarak bize kadar ulaşan orijinal metin parçasında Anaksimandros’un söylediği şeyi ele alalım: Anaksimandros şeylerin apeiron’dan meydana geldikleri ve yine zorunlu olarak onda ortadan kalktıklarını söylemektedir. Burada onun zorunluluktan kastettiği  şey yasa olmalıdır; yani Anaksimandros bireysel varlıkların bir yasaya uygun olarak ortaya çıktıkları ve ortadan kalktıkları kanaatindedir.

Varolma Suçtur ve Bu Suçun Cezası Yokolmadır
Ancak cümlenin ikinci kısmı veya ikinci cümle, onların “zamanın sırasına uygun olarak ve birbirlerine karşı işlemiş oldukları suçların cezasını çekmek üzere ortadan kalktıkları”nı belirtmektedir. Buradaki zaman sırası fikri yine yasa fikrini destekler niteliktedir. Demek ki evrende belli bir süre belli bir varlık biçimi, örneğin kuru olan, başka bir varlık biçimine, örneğin ıslak olana egemen olmakta, yani karalar denizlere hakim olmakta, bir süre sonra ise bunun tersi meydana gelmekte, örneğin bu kez karalar veya toprak, denizler veya su tarafından ortadan kaldırılmaktadır. Muhtemelen varlıkların ana formları ile ilgili olan bu di.ırum, bireysel varlıklar düzeyinde de geçerlidir. Ne olursa olsun, evrende varlıkların meydana gelmesi ve ortadan kalkması, bir varlık formunun hakim duruma geçmesi ve yerini daha sonra bir başka varlık formuna bırakması, onun tarafından ortadan kaldırılması, bir yasaya göre cereyan etmektedir.

Ancak bu yasa ne tür bir yasadır veya bu zorunluluk ne tür bir zorunluluktur? Bu yasanın bugün anladığımız anlamda bir doğa yasası olmadığı açıktır. Bu daha çok ahlaki bir yasa, hatta hukuki bir yasa gibidir. Ama bu yasa Anaksimandros’a göre kendisini aynı zamanda bir doğa yasası olarak göstermektedir.

Burada zorunluluktan kastedilen de, açıktır ki, doğa yasası anlamında bir zorunluluk değil, ahlak yasası, hukuk yasası veya toplum yasasının taşıdığı veya sahip olduğu zorunluluk anlamında bir zorunluluktur. Anaksimandros’un evrende bir nedensellik ilişkisinin varlığını gördüğü kesindir. Ama bu nedensellik bir suç-ceza nedenselliğidir; yani onda suçun sonucu veya eseri cezadır, cezanın nedeni ise suçtur. Toplum veya hukuk yasasının anlamı, haksızlıkları gidermektir. Bunun da bilinen en eski uygulaması, misillemedir: Göze göz, dişe diş. O halde varlıkların veya varlık biçimlerinin birbirlerine karşı yaptıkları haksızlıkların cezası, onlara aynı muamelenin veya haksızlığın yapılmasıdır. İsa’nın dediği gibi “Kılıç çeken, kılıçla ölür. ” Bir varlığın veya varlık biçiminin yaşama hakkına tecavüz edenin cezası onun kendisinin de yaşama hakkının ortadan kaldırılmasıdır.

Ancak burada varlığın kendisi, varoluşun kendisiyle ilgili olarak Nietzsche’nin de ilerde işaret edeceği gibi çok kötümser bir dünya görüşü kendini göstermektedir. Buna göre var olmak bir suç, cezasının ödenmesi gereken bir haksızlıktır. Anaksimandros’un bu sözlerinden her özel varlık biçiminin, her bireysel varoluşun bir tür haksızlık, bir tür suç olarak ele alındığını görmekteyiz: Her özel varlık biçimi, her bireysel varoluş, bir başkasının hakkına bir tecavüz, bir gasptır. Varolmak için bir başkasının varlığını ortadan kaldıran bir varlığın kendisi, bu haksızlığını, bir başka varlığın kendi yerini almasıyla, kendisini ortadan kaldırmasıyla öder. İlerde aynı düşünce çizgisini devam ettireceğini göreceğimiz Herakleitos “her canlının bir başka canlının ölümünü yaşadığını” söyleyecektir. Ünlü Alman şairi Goethe de aynı düşünceyi ” Varolan her şey yok olmalıdır” sözüyle bir başka şekilde ifade edecektir.

Burada toplumsal düzenin bir plan değiştirmesini (transposition) ve doğaya uygulanmasını görmekteyiz. Aynı şekilde adalet kavramı da insani varlıklar planından doğanın kendisine aktarılmaktadır. Nasıl toplumda bir diğerine zarar veren kişi, bunun cezasını çekmekte ve çekmeliyse ve bunu sağlayan yasaysa, aynı şekilde doğada da bir başka varlığa zarar veren veya onun zararına olarak ortaya çıkan, meydana gelen bir varlık biçimi veya bireysel varlık bunun cezasını kendisi ortadan kalkmak suretiyle ödemelidir, ödemektedir ve bu da bir doğa yasasıdır. Burada, Yunan’da felsefenin toplumsal yapının doğaya aktarılması ve uygulanmasından ibaret olduğunu ileri süren görüşün bir desteklenmesini görmekteyiz. Bu görüşe göre felsefe, başlangıçta Yunan dünyasında büyük bir toplumsal benzetmeden başka bir şey değildir. Yine burada Yunan felsefesinin doğadan insana değil, insandan, toplumdan doğaya giden bir yaklaşım tarzına sahip olduğunu iddia eden felsefe tarihçilerinin tezlerinin de bir desteklenmesini görebiliriz.

 

ANAKSİMANDROS’UN GENEL BİR DEĞERLENDİRİLMESİ

Anaksimandros’un genel bir değerlendirmesini yapmak istersek, onun kişiliğinde Yunan’da ilk gerçek doğa bilgininin ve bununla aynı zamanda ilk metafizikçinin ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bir doğa bilgini olarak o, yukarıda gördüğümüz gibi dünyanın, evrenin, dünya üzerinde yaşayan canlıların meydana gelişi, kökeni gibi sorunları bilimsel olarak ele alan ilk kişidir. Bu konuda efsaneleri bir yana iterek kendi kişisel gözlemleri, deneyleri, sezgileriyle, yani genel olarak akılsal düşünce yoluyla bir açıklama vermeye teşebbüs eden ilk kişidir. Bu konudaki açıklamaların bazılarının çocukca, hatta fantastik olduğu, el yordamlamalarından ileri gitmediği bir gerçek olmakla birlikte Anaksimandros’un kişiliği saygı uyandırıcıdır; çünkü o, bu yönde birtakım açıklamalarda bulunma tarzı bakımından bir çığır açmıştır.

Sonra bir filozof olarak töz veya arkhe olarak su yerine apeiron’u kabul etmesi ve tözün nasıl olup da diğer şeyleri meydana getirdiği hakkında bir açıklama vermesiyle de Anaksimandros, Thales’i aşmıştır.

Ayrıca oluş sürecinin bir yasaya veya kurala bağlı olduğu, evrendeki oluş ve yokoluşun kendisine göre gerçekleştiği zorunlu bir yasanın varolduğu fikri de Thales’e göre önemli bir ilerleme ve Anaksimandros’un kendisinden sonra gelenlerin geliştirecekleri önemli bilimsel-felsefi bir keşiftir.

Bundan başka apeiron’dan zıtların çıktığı ve evrende zıtlar arasında sürekli bir mücadele olduğu fikri de daha sonraki birçok Yunan filozofu, özellikle Herakleitos tarafından benimsenecek önemli ve kalıcı bir felsefi öğretidir.

Aynı şekilde ister eşzamanlı, ister birbirini izleyen sonsuz dünyalar fikri de geleceği olan parlak bir fikirdir.

Sonuç olarak, Anaksimandros’un dünyası, tanrılar tarafından yapılmamış ve tanrısal iradeler tarafından yönetilmeyen ilk gelişmiş felsefi dünyadır. Anaksimandros’ta mitolojik-dinsel dünya tasavvurunun yerini laik-doğal ve akılsal bir dünyaya bırakmak üzere olduğunu görmekteyiz.