İlkçağ Felsefe Tarihi (önsöz), Ahmet Arslan

Etiketler

, , ,

“SÖYLENDİĞİNE GÖRE BU İLİM [FELSEFE] ESKİDEN IRAK HALKI OLAN KELDANİLER ARASINDA MEVCUTTU. ONLARDAN MISIR HALKINA GEÇMİŞ, ORADAN YUNANLILARA İNTİKAL ETMİŞ, SÜRYANİLER VE DAHA SONRA ARAPLAR’A GEÇİNCEYE KADAR ONLARDA KALMIŞTIR. BU İLMİN İÇERDİĞİ HER ŞEY YUNAN DİLİNDE, DAHA SONRA SÜRYANİCEDE, NİHAYET ARAPÇADA İFADE EDİLMİŞTİR. BU İLME SAHİP OLAN YUNANLILAR ONU HAKİKİ HiKMET VE EN YÜKSEK HİKMET DİYE ADLANDIRIRLAR VE ONUN ELDE EDiİLMESİNE İLİM, ONUNLA İLGİLİ ZİHİN DURUMUNA İSE FELSEFE DERLERDİ. BUNUNLA EN YÜKSEK HİKMETİ ARAMA VE SEVMEYİ KASTEDERLERDİ. ONU ELDE EDENE FİLOZOF DERLER VE BUNUNLA DA EN YÜKSEK HİKMETİ SEVEN VE ONU ARAYANI KASTEDERLERDİ. ONLAR EN YÜKSEK HİKMETİN KUVVE HALİNDE BÜTÜN ERDEMLERİ İÇERDİĞİNE İNANlRLAR VE ONU İLİMLERİN İLMİ, İLİMLERİN ANASI, HİKMETLERİN HİKMETİ VE SANATLARIN SANATI DİYE ADLANDIRIRLARDI. BUNUNLA DA BÜTÜN SANATLARI İÇİNE ALAN SANATI, BÜTÜN ERDEMLERİ İÇİNE ALAN ERDEMİ, BÜTÜN HİKMETLERİ İÇİNE ALAN HİKMETİ KASTEDERLERDİ.”

FARABİ, Mutluluğun Kazanılması (Tahsîlus-Sa’ada),
Çev. Ahmet Arslan, Ankara, 1999, s. 88-89

 

ÖNSÖZ

Bu kitabın yazarının asıl uzmanlık alanı Ortaçağ İslam felsefesidir. Ancak onun Ortaçağ’da İslam dünyasında ortaya çıkan ve gelişen felsefi nitelikli düşünce hareketlerini ve onların temsilcilerini incelerken tesbit etmiş olduğu en önemli gerçek, bu felsefi hareketlerin ve temsilcilerinin görüşlerinin, sistemlerinin daha önceki antik Yunan felsefesi ve filozoflarının doğru ve yeterli bir bilgisi olmaksızın anlaşılamayacağı ve anlatılamayacağıdır.

Bu özel olarak Kindi, Farabi, İbni Sina, İbni Rüşt gibi İslam dünyasında Yunan tarzında felsefe yapan filozoflar veya İslam’daki teknik adıyla Felasife için doğru olduğu gibi daha genel olarak yine bu dönemde ortaya çıkmış olan diğer iki büyük felsefi-entelektüel hareket, yani Kelâm ve Tasavvuf hareketi için de doğrudur.

Çünkü Yunan felsefesi ve biliminin İslam dünyasında tanınmaya başlamasından hemen sonra ortaya çıkmış olan Kelamcılar, örneğin Mu’tezile hareketi içinde yeralan Nazzam, Allaf, daha sonra 10. yüzyılda yaşamış olan ünlü Eş’arici doğa felsefesicisi Bakıllani, özellikle Kelam hareketi içinde Yunan felsefesiyle en yoğun bir ilişkiyi temsil eden Gazali, onu takiben Fahreddin Razi, Nasreddin Tusi vb.gibi isim ler antik Yunan kaynaklı etkileri düşünce ve eserlerinde göstermiş oldukları gibi Tasavvufçular veya İslam dünyasındaki adıyla Mutasavvıflar arasında yer alan diğer bazı önemli kişiler de (örneğin aynı zamanda bu hareket içinde de önemli bir aşamayı temsil eden Gazali, Sühreverdi, İbni Arabi vb.) gerek doğrudan, gerekse Felasife aracılığıyla antik felsefenin etkisine maruz kalmışlardır.

Genel olarak İslam dünyasını etkileme bakımından başlıca rol oynayan Yunan filozofları ise başta Platon ve Aristoteles olmak üzere Yeni Platoncular (Piotinos ve Proklos), Galen (Galenos) olmuştur. Bu isimlere Yunan dünyasında ortaya çıkmış olan bazı başka felsefe okullarını, Stoacılık, Septikler ve Yeni-Pythagorasçıları da eklemek gerekir.

Antikçağ Yunan felsefesinin İslam düşüncesi üzerindeki etkisinin bu üç önemli felsefi entelektüel hareketle sınırlı olmadığını, İslam Siyasal Düşünce Literatürü, hatta daha dar anlamda İslam edebiyatı üzerinde de kendisini gösterdiğini söyleyebiliriz. İslam Siyasal Düşünce Literatürünün veya diğer adıyla Hükümdarlara Öğütler edebiyatının önde gelen yazarları, örneğin Gazali, Nizamülmülk, Nasreddin Tusi, hatta bir anlamda bu edebiyat içinde sayılması mümkün olan Sadi’nin eserleri üzerinde Doğu Hint-İran bilgelik edebiyatının etkisi yanında klasik Yunan-Roma siyasal bilgelik edebiyatının etkisinden sözetmek doğru olduğu gibi 16. yüzyılda yaşamış Ali Efendi gibi bir Osmanlı edibinin Ahlak-ı Alâi’sinde veya daha geç bir tarihte Ziya Paşa gibi yine bir Osmanlı yazar ve edibinin ünlü Terkib-i bend’indeki hikmetli sözlerin bazılarında bile bu etkiyi gözlemek mümkündür. Bu bağlamda basit bir örnek olmak üzere Ziya Paşa’nın bu eserindeki ünlü “gökte yıldız ararken gaflet sonucu yolu üzerindeki kuyuyu görmeyerek içine düşen acemi gökbilimci” temasını hatırlatabiliriz. Konuyla ilgili olanların bildiği üzere bu Platon tarafından antik Yunan’da felsefenin ilk temsilcisi olan Thales’e mal edilen ünlü bir anektottur: Bu anektotta Platon, Sokrates öncesi filozofların ilki olan Thales hakkında bir haberinde Trakyalı hizmetçi bir kızın büyük gökbilimcisi Thales’in gökte olan bitenleri araştırırken önünde bulunan kuyuyu görmeyerek içine düşmesi karşısında kendini tutamayarak gülmesini eğlenceli bir şekilde hikaye eder.

Antik Yunan felsefesi yalnızca Ortaçağ İslam düşüncesindeki felsefi-entelektüel unsurlardan en değerli olan bazılarının doğru ve yeterli bir biçimde anlaşılması bakımından önemli değildir. Öte yandan o, bilindiği üzere, insanlık düşünce tarihi bakımından daha önemli olmak üzere çağdaş Batı felsefesinin, Batı düşüncesinin temelinde bulunmaktadır. Antik Yunan uygarlığının sanat, bilim, siyasal düşünce ve kurumlar bakımından çağdaş Batı uygarlığının kendisinden doğduğu en önemli kaynaklardan birini oluşturduğu bilinmektedir. Ancak bu etkinin en kalıcı bir biçimde kendini gösterdiği alan özellikle felsefe alanı olmuştur. Hatta çağdaş bir Batı düşünürü, Alfred North Whitehead “bütün felsefenin Platon’a düşülmüş kenar notlarından başka bir şey olmadığı”nı söyleyecek kadar ileri gitmektedir.

Gerçekten antik Yunan felsefesi 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar Avrupa düşüncesini taşıyan çerçevenin oluşmasına en büyük katkıda bulunmuştur. Guthrie’nin haklı olarak işaret ettiği gibi bu dönemden itibaren maddenin yapısı, evrenin büyüklüğü ve özellikleri, özellikle insan üzerine yapılan keşifler o kadar devrimci olmuşlardır ki belki onlar bizim evren ve insan hakkındaki temel görüşümüzü köklü bir değiştirmeye doğru götürmektedirler. Ancak bu köklü değişikliğin henüz geçiş safhasını yaşaması ve arkasından nasıl bir yeni dünya görüşü çerçevesinin oluşacağının henüz tam olarak ortaya çıkmamış olması gerçeği bir yana, normal insan zihninin tutuculuğunun eski dünya görüşümüzdeki birçok şeyi daha uzunca bir süre korumaya devam edeceği tahmin edilebilir. İşte antik Yunan düşüncesi bu eski dünya görüşündeki değerli olan birçok şeyin kaynağı olmak bakımından daha uzunca bir süre incelenmeyi ve hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmayı gerektirmektedir. Çünkü birçokları ile birlikte elinizde bulunan kitabın yazarı da o düşüncededir ki Yunan düşüncesiyle birlikte tarihte ilk kez akılcı düşüncenin, gerçek anlamda akılcı düşüncenin ortaya çıkışına tanık olunmuştur. Snell, Yunan düşüncesinin insanlık tarihine en büyük katkısının “zihnin keşfedilişi” olduğunu söylemektedir. Onda akıl-öncesi, efsanevi (mitik) ve insan biçimci anlayışlarla salt akılcı (rasyonel) bir dünya görüşü arasındaki ayrım ilk defa ortaya çıkmış ve o tarihten bu yana bütün insan düşüncesinin vazgeçilmez bir kazancı haline gelmiştir. Bu dünya görüşünün ortaya çıkmasına en büyük katkıyı ise hiç şüphesiz Yunan felsefesi yapmıştır.

O halde gerek bizim mensup olduğumuz İslam kültürü veya uygarlığında sahip olduğumuz en iyi şeylerin bir kısmının doğrudan kaynağını oluşturması, gerekse yaklaşık iki yüzyıldan bu yana içine girmeye çalıştığımız Batı uygarlığının en önemli bileşkelerinden birini teşkil etmesi bakımından Antikçağ Yunan düşüncesi veya daha özel olarak Yunan felsefesi, her Türk aydını için yakından bilinmesi gerekli olan bir alanı ve dönemi temsil etmektedir.

Antikçağ felsefe tarihi genel olarak üç dönemde incelenir: Heten, Helenistik ve Roma dönemleri. İÖ 6. yüzyılın başlarında, Thales’le başlayan ve yine 4. yüzyılın sonlarına  doğru Aristoteles’in ölümüyle biten birinci dönem asıl Yunan (Helen) felsefesi  dönemidir. Çünkü bu dönemde felsefe, coğrafya olarak Yunanlıların yaşadıkları Anadolu’nun batı kıyısında başlar; Yunanlıların yerleşme yerleri olan Güney İtalya’da veya Büyük-Yunanistan’da devam eder ve nihayet 5. yüzyılın ortalarına doğru ana karaya, Yunanlıların asıl ana yurduna, bugünkü Yunanıstan’a, özel olarak Atina’ya intikal eder. Bu döneme ait filozoflar da ırk bakımından esas olarak Yunanlıdırlar.

Helenistİik dönem ise yine bilindiği üzere Büyük İskender’in fetihleriyle başlayan dönemdir. Bu fetihlerle birlikte Doğu Akdeniz bölgesi, yani Anadolu’nun kendisi, Mısır, Suriye ve İran, siyasal olarak İskender’in ve onu takip edenlerin egemenliği altına girdiği gibi kültürel olarak da bütün bu bölgeler Yunan dili ve kültürünün etkisi altına girerler. Tabii bu arada bu bölgelerin kendi din, kültür ve gelenekleriyle Yunan kültürü, Yunanlıların hayat tarzları ve alışkanlıkları üzerine bir karşı-etkide bulunmaları da sözkonusudur. Bu dönemde filozoflar artık bir önceki dönemden farklı olarak ne etnik bakımından tam Yunanlıdırlar, ne de coğrafya olarak eski Yunanistan’a ait bölgelerde ortaya çıkarlar (Bu iki farklı özelliğin iyi bir örneği Stoacılar ve bu okulun kurucusu olan Kıbrıs’lı Zenon’dur). Bununla birlikte bu dönemde de felsefe Yunanca olarak yapılmaya devam eder ve çoğunluk itibariyle de yine Yunanlılar tarafından yapılır. Bu felsefenin kaynakları bir önceki dönemin büyük Yunan filozofları (örneğin Herakleitos, Demokritos, Platon, Aristoteles) olacağı gibi ele alacağı konular da yine bu eski dönemin konuları olacaktır. Bununla birlikte bir önceki dönemde filozofları meşgul etmiş olan doğa felsefesi veya fizik, varlık felsefesi veya metafizik, siyaset felsefesi ile ilgili konular geri plana çekilerek onların yerini esas olarak pratik felsefe, ahlak felsefesiyle ilgili konular alır. Felsefenin ilgi alanında, ele aldığı problemler alanında meydana gelen bu önemli perspektif değişikliğine rağmen bu dönem felsefesini de yine Yunan felsefesi kavramı altında ifade etmemiz yanlış olmayacaktır.

Helenistİk dönem İskender’in ölümünden İÖ 1. yüzyılın ikinci yarısına kadar yaklaşık üç yüzyıllık bir süreyi içine alır. Kültür tarihi bakımından Helenistik dönemin arkasından gelen dönem ise Roma dönemi olarak adlandırılır ki bu dönem de İÖ 1. yüzyılla Roma’nın Roma olarak ortadan kalktığı tarih olan İS 5. yüzyılın sonlarına kadar yaklaşık dört yüzyıllık bir dönemi kapsar. Romalıların uygarlığın bazı önemli alanlarında, örneğin hukuk, askerlik, şehircilik, mimari, siyasal yönetim gibi alanlarda çok yaratıcı olmuş oldukları şüphesizdir. Buna karşılık entelektüel düşünce, felsefe alanında onların fazla başarılı olduklarını söylemek zordur. Bu dönemde edebi dil olarak Latince’nin ön plana geçmiş olmasına karşılık ünlü Romalı yazarlar, örneğin Lucretius, Cicero, Seneca felsefe alanında Yunanlıların öğrencileri olmaktan ileri gidemezler. Bununla birlikte Roma döneminde yine klasik Yunan felsefesi geleneğinden gelmekle birlikte dikkate değer yeni ve orijinal bir felsefi sistemin kurucusu olarak Plotinos’a özel bir yer ayırmamız gerekmektedir. Öte yandan bu dönemde ortaya çıkan Hıristiyanlığın Yunan felsefesiyle tanışması ve hesaplaşması, felsefileşmesini temsil eden Aziz Augustinus gibi filozofları da ayrı bir kategori altında zikretmemiz gerekir.

İS 529 yılında Bizans imparatoru Jüstinyen’in (İustinianus) Atina’daki Platoncu felsefe okulunu, yani Akademi’yi kapatması ve bu okula ait filozofların İran’a sığınınası olayı birçok tarihçi, özellikle felsefe tarihçisi tarafından Antikçağ’ın bitişi ve yeni bir çağın, Ortaçağ’ın başlangıcı olarak kabul edilir. Ortaçağ’da antik Yunan felsefi ve bilimsel mirasının yeni sahipleri ve devam etticicileri ortaya çıkan yeni bir dinin mensupları, Müslümanlar olacaktır. Roma imparatorluğunun yayılmış olduğu coğrafyanın büyük bir bölümünü, Mısır ve Suriye’yi ellerine geçiren Müslümanlar bu bölgelerde varlığını hayli zayıflamış olarak devam ettiren klasik Antik çağ’ın düşünsel-felsefi mirasıyla önce tanışmışlar, daha sonra bu mirası özümsemiş ve devam ettirmişlerdir. Bunun en önemli sonucu antik Yunan bilim ve felsefe mirasının unutulmaktan, kaybolmaktan kurtulması olmuştur. Bu İslam dünyasının insanlık tarihine yaptığı çok büyük bir katkıdır. Ancak Müslümanlar bununla kalmamışlar, bu bilim ve felsefe mirasını kendi çaba, çalışma ve buluşlarıyla zenginleştirerek daha da ileri götürmüşlerdir. Zirve noktasına 11. ve 12. yüzyıllarda ulaşan Müslüman bilim ve felsefe hareketi bu tarihten itibaren çeşitli etkenierin etkisiyle zayıflamaya, güçten düşmeye başlamış ve orijinal düşünce ve katkılarıyla zenginleştiediği antik bilim ve felsefe mirasını bu kez yeni oluşmakta olan bir başka dünyaya, batı Hıristiyan dünyasına aktarmıştır.

İşte bu eserin amacı başlangıçlarından geç Ortaçağ Hıristiyan dönemine kadar felsefenin hikayesini yukarıda sözünü ettiğimiz dönemleri esas olarak almak suretiyle anlatmaktır. Eser esas olarak iki büyük kısımdan meydana gelmektedir: Başlangıçtan İslam dünyasına gelinceye kadarki dönem içinde içinde felsefenin tarihi ile Ortaçağ İslam dünyasında çeşitli görünümleri altında felsefenin tarihi.

Birinci kısım kendi içinde yukarıda çok kısa olarak işaret ettiğimiz belli başlı dönemleri içine almaktadır: Birinci cilt başlangıçlarından Sofistlere kadar olan dönemde Yunan felsefesinin ortaya çıkışı, gelişmesi ve belli başlı temsilcilerinin görüşlerinin hikayesine ayrılmıştır. İkinci cilt Sofistlerden başlayarak Sokrates, küçük Sokratesçi okullar ve Platon’un felsefelerini ele almaktadır. Gerek Ortaçağ İslam felsefesi, gerek geç dönem Hıristiyan Ortaçağ felsefesi tarihi bakımından özel önemini gözönüne alarak Müslümanların ilk Öğretmen olarak nitelendirdikleri Aristoteles’e ayrı bir cilt, eserimizin üçüncü cildini ayırmayı uygun bulduk. Helenistik dönemin Epikurosçuluk, Stoacılık ve Septiklik diye bilinen üç belli başlı okuluyla Roma dönemi içinde yeralan Plotinos, onun kurucusu olduğu Yeni-Piatonculuk, nihayet ilk dönem Hıristiyan Kilise Babaları’nın felsefi görüşleri eserimizin dördüncü cildinde anlatılmaya çalışılacaktır. Eserimizin ikinci kısmı ise özel olarak Ortaçağ’da İslam dünyasında ortaya çıkan felsefi nitelikteki görüşler, okullar ve akımların sergilenmesine ayrılacaktır. Bu, yani beşinci cilt böylece eserimizin en hacimli kısmını oluşturacaktır.

Yunan dünyasında ilk ortaya çıkışından Roma’nın tarih sahnesinden silinmesine kadar olan dönemde, felsefenin serüvenini anlatan eserler maalesef dilimizde fazla sayıda mevcut değildir. Öte yandan, Türkçe’de gerek çeviri, gerekse telif olarak varolan felsefe tarihlerinde de sözünü ettiğimiz yaklaşık bin yıllık dönemin yeterli ölçüde ele alınıp işlendiğini düşünmüyoruz. Aslında bu eksikliğin sadece bize mahsus bir eksiklik olmadığını söylememiz de mümkündür. Guthrie 1950’lerde yayınlamaya başladığı altı ciltlik ünlü ilkçağ Felsefe Tarihi’nde kendi zamanına kadar İngiliz dilinde yazılmış ve sadece İlkçağ filozoflarına ayrılmış bir eserin bulunmadığından şikayet etmektedir.

Kendi dilimizde mevcut çeşitli felsefe tarihlerine (örneğin Gökberk’in, Weber’in, Russell’ın, Copieston’un felsefe tarihlerine) gelince, bunlarda İlkçağ felsefe tarihi doğal olarak fazla yer tutmamaktadır. Çünkü bu eserler, bütün felsefe tarihini kucaklamak amacına sahip evrensel felsefe tarihleridir. Bu arada özel olarak iki felsefe tarihinden sözetmemiz kadirşinaslık olacaktır. Bunlar Kamuran Birand’ın tamamen bu döneme ayrılmış olan ilkçağ Felsefe Tarihi ile Von Aster’in yine aynı dönemi ele alan eserleridir. Öte yandan bu iki eserin de düşündüğümüz anlamda ve yukarıda zikrettiğimiz Guthrie’nin eseri tarzında içerik ve hacım bakımından fazla doyurucu olmadıkları görüşüne sahibiz. Son yıllarda bu eseriere Ahmet Cevizci’nin ilkçağ Felsefe Tarihi eklenmiştir. Felsefenin başlangıçlarından Yeni-Platoncu okula kadarki olan dönemi ele alan bu eser de kendine mahsus bazı meziyetlere sahip olmakla birlikte hacım ve içerik bakımından esas olarak yukarıda belirttiğimiz eserler grubuna girmektedir.

Yunan felsefesi veya Helen felsefesi, felsefe tarihçileri tarafından kural olarak iki dönemde incelenir: İÖ 6. yüzyılın başlarından Sokrates’e kadarki dönem, yani Sokrates öncesi felsefe dönemi ve Sokrates’ten başlayarak iki büyük Yunan filozofu Platon ve Aristoteles’i içine alan dönem, yani Atina okulu veya felsefesi dönemi. Dilimizde genel olarak İlkçağ felsefesi tarihiyle ilgili olarak yukarıda sözünü ettiğimiz üç eser olmasına karşılık Sokrates öncesi felsefe dönemini özel ve ayrıntılı olarak inceleyen herhangi bir kitap, gerek çeviri gerek telif olarak mevcut değildir. Buna karşılık batı ülkelerinde özel olarak bu döneme ilişkin birçok eserin varolduğunu görmekteyiz. Örneğin İngiliz dilinde yapılmış felsefe tarihi çalışmalarında Guthrie’nin sözünü ettiği eksiklik bizzat onun kendi dev eseriyle o zamandan bu yana büyük ölçüde giderilmiş olduğu gibi, Sokrates öncesi Yunan felsefe tarihi dönemiyle ilgili olarak Kirk, Raven ve Schofield’in; Barnes, Cleve ve başka bazılarının kapsamlı çalışmaları bu alanla ilgili ihtiyacı büyük ölçüde karşılamış bulunmaktadır. Bu eserlere öte yandan bu yüzyılın başında Burnet tarafından yazılmış ve o zamandan bu yana değerinden bir şey kaybetmemiş olan Early Greek Philosophy adlı eseri de eklememiz gerekir. Genel olarak ilkçağ felsefe tarihi, özel olarak Sokrates öncesi felsefe dönemiyle ilgili olarak Alman dilinde yazılmış önemli eserler arasında Başta Zeller’inki olmak üzere T.Gomperz’in yine çok ünlü ve birçok dile çevrilmiş anıtsal çalışmasını, O. Gigon’un uzmanlar tarafından çok beğenilen ve sık sık atıfta bulunulan çalışmalarını ve son bir örnek olarak W. Röd’ün editörlüğünü yaptığı Geschichte der Philo sophie dizisi içinde birinci kitap olarak yayınlanan ve bizzat Röd’ün kendisi tarafından kaleme alınmış olan Die Philo sophie der Antike I, von Thales bis Demokrit adlı eserini zikredebiliriz.

Sofistlerden Aristoteles’e kadar uzanan ve bir anlamda Yunan felsefesinin zirvesini teşkil eden döneme gelince; bu dönem ve bu dönemde ortaya çıkan filozoflarla, yani Sokrates, Platon ve Aristoteles’le ilgili olarak Batı dünyasında sayısız çalışmanın yapılmış olduğunu söylememize gerek yoktur. Eserimizin bu döneme ve bu dönemde yeralan filozoflara ayrılmış olan ikinci ve üçüncü cilderinin bibliyografyalarında, bu çalışmaların bizim de yararlandığımız bazısına işaret edilmiştir. Bu dönem ve bu dönem içinde yeralan filozoflada ilgili olarak dilimizde gerek çeviri, gerekse telif olarak mevcut özel monografilerin sayısının ise ne yazık ki bir elin parmaklarını geçmediğini belirtmek durumundayız. Bunlar arasında Sokrates’le ilgili olarak Cevizci’nin Versenyi’den dilimize kazandırdığı Sokrates ve İnsan Sevgisi’ni, merhum Denkd’in Demokritos ve Aristoteles’in doğa felsefelerini karşılaştırmaya ayırdığı eserini ve bazı meslektaşlarımla birlikte D. Ross’tan Türkçe’ye çevirdiğimiz Aristoteles monografisini zikredebiliriz.

Eserimizin dördüncü cildinin konusunu oluşturan ve Aristoteles’in ölümünden İlkçağ’ın bitişine kadar uzanan dönemde, yeralan felsefe okulları ve filozoflarla ilgili olarak Batı’da yine bir hayli eserin yayınlanmış olmasına karşılık, dilimizde özel olarak bu dönemi ele alan gerek çeviri gerekse telif olarak herhangi bir bağımsız eser bulunmamaktadır. Bununla birlikte, son yıllarda Plotinos’la Aziz Augustinus’un felsefelerinin bazı özel cephelerine, özel problemlerine eğilen bazı çalışmaların kendi dilimizde de yayınlanmış olmasının bu eksikliği bir nebze gidermiş olduğunu belirtmemek haksızlık olacaktır.

Eserimizin son cildi olarak tasarladığımız, Ortaçağ’da İslam dünyasında yeralan çeşitli felsefi nitelikteki hareketler ve okullara ilişkin olarak ise daha şanslı bir durumdayız. Batı dünyasında yayınlanmış ve özel olarak İslam dünyasında felsefeyi, farklı türlerinde felsefi hareketleri ele alan bazı önemli eserlerin Türkçe çevirilerine sahibiz. Bunlar içinde özellikle de Boer’in, Macit Fahri’nin, Henry Corbin’in ve M. Şerif’in benzer adlar taşıyan İslam felsefe tarihlerini zikretmek isteriz. Bu listeye az çok aynı konuları ve bu dönem içinde yeralan filozofları, Kelam ve Tasavvuf yazarlarını, onların düşüncelerinin çeşitli cephelerini ele alan yerli yazarlarımız tarafından yapılmış olan diğer bazı çalışmaları, eklememiz gerekmektedir.

Biraz da bu çalışmamızın hedef kitlesinin kimler olduğu hakkında birkaç şey söylemek istiyoruz. Bu eser yukarıda işaret ettiğimiz gibi esas uzmanlık alanı Ortaçağ İslam dünyasındaki felsefi hareketler, felsefi düşünce akımları olan biri tarafından kaleme alınmıştır. Dolayısıyla onun hedef kitlesi, esas olarak Ortaçağ’da İslam dünyasında ortaya çıkmış olan bu tür hareketler, bu tür düşüncelerle ilgilenen herkes; üniversitelerin edebiyat ve ilahiyat fakültelerinde felsefe, Kelam, Tasavvuf eğitimi görenlerle şu veya bu nedenle İslam kültürüne, İslam uygarlığına, İslam düşüncesine ilgi duyan aydınlardır.

Öte yandan bu hareketler, bu düşünce akımları, onları temsil eden yazar, filozof ve düşünürlerin eserlerinin, sistemlerinin, kuramlarının, onların arkalarında yatan, onları hazırlayan antik felsefe, antik filozoflar, onların eserleri ve sistemlerinin sağlam ve yeterli bir bilgisi olmaksızın doğru bir biçimde anlaşılamayacağı kanaatinde olduğumuzu söyledik ve bu nedenle onun başına İlkçağ felsefesinin kendisini gerekli olduğunu düşündüğümüz bir uzunluk ve yoğunlukta ele alma, hikaye etme amacını taşıyan bir kısmı eklerneyi uygun gördüğümüzü belirttik. Böylece ortaya çıkan bu eser, başlangıçlarından Ortaçağ’ın başlarına kadar felsefenin, İlkçağ felsefesinin hikayesini öğrenmek isteyen, şu veya bu nedenle İlkçağ Yunan-Roma uygarlığına, kültürüne, onun düşünsel-felsefi cephesine ilgi duyan kişilere de seslenme özelliğini kazanmış oldu.

Bu eseri kaleme alırken hangi öncüllerden, önkabullerden hareket ettiğimiz, hangi yöntem ve usulleri benimsediğimiz konusunda bir sonraki bölümde geniş bilgi verilecektir. Burada şu kadarını söylemekle yerinelim ki kitapta esas olarak izlemeye çalıştığımız yöntem; “doğrudan doğruya filozofların kendi eserlerine, birincil kaynaklara dayanmak” ve onları bu filozoflar hakkında yazılmış ve genel kabul görmüş değerli felsefe tarihçilerinin, araştırmacılarının yorum ve açıklamalarıyla, yani ikincil kaynaklada destekleyip zenginleştirmeye çalışma yöntemi olmuştur. Böylece umuyoruz ki, okuyucu bir anlamda sözkonusu filozofların eserlerini, yazılarını bir anlamda bizimle birlikte yeniden okuma, izleme imkanına sahip olacağı gibi onlar hakkında yapılmış olan önemli çalışmalardan bazılarını da tanıma fırsatını elde edecektir.

Bunun birkaç faydası olacağına inanıyoruz: Birinci olarak okuyucu böylece genel felsefe tarihlerinde doğal olarak sahip olmadığı bir imkana, “filozofun metniyle doğrudan karşılaşma imkanına” kavuşmuş olacaktır. Böylece merak ettiği ve hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak istediği bir konu veya problemle ilgili olarak filozofun hangi eserine, bu eserin neresine, hangi kısmına, bölümüne bakması gerektiğini bilme fırsatını elde edecektir.

İkinci olarak, okuyucu bu filozoflar ve onların eserleri hakkında daha önce çalışmalar yapmış olan önemli bazı Batı felsefe tarihçilerinin çalışmalarını ve yorumlarını bilme ve böylece bir aynı filozof ve onun felsefesinin çeşitli kısımları hakkında getirilmiş olan birden fazla ve farklı yorum ve açıklamaları tanıma fırsatını elde edecektir.

Nihayet okuyucu sözkonusu metinler, yorumlar ve açıklamalarımızdan hareketle sahip olabileceği kendi bilgi, birikim ve donanımına dayanarak belki bizden ve aynı konuda yorumlarda bulunmuş olan diğer araştırıcılardan farklı görüşler oluşturma, kendi yorum ve değerlendirmelerini yapma imkanına kavuşabilecektir.

Bu amaç ve yöntemimize uygun olarak eserimizde filozofların düşünce ve öğretilerini sergileyip açıklamaya çalışırken onlardan mümkün olduğu kadar çok sayıda alıntı vermeye özen gösterdik. Bunun mümkün veya gerekli olmadığını düşündüğümüz durumlarda ise sergilediğimiz görüşlerin sözkonusu yazarların eserlerinin genel olarak hangi kitabında, kitaplarında veya bu kitapların hangi bölümlerinde bulunduğuna işaret etmeye çalıştık. Filozoflar ve onların görüşleri üzerine yaptığımız yorum ve değerlendirmelerimizde, kendi şahsi görüşlerimizle kendilerinden yararlandığımız veya değerlendirmelerine katıldığımız, benimsediğimiz diğer yazarların görüş ve yorumlarını özenle birbirinden ayırmaya, ikincilerle ilgili kaynaklarımızı veya referanslarımızı vermeye özel çaba sarf ettik. Bununla birlikte eserimizi okunmaz bir hale getirme tehlikesini içerecek tarzda çok sayıda dipnot verme yönteminden de kaçındık Sonuç olarak bu eseri konuya ilgi duyan ya da duymayan tüm okurların ilgiyle izlemesi, okuması gereken felsefenin makul ve mantıklı, tutarlı bir hikayesi olarak tasarlamıştık ve bu amacımıza uygun düşecek bir yöntemden daha fazlasına ihtiyacımız yoktu.

Reklamlar

Balbal

Etiketler

, , ,

Balbal: (Kırgızca: балбал, /bɑɫbɑɫ/), (Tıva Türkçesi: Кижи-көжээ / Kiji köjee) Eski Türklerde kişinin anılması için mezarının veya bazı kurganların etrafına dikilen mezar taşına verilen isimdir. Orta Asya Türklerinde, Şamanlık dininin geçerliliğini yaygın olarak koruduğu dönemde, ölen savaşçıların kurgan denilen mezarlarının etrafına dikilmiş, savaşçının öldürdüğü düşmanları ve bu kişilerin öbür dünyada onun hizmetçileri olacağına inanılacağını simgeleyen, genellikle bir taş parçasının üzerine yontulmuş, bir elinde kılıç, figürlerinden oluşan heykellere verilen ad. Bu taşların sayısının fazlalığı ölen kişinin sağ iken; gücünün, cesaretinin, kahramanlığının da simgesidir. İslam öncesi dönemde yaygın olan balballar, İslam dininin kabulünden sonra yerini mezar taşlarına bırakmıştır.

Balbal sözü Eski Türk dilinden bir kelime olup bal+bal, yani vurmak, kakmak, çakmak demektir.

Empedokles’in Ölümü, F.Hölderlin, Çeviri: İsmet Zeki Eyüboğlu

Etiketler

, , , , ,

EMPEDOKLES’İN ÖLÜMÜ

(Birinci Bölüm)

BİRİNCİ PERDE

Birinci Sahne

İki Vesta Rahibesi.

PANTHEA: Onun bahçesidir bu. Orada, koyu karanlıkta, pınarın fışkırdığı yerde, duruyordu dipdiri, ben önünden geçtiğimde. Sen, onu görmedin mi?

RHEA: Görebilir miydim? Dünden beri babamla Sicilya’daydım. daha çocukken görmüştüm onu, Olympia oyunlarında bir savaş arabasında atları yönetirken, eskiden.

PANTHEA: Şimdi görmelisin onu. Şimdi. Söylendiğine göre ne yana gitse, bitkiler de o yana döner, nereye değneği dokunsa sular fışkırırmış yerden. Doğru olabilir bütün bunlar. Fırtınalı havada bir bakmaya görsün göğe, bulutlar dağılır, pırıl pırıl gün ışırmış. Daha neler deniyor bilsen! Kendin görmelisin onu. Bir an da olsa. Daha bunun gibi pek çokları. Ben sakınıyorum ondan, ne varsa değiştiren korkunç bir öz var onda.

RHEA: Nasıl yaşıyor başkalarıyla? Ben anlamıyorum bu adamın işini.
Onun da var mı bizim gibi boş günleri.
Şöyle sıkıntılı, saçma sapan işleri?
İnsanca bir acı çeker mi o da?

PANTHEA: Ah! Orda son kez görmüşüm onu
Ağaçlarının gölgesinde,
Bir tanrısal acı çekiyordu derin mi derin…
Olağanüstü bir özlemle bakar yere birden,
Yitirdiğince çoğalan üzgün bir araştırıcılıkla,
Bir yol dalar kızıllığına korunun yukarı,
Uzak maviliğe, silinir gözünde yaşam,
Sarar burkulan yüreğimi
Bir görkemli görünüşün kendinden geçişi
Sen de batıp gideceksin ey güzel yıldız
Bir nesne kalmayacak artık uzun boylu.
Bunu kurar dururdum…

RHEA: Konuşmuş musun onunla sen,
Panthea, daha önceden?

PANTHEA: Bir şeyler anımsatıyorsun bana bu konuda. Çok olmuyor, ölüm döşeğine düştümdü. Önce pırıl pırıl gün kızardı önümde, güneş batıyordu, bir cansız gölge gibiydi evren. Eskiden can sıkıcı bir düşmanı olduğu büyük adamı; doğanın güvenini, yardıma çağırdı babam umutsuz günde. O zaman bu yüce kişi ulaştırdı bana ilacı, bir büyülü uzlaşma içinde eriyip karıştı didinen yaşamımla birbirine, tatlı duygulu çocukluk günlerine daldım, gözlerim açık uyudum günlerce, gereksemedim bir soluğu bile. Yeniden açılıverdi varlığım ışıl ışıl bir beğenç içinde. Çoktandır yoksun kılındığım evrene, pırıl pırıl bir ilgi duyuşla açıldı gözüm güne karşı, orada duruyordu Empedokles. Öyle tanrısal, öyle gerçek geldi bana. Gülümseyen gözlerinde çiçek çiçek açıldı bana yaşam yeniden. Ah, bir sabah bulutçuğu gibi döküldü gönlüm yüksek, tatlı ışığa karşı; ben ince bir yansımaydım ondan…

RHEA: Ey Panthea…

PANTHEA. Onun göğsünden gelen. Bütün ezgiler çınlıyor her hecede, tini de sözünde. Oturmak isterim ayaklarının dibinde saatlerce, onun bir öğrencisi, onun çocuğu olarak, onun göklerine bakmak, onda sevinçten çıldırmak, onun göklerine dalıp kendimden geçinceye değin…

RHEA: Bir bileydi sevgiyi, söylerdi söyleyeceğini.

PANTHEA: Bilmez o. Dolaşır kendi evreninde
Duymadan bir nesneye gerekseme, bir tanrı
Sessizliğince yürür çiçeklerinin arasında,
Sakınır incinmesin diye hava, mutluluk..
Sessizdir onun evreni, coşar gönlünce
Yükselen bir eğlence içinde, fışkırır
Bir kıvılcım bir düşünce gibi gecesinden
Yaratıcı büyünün, sokulur ışıl ışıl,
Gelecek eylemlerin özleri yüreğine,
Oluşan insan yaşamında, sessiz doğada,
Görünür ona evren, duyar kendini bir tanrı gibi
Öğelerinin içinde, bir gökçe türküdür sevinci,
Gün olur gösterir kendini, girer halk içine,
Kalabalığın uğuldadığı, bir güçlünün
Başıboş gürültüler çıkardığı yerde..
Böyle yürütür egemenliği görkemli önder,
Gelir yardıma yeterince görüldüğünde,
Alışmak isterlerse yardımına
Bir yabancının boyuna, sezmeden
Geçip gidişini – çeker götürür onu
Gölgeliklere sessiz bitkiler evreni,
Daha güzel göründüğü yere,
Oradadır; bütün güçlülüğüyle
Karşısındadır gizem dolu yaşamı…

RHEA: Ey konuşan kadın. Nasıl biliyorsun her bir şeyi?

PANTHEA: Onu düşünürüm ben – ne çok
düşüncelerim
Var onun üstüne! Ah. Anlamış mıyım onu,
Ne olduğunu? Yaşamın kendidir o,
Biz birer düşüz ondan.
Gönüldeşi Pausanias az çok söz etmiş ondan
Önceden bana, görür onu günden güne o delikanlı,
Jupiter’in kartalı daha övünçlü
Değil Pausanias’tan – öyle sanıyorum.
RHEA. Çıkışamam sana, ey sevgi, ne dersen de
Ne acılar doluyor içime anlatılmaz,
Senin gibi olmak isterim ben de
İstemem onu bir daha. Evet siz
Böyle mi olursunuz bu adada?
Sevinç duyarız büyük adamlardan,
Bunlardan biri güneşidir Atina kadınlarının,
Sophokles’tir. Onda bütün ölümlülerden,
Özellikle kızlardan bir öz görünür görkemli,
Pırıl pırıl bir anı doğar içinde… –
Her biri düşüncesi olmak ister bu görkemlinin,
Boyuna güzel, genç olmak solmadan,
Ozanın özüne girip kurtulmak,
Sorun, düşünün, kentin bu düşük kızlarından
Hangisinin sevgiler dolu bir yiğit olacağını,
Özünde canlanan, Antigone dediği o,
Işıl ışıl olacak alınlarınız girdiğinde
Tanrılar gönüldeşi bayram günü tiyatroya,
Yok artık üzüntünüz
Yitmiyor sevgili gönül
Bir acınmalı yaprak boyun eğişi içinde.
Adadın kendini – biliyorum iyice,
Öyle büyüktür işte seni sessiz bırakmada,
Sonsuzu seviyorsun sınırsızca.
Nedir yardımcın senin? Evet senden
Onun batışı alıyor öcünü,
Sen iyi çocuk, göçmen gerekir mi onunla?

PANTHEA: Yapma
Gurur verme bana, korkutma beni,
Bana göre değil ona göre olan.
Ben o değilim, o göçse bile
Benim göçüşüm olmaz onun göçüşü,
Ölümü de büyük olur büyüklerin.
Gitmek istiyor bir yiğitle silah taşıyan;
Elinde alın yazısının ışıldağı,
Böyle çağırılması gerekir birinin
Öteki gibi, nedir bu adamın ulaştığı,
İnan bana, yalnız şudur onun kazancı
Suç işlemiş bütün tanrılara karşı,
Çekmiş onların hıncını üzerine,
Onun gibi suç işlemek istedim ben de,
Onun uğradığına uğramak,
Ne olurdu bir yabancıyla sevenler
Bir çekişivereydi, ne olurdu. – Ne istiyorsun?
Yalnız tanrılar konuşsalar, sen budala kadın
Yeremezsin bizi onun gibi…

RHEA: Belki onun gibisin sen de
Yoksa nasıl bulurdun onda mutluluğu?

PANTHEA: Sevgili gönül.
Bilmiyorum, neden bağlıyım ona
– Bir göreydin onu -. Düşündüm bir yol
Çıkar dışarı belki diye (bu saatte
Kırlarda gezer seve seve sonsuz gençlik,
Bir anı benzetiverirse ona yeni gün -),
Görmüşsündür onu giderken –
Bir istek vardı öyle, doğru değil mi dersin?
Vazgeçmeliyim bu dileğimden, görünüyor o,
Artık sevmemiş tanrılar
Bu sabırsız duamızı, hakları var.
İstemem artık istemem – ben sizden
Ummalıyım iyi tanrılar – bilmem ondan başkasını –
İstiyordum seve seve, dileyeydim ötekiler gibi,
Yalnız güneş ışığını, bir de yağmuru sizden,
Bir bunu yapabilirdim.
Ey sonsuz gizem – Biz neyiz,
Ne arıyoruz, bulamayacağız aradığımızı,
Biz, iyi saatte olanlar gibi değil miyiz?
RHEA. Baban geliyor, orada,
Bilmiyorum, kalalım mı gidelim mi?

PANTHEA. Ne diyorsun? Babam mı? Gel sıvışalım.

İkinci Sahne

Kritias (Archon). Hermokrates (Rahip).

HERMOKRATES: Kimdir orada giden?

ARCHON: Kızlarım, sanırım,
Bir de konuğun kızı,
Dün evime gelenin.

HERMOKRATES: Raslantı mı? Yoksa onu mu arıyorlar,
Halk gibi onlar da yitmiş mi sanıyorlar?

ARCHON: Gelmemiş kızının kulağına şimdiye değin
Bu olağanüstü söylenti, onunla ilgili
Bütün olup bitenler gibi..
Ormanlara, çöllere ya da denizlere gitmiş,
Göğe çıkmış, yere girmiş ola,
Sınırsız anlamın ittiği yere.

HERMOKRATES: Yok olanlarla, onlar da görmeli onu,
Bununla kovarlar ancak boş sanıyı.

ARCHON: Nerdedir dersin?

HERMOKRATES: Burdan uzakta değil,
Cansız duruyor karanlıkta.
Almış bütün gücünü tanrılar elinden.
O günden bu yana, tanrı deniyor
O içmiş erkişiye halkın dilinde.

ARCHON: Halk da içmiştir onun gibi…
Ne yasa dinlerler artık, ne gerekçe,
Ne de yargıçları, köpürüp taşmış
Bütün gerekseyişler, anlaşılmaz uğultular
Mutlu ırmak kıyısından büsbütün…
Bir yabancı bayram olmuş bütün günler,
Bayramlar bayramı, tanrılar da gitmiş
Bu gerçek bayram günü birlik içinde.
Karartıp bir büyücü dört yanı
Bir de azgın fırtına çıkarmış başımıza
Doldurmuş yeri de, göğü de alt üst etmiş,
Bakıyor, seviniyor özünden,
Bir de sessiz yerinden dolayı…

HERMOKRATES: Ne de güçlüymüş aramızda
Bu erkişinin tini…
ARCHON. Sana diyorum, anlamıyorlar onu
Ne varsa ondan bekliyorlar hani…
O tanrı olmalı, kral olmalı onlara…
Ne derin bir utanç duydum onun önünde,
Ölümden kurtarınca çocuğumu.
Sen ne yolla tanıdın onu Hermokrates?

HERMOKRATES: Çok sevmiş onu tanrılar,
İlk kişi değildir o duygusuz geceye
Mutlu güvenlerinin doruğundan,
Yukardan, attığı tanrıların..
Aşkın bir mutluluk içinde
Pek çok nesneyi unuttuğundandı bu,
Seziyordu sınırsız bir yalnızlıkla ceza giydiğini,
Böyle bir işin başına geldiğini. –
Son saati değil onun bu,
Çekemez, böyle bir alçaklığa dayanamaz özünde,
Tutuşuyor yeni bir öç almak için
Sonsuz uykuya dalan ruhu
Yarı uyanık korkunç biri, düşe dalan,
Konuşuyor eski, pek yiğit kimseler
Bir kamış sapıyla Asya’dan Avrupa’ya geçenler,
Bir sözüyle tanrıları yaratanlar gibi.
Öz malınca duruyor karşısında
Geniş, dipdiri evren,
Kımıldıyor göğsünde bir korkunç istek,
Ne yana yönelse bu istek, bu yalım
Bir açık yol yapıyor…
Ne varsa önünde iyi çağın olgunlaştırdığı
Yasa, sanat, töre, bir de kutlu söylenti
Alt üst ediyor, katlanamıyor bir türlü
Yaşayanlardaki sevince, barışa…
Bir barışçı olmayacak artık o…
Yitişi gibi bütün nesneleri geçirecek
Yeniden ele, yabanlar içinde, bir tek ölümlü
Bile tutunamaz onun kükreyişine karşı.

KRITIAS: Ey koca adam! Görüyorsun bilinmezleri
bile!
Doğrudur sözün, yerine gelirse,
Yazıklar olsun sana Sicilya, ne güzelsin
Kırlarınla, tapınaklarınla bir de…

HERMOKRATES: Ulaşmış ona yargısı tanrıların
başlamadan işine.
Toplansın artık yalnız halk,
Göstereyim onlara erkişinin yüzünü,
Göklere uçmuş, gitmiş dediklerinin.
Tanık olsunlar ona yağdırdığım kargışa,
Onun atıldığı ıssız çöle, orada kötü saatin
Geri dönmeksizin çekecek cezasını,
Nedenli bir tanrı olmuşsa da…

KRITIAS: Çelimsiz halk yüzünden
Geçerse başa gözü pek olan kimse,
Korkmaz mısın benim, senin, bir de tanrıların
uğruna?

HERMOKRATES: Dokunuyor toyunun (*) sözü
soğukkanlı olsa da kişi.

KRITIAS: Yoksa onlar uzunboylu sevileni;
Acı çekiyorsa kargıştan dolayı,
Seve seve yaşadığı bahçelerinden
Yer yurt edindiği ilden sürecekler mi?

HERMOKRATES: Kim katlanabilir yurdunda
bir ölümlüye,
Bir de gereğince kargışlanmışsa üstelik?

KRITIAS: Peki, sen de bir suçlu sayılıy orsan
Ona bir Tanrı diye saygı duyanlar gözünde?

HERMOKRATES: Kalkacak bu yanılma, bir
görsünler gözleriyle,
Tanrılar yüceliğinde yitmiş sananlar onu!
Artık iyiliğe yüztuttular,
Üzülüyor, aldanıyorlardı dün
Dolaşıyor sağda solda boyuna
Pek çok söz ediyorlardı ondan
O yoldan geliyorken ben de..
Onlara, onun yanına ulaştırayım sizi
Dedim bugün, onun evinde her kişi
Sessiz sessiz durabilir bir yerde.
Yakardım sana dışarı gelesin benimle
Görelim uyarlar mı bana diye,
Bulamazsın burda kimseyi, gel artık!

KRITIAS: Hermokrates!

HERMOKRATES: Nedir o?

KRITIAS: Görüyorum onu orda
Dosdoğru.

HERMOKRATES: Bırak gidelim, Kritias!
İlgimizi çekmesin konuşmasıyla.
(İkisi de gider.)

Üçüncü Sahne

Empedokles.

EMPEDOKLES: Yavaş yavaş salınıp sokuldun sessiz
dünyama,
Buldun beni mağarada, karanlıkta,
Sen, ey gönüldeş sen! Ne umutsuzdur gelişin,
Ne uzak, yeryüzünde, yukarda, ey güzel gün
Sezdim yeniden gelişini!
Sizedir güvenim, size yücelerin hızlı
Çalışkan erkleri, yakın olun gene bana,
Her zamanki gibi yakın mutluluğunuz.
Kırlarımın yanılmaz ağaçları sizin!
Gelişirsiniz boyuna, her gün içersiniz
Gökyüzü kaynaklarından ışıkla, siz ayrıcalılar,
Eker yaşam kıvılcımını hava
Dölleyerek çiçek açımlarını. –
Sen ey dipdiri doğa; gözlerimin önündesin,
Tanıyor musun artık gönüldeşini,
Şu yüce sevgiliyi, beni tanıyor musun,
Toyunu, sevinçle dökülmüş adak kanı gibi
Sana sunulan canlı türküyü?
Kutlu ağaçların yanında
Suyun; yerin damarlarından çıkıp
Toplandığı yerde, kızgın günde
Susamışların serinlediği yerde – içinde,
İçimde, siz yaşamın kaynakları
Fışkırın evrenin derinliğinden topluca,
Susamışlar geliyordu – şimdi ne oldu?
Güvenir misiniz? Yalnız mıyım ben?
Gündüz bile gece mi burda, dışarda?
Daha yüksek, ölümlü bir göz gördü,
Görmez kılınan dokunuyor o yana bu yana –
Neredesiniz tanrılarım?
Yazıklar olsun, bıraktınız mı beni
Bir dilenci gibi,
Sizi seven, duyan bu göğsü de,
Nedir alaşağı edişiniz bu gönlü, özgür doğanı,
Sımsıkı bağa vuruşunuz nedir içimde?
Katlanacak mıyım ben bu çıt kırıldım,
Bu güçsüzlere, bu korkunç Tartarus’ta
Bütün gün dövülenlere?
Bilirim kendimi, yapmak isterim onu;
Bir soluk almalıyız haaa! Gün doğuyor! Gidelim.
Övünmem böyle işlerle ben!
Öpmem tozunu, bir daha, daracık bir yolun,
Eskiden düşlere kapılıp gittiğimin – geçmiş o,
Ayrılmalıyız artık.
Sevilmişim, sizce sevilmişim ey tanrılar,
Öyle içtenliyim, çevrenizde yaşarmış gibi,
Öyle bilmişim sizi, bir düş değil
Gönlümde sizi duyuşum,
Bilmişim, anlarmışım sizi,
Sizinle görüyorum işlerimi!
Ne soy kımıldarsa içimde tin
Sen, sessiz hava! Girmişse içime
Ölümlüler yanıltısı, sen kurtarıcı
Sevgiden yaralı gönül, soluk alıyorsun,
Sen uzlaştırıcı! Görmüş bu göz
Tanrılık işlerini, pek yaygın ışık,
Çok dinledim seni taparcasına bir duyguyla!
Sizi de, ey öteki sonsuz güçlüler!
Durmuşsam dağın doruğunda,
Ey gölgeden çizgi
geçip gitmiş,
Sen, evet sen, onu gizleme kendinden!
Bunda suçlu sensin ey Tantalus!
Yıkım getirdin kutluluğa,
Bozdun atak bencilliğinle güzel anlaşmayı,
Ey zavallı, o zaman evrenin yüceusları
Basmış bağrına seni, sevgiyle dopdolu, düşündün
Kendini, yanıldın eli sıkı budala,
Esirgeyici diye sattın kendini,
Birer güçsüz uşak gibi yardımcın olmuş
Melekler! Aranızda yok mu benden öç alacak,
Gerekli mi benim tek başıma yerginin,
Kargışın acısını içime dökmem!
Dağıttı Delphoi’nin tahtını, yok bence
Daha iyisi, saçımı başımı yoluyorum,
Bir dazlak biliciyim artık – ey tanrılar!

Dördüncü Sahne

Empedokles. Pausanias.

PAUSANIAS: Ey hepiniz
Göksel erkliler, nedir bu?

EMPEDOKLES: Çekil!
Kim gönderdi seni buraya? Bende mi
Bitirmek istiyorsun işini? Söyleyim sana
Ne varsa, bilmiyorsan, sonra yap yapacağını,
E sonra – Pausanias! Artık arama
Gönül verdiğin erkişiyi,
O yok artık, git, güzel delikanlı!
Yüzün yakıyor içimi, yap istediğini,
İster say ister söv, yeter de artar bana
İkisi de senden geldikten sonra!

PAUSANIAS: Ne oldu? Bir muştum var sana
Çoktandır, şükrettim seni uzaktan görünce,
Gün ışığında, baştan ayağa titrer buldum.
Yalnız mıydın? Duymadım bir sözünü bile,
Bir yabancı ölüm sesi çınlıyor kulağımda…

EMPEDOKLES: İnsan sesidir o, çok ün salan
Ölümlü diye,
Pek mutlu kılmış onu güzel doğa…

PAUSANIAS: Öyle değil
Bütün evren tannlarıyla sıkı fıkı
Olduğun gibi değil bu.
EMPEDOKLES: Öyle dedim ben de,
Sen iyi insan, kutlu büyücü
Çıkıp gitmemişti içimden daha,
Bu yüzden beni, bu gönülden seveni,
Seviyorlar daha, evrenin yüceusları…
Ey göksel ışık! Evet beni
Öğrenmemiş insanlar daha – epeydir,
Özlem duyar yüreğim yüce diriye,
Onu bulamadı daha, bu yüzden döndüm sana,
Bir bitkinin bağlanışı gibi çoktandır
Bir sofuca beğenç içinde bağlanmıştım sana,
Çoktandır körü körüne,
Çok güç anlar ölümlü pırıl pırıl olanları.
Böylece
Çiçekleniyor özüm, senin çiçeklenişince,
Bundan tanımışım seni, bağırdım: Yaşıyorsun!
Güler yüzle dolaşır gibisin ölümlüleri,
Senden düşer her kişinin üstüne
Göksel pırıl pırıl sevimli aydınlık
Senin özünün boyasını taşır ne varsa,
Böyleydi benim için de şiirde yaşam.
İçimdedir senin özün, vermiş açıkça
Gönlüm senin gibi, ağır başlı toprağa kendini,
Acı duyana, çokluk kutlu gecede
Övdüm onu, ölüme değin sizi yürekten
Alınyazılarıyla dopdolu korkusuz sevmek için
Küçümsemeden bir tekini bile masallarımızın….
Böyle yapmışım onunla ölüm anlaşmasını.
Başka bir hışırtı vardı önceden kırda,
Nede inceden şırıldardı dağ kaynakları,
Nede yumuşak bir esinti vardı çiçeklerde ılık
Ey toprak! Sessiz yaşamı veren bana.
Bütün gönüldeşlerin senin, ey toprak;
Görkemli de değiller hani pek,
Yorgunluktan, sevgiden ısındılar, büyüdüler,
Bütün bana verdiklerin, sessiz oturmuş
Tepede, şaşıp şaşıp düşünmüşsen yaşamın
Kutlu kutlu yanıltısını, senin dolaşmandan
Derin derin kımıldanıyorum
Sezerek kendi alınyazımı,
Soluk alıyor senin gibi hava,
Sağlık veriyor bana, sevgiyle yaralı gönlüme,
Çözüldü büyülü derinliğinde bilmecelerim…

PAUSANIAS: Sen mutlu kişi.

EMPEDOKLES: Öyleydim! Söyleyebilirdin, ne soy
olduğunu,
Senin meleklerinin dolaşması, etkisi – denir onlara,
Ey yoldaşı olduğum, görkemli doğa!
Bir kez daha bağırabildim ruha,
Benim dilsiz, ölü gibi ıssız gönlüm
Yansıtıverse bütün seslerini senin!
Ben o muyum? Ey yaşam, çınlar mı kulağında
Senin uçan ezgilerin bütün,
Duyar mıyım eski yankını, yüce doğa?
Ah, ben, ne varsa yitiren, yaşamadım mı
Bu kutlu toprakla, bu ışıkla
Ruhun bir kez bile sızlanmadığı seninle,
Ey baba gök! Bütün canlılarla
Sonsuzca var olan olymposta? –
Ağlarım kırbaçlanmış gibi,
Ah, kalmak istemem, seni de benden almasınlar – sus!
Ölüyor sevgi, kaçıyor tanrılar birden,
Biliyorum pek iyi, bırak beni,
Ben, eski ben değilim artık, işim yok seninle…

PAUSANIAS: Sen osun, gerçektir o olduğun.
Söyle bana, bence anlaşılmayanı,
Nasıl yok ediyorsun kendini böyle?…
Ruhum sayıklıyor sanırım
Zaman zaman, yeterince açıldığında
Sevdiğim dünyaya, derin sessizliğe kapanınca.
Ölü mü dersin yoksa sessiz durana?

EMPEDOKLES: Seve seve, yorulup avunduğun
gibi, iyi insan!

PAUSANIAS: Alay ediyorsun bilgisizlikle düpedüz
Düşünür müsün mutluluğunu, sen de, benim gibi?
Pek içten değildi hani, acı çekiyorsun,
Böyle diyorum uygunsuz nesneler yüzünden.
Gördüm seni işinin başında, barbar kent senden biçim,
Anlam kazanmış, onun gücünde öğrendim görüşünü
senin,
Onun evrenini bir de, kutlu anda senin bir sözün
Bu yılların yaşamını benim için yarattığında,
Evet yeni güzel bir zaman
Başladı bu delikanlıdan.
Orman hışırdayınca uzaktan uysal geyikler
Nasıl düşünürse yuvalarını,
Öyle çarpar benim de yüreğim; sen
Eski evren mutluluğundan söz ederken,
Göstermez misin büyük çizgilerini geleceğin bana,
Bir sanatçının keskin bakışı nasıl
Bütün bir tabloda eksikleri ortaya koyarsa?
Apaçık değil mi önünde alınyazısı insanların?
Bilmez misin güçlerini doğanın,
Güvenle nasıl istersen öyle yönetirsin doğayı,
Sessiz egemenliğinde bir ölümlü gibi değil?

EMPEDOKLES: Yeter! Bilmezsin söylediğin her
sözün
Bir diken gibi içime battığını.

PAUSANIAS: Hınç duyman gerek mi her nesneye
güçsüzlükle?

EMPEDOKLES: Sayın bay anlamıyorsun!

PAUSANIAS: Niçin
Onu benden gizliyorsun, üzüntünü bana
Bir bilmece yapıyorsun? İnan ki daha acılı kimse
yok…

EMPEDOKLES: Acı çeken kimse yok, Pausanias,
Acıları bitirmek için. Görmüyor musun?
Ah! Öyle olaydı, benimle acıların üstüne
Bir bildiğin olmayaydı ne olurdu. Yok!
Ben açıklayamam kutlu doğayı,
Kaba duyuştan kaçan o arı duru varlığı!
Yerdim seni, yalnız başıma bey,
Üstün güçte bir barbar olayım diye
Size yalınçlığın içinde bakarım,
Salt, genç kalan güçleriniz içinde!
Onlar barışla yetiştiımiş beni, sevinçle
Beslemiş, biliyorum onu ben de,
Benim için kutlu olan yaşamıdır doğanın
Eskiden olduğu gibi, iyilikseverdi tanrılar,
Bir tanrıydım yalnız başıma ben de,
Korkusuz bir benlik içinde konuşurdum.
İnan bana sevinirdim doğmayaydım.

PAUSANIAS: Ne? Bir söz için mi bu?
Neden yılmış gözünüz, en yiğit erkişi?

EMPEDOKLES: Bir söz için mi bu? Evet, tanrılar
Yok etmek istiyor beni, sevdiğiniz gibi.

PAUSANIAS: Böyle demiyor başkaları, senin gibi.

EMPEDOKLES: Başkaları! ne yapabilirler ki?

PAUSANIAS: Evet doğru,
Sen olağanüstü adam! böyle içten sevmedi,
Görmedi başkaları sonsuz evreni
Onun yüceuslarını, güçlerini,
Senin gibi! Yiğitçe sözü bir sen söyledin
Bu konuda, sen sezinledin öylesine çok,
Nasıl bir büyük sözle bütün
Tanrıların gönlünden sökülüp atıldığını,
Seve seve adadın kendini onlara,
Ey Empedokles! –

EMPEDOKLES: Bak! Nedir bu?
Toyun Hermokrates, onunla
Bir yığın halk, Kritias, Archon!
Ne arıyorlar yanımda?

PAUSAİNAS: Epeydir aramışlar
Nerdesin diye.

Beşinci Sahne

Empedokles. Pausanias. Hermokrates. Kritias.
Agrigentolular.

HERMOKRATES: Burda, sözünü ettiğiniz adam,
Diri diri Olympos’a yükselmiş olan.

KRITIAS: Ölümlüler gibi bakıyor, üzüntülü.

HERMOKRATES: Siz budala alaycılar! Sevindirir
mi sizi,
Size büyük ışık saçan birinin acı çekişi?
Görmediniz mi güçlüden cılızlaşınca
Kolay kazanıldığını ılgarın?
Çekiyor içinizi yere düşen olgun yemiş,
İnanın bana, olgun değil her nesne sizin için.

BİR AGRİGENTOLU: Ne var orda?

EMPEDOKLES: Yalvarırım size gidin
İyi belleyin sizin olanı,
Karıştırmayın benimkine. –

HERMOKRATES: Oysa bir sözü var toyunun
Sana söyleyecek bu konuda.

EMPEDOKLES: Yazık!
Siz, pırıl pırıl tanrılar! Siz dipdiriler!
Gerekir mi bu ikiyüzlülüğün acıma ağu katması?
Git! Ben çok korumuşum seni git.
Böyle kolaydır senin de beni esirgemen.
Bilirsin, açıkladım sana bunu,
Tanırım seni de, kötü derneğini de,
Bir masaldır o benim için oldum olası,
Kendi çevresinde size katlandığı gibi doğanın.
Ah! Ben çocukken sofu gönlümü
Sakındınız ne varsa kırıp dökenden
Çözülmezcene bağlıydı içten bir sevgiyle
Güneşe, havaya, bütün ulaklarına
Bu büyük, uzağı sezişli doğanın…
Korku içinde sezmişim
Özgür gönlünüzdeki tanrı sevgisinin
Genel bir konuda söylemek istediğini,
Sürüklendim ben de neylersin sizin gibi.
Çek git! Adam görmek istemiyorum karşımda,
Kutlu olan bir kazanç işi gibi dürtüyor insanı,
Soğuktur yüzün, sevimsizdir, ölüdür,
Tanrıların gibi senin. Gidin artık!
Ne ilgisi var sizinle bunun?

KRITIAS: Kutlu kargış göstermeden önce yıldızları
sana,
Yoktu bu yüzsüzce alçaklık…

HERMOKRATES: Sus, gönüldeş!
Söyledim sana ben, sımsıkı
Kavramışa benzer onu güçsüzlük. –
Küçümsüyor beni bu adam, dinleyin bunu,
Agrigentolu yurttaşlar böyle katı bir sözle
Kaba bir çekişmeye girişmem onunla.
Yakışmaz böyle bir yaşlıya bu, siz yalnız
Onun kim olduğunu mu sormak istiyorsunuz?

EMPEDOKLES: Bırakın artık!
Bir bakın, yaramaz kimsenin işine,
Kanayan bir yüreği büyülemek, bana bağışlayın,
Dolaştığım yolu, sessizce yürüyeyim,
Kutlu, sessiz ölüm yolcağızımı…
Çözün adak boğayı sapandan,
Bir kez bile nodullanmayanı çivili değnekle,
Yormayın benimkini de, küçümsemeyin
Üzüntümü, kötü söz söylemeyin bana,
Kutludur o, uzak tutun gönlümü
Baskınızdan! Tanrılarındır acınız.

BİRİNCİ AGRIGENTOLU: Ne demek bu,
Hermokrates, neden
Olağanüstü sözler söylüyor bu adam?

İKİNCİ AGRIGENTOLU: Bize karşı söylüyor
onları, sakınıyor bizden.

HERMOKRATES: Ne demek sizce bu? Odur anlamı
karanlıklaştıran,
Bir Tanrı yapmış kendini karşımızda.
İnanmazsınız sözüme benim daha,
O adamı soruyor yalnız. Söylemeli onu…

ÜÇÜNCÜ AGRIGENTOLU: İnanıyoruz sana
yürekten…

PAUSANIAS: Yürekten inanıyor musunuz?
Siz utanmazlar? – Jüpiterinizde bile
Bugün, iş kalmamış artık…
Tedirgin eder olmuş sizi tanrı.
Bunun için mi inanırsınız ona?
Orada duruyor işte, üzülüyor, söyletmiyor tini,
Kahramanlardan yoksun çağda delikanlılar
O yokken de özlem duyacaklar ona…
Siz, evet siz sürünüyor, vızıldıyorsunuz çevresinde,
Bunu yapabilir misiniz? Siz bu adamın gözünden
Kaçınacak kadar kaba duygulu musunuz?
Pırıl pırıl bir kimsedir o, ona bir
Oyun oynamayı göze alabilir misiniz, ey kutlu doğa
Nasıl katlanıyorsun çevrende bu böceklere? –
Bir bakın bana, öğrenmeyin ne olduğunu
Benimle başlamanın, sizin gerekir
Bunu toyuna sormanız, ona, her nesneyi bilene…

HERMOKRATES: Bir dinleyin, bakın bana da, size
de
Ne soy çıkışıyor atak çocuk? Gerekmez mi onca?
Yapabilir o da öğretmeninin yaptığını…
Ne isterse söyler halkın sevdiği kimse,
İyice bildiğim için bunu
Diretemiyorum kendi duyguma karşı,
Ancak tanrılar dayanır ona,
Onlar daha çoklarına katlanır, susarlar
Bir açığa vurmaya görsünler aşırı ataklığı.
Geride, derin karanlıkta kalır kan dökücü…

ÜÇÜNCÜ AGRIGENTOLU: Siz kentliler! Ben
ikisiyle de
İstemem gelecekle ilgili bir iş yapmayı…
Söyleyin nasıl olur da aldatır bizi bu?

İKİNCİ AGRIGENTOLU: İlerlemesi gerekir
yamakla ustanın.

HERMOKRATES: Çağıdır! – Size sığınırım, ey
korkunçlar!
Size öç tanrıları! – Zeus yönetiyor bulutları,
Poseidon egemendir su dalgalarına,
Evet size de, siz yavaş gezenler, size de
Gizlilik verilmiş egemen olmada,
Nerede beşikten yetişme bir zorba varsa
Siz de olabilirsiniz öyle, gidin oradan,
Çok suç işleyen çıkar orda bu sıra,
Sessizce düşünün, boyun eğer gönlüne,
Orada sizi, kaygı verir ele, boşboğazca;
Bir tanrı yavısı diye boyuna.
Evet, siz de tanırsınız onu, o göksel
Baştan çıkarıcıyı, halktan almış anlamı,
Oynamış anayurdun yasasıyla,
Saygı duymamış bir kez Agrigento’nun
Eski tanrılarına da, toyunlarına da…
Saklı değil sizden sustuğu sürece
O olağanüstü korkunç anlam.
Odur onu bütünleyen! O alçak!
Sezmiyor musun, sevinmeliymişler karşısında
Bir tanrı adını aldığından dolayı?
Egemenlik sürecektin Agrigento’da,
Biricik güçlü tiran olarak,
Senin olacaktı, yalnız senin,
Bu iyi ulus, bu güzel ülke…
Susacaklar, korkup donakalacaklardı bir de,
Sararıp soluyorsun, elden ayaktan etti seni
Karanlık odanda bir derin acı,
Gün ışığında aktığın yerde.
Gelir misin imdi, döker misin üstüme
Mutsuzluğu, yerer misin tanrılarımızı?

BİRİNCİ AGRIGENTOLU: Şimdi anlaşıldı!
Düzeltilmesi gerek onun.

KRITIAS: Söyledim size, güvenemem düş kurana.

EMPEDOKLES: Siz ey kudurganlar!

HERMOKRATES: Konuşuyor musun daha,
Almıyor musun öcünü? Yok artık
Bizimle ortak bir işin, yalancı oldun çıktın,
Bilinmezsin bütün canlılarca.
Borcu kalmamış sana bize su veren kaynağın,
İşimize yarayan ateş yalımının,
Ölümlülere gönül sevinci verenin,
Almış onu senden öç tanrıları,
Güleç yüzlü ışık yok senin için yukarda,
Bu toprağın yeşil yemişleri yok artık,
Havadan bir iyilik görmeyeceksin
Serinlemek için yüreğin yansa bile.
Boşunadır, dönme bizim olana geri, senin
Öç alıcılarla, kutlu ölüm tanrılanyladır işin.
Yazıklar olsun bundan sonra senden
Bir tek söz olsun severek benimseyene,
Sana selam verip el uzatana,
Öğlede içki verecek olana,
Sofrasında sana katlanana,
Geceleyin kapısına gelirsen
Damının altında seni uyutana,
Öldüğünde sana mezar ateşi yapana,
Yazıklar olsun ona, sana olduğu gibi – haydi!
Daha uzunboylu çekemez anayurdun tanrıları,
Sunaklarının olduğu yerde seni, her nesneyi
Yereni…

İKİNCİ AGRIGENTOLU: Dışarı! Böylece
dokunmaz bize kargışın!
PAUSANIAS. O, gel! Yalnız gitme, biri var şimdi
Seni ululayan, eskiden yasaklanmışsa da,
Sen sevgili kişi! Bilirsin daha güçlüdür
Gönüldeşin iyi dileği bir toyunun kargışından…
Gel engin yurda! Orada da buluruz
Gök ışığını, yakarırım
Gönüldeşçe ışık saçsın sana ruhumda…
İtalya kıyılarında,
Öğünçlü Grek ülkesinde ötede,
Yeşil tepeyi, gölgelikleri
Verir sana akça ağaç, tatlı yeller
Serinletir gönlünü gezginlerin, yorulursan
Sıcak günde oturursun geniş yolda,
Bu ellerle içecek bulurum sana
Serin pınardan, yiyecek toplarım,
Eğerim dalları başının üstüne,
Yosundan, yapraklardan yer yaparım,
Sana yatman için, kollarım seni uyurken,
Boynumuzun borcudur mezar ateşini,
Seni alçaklardan koruyanı yakmak!
EMPEDOKLES: Oh! sen candaş gönül! – Benim için,
Siz kentliler! Bir dileğim yok, olsun ne olacaksa!
Bu delikanlı için yalvarırım size.
Yüz çevirmeyin benden! Ben değil miyim
Çevresinde seve seve toplandığınız, yoksa?
Uzatmayın ellerinizi bana, gelmez işinize,
Bir gönüldeşe böyle ite kaka sokulmak,
Çocukları gönderin, bu sevimlileri,
Omuzlarda taşıyın o küçükleri
Yukarı kaldırın kollarınızda –
Tanımadığınız bir kimse değilim ben,
Siz söylediniz ona istediğini yapabileceğinizi,
Ülkeden ülkeye dilenci olarak onunla gitmeyi,
Gider miydiniz elinizden gelse,
Onun arkasından siz de Tartarus’a?
Siz çocukları! Ne varsa sunmak istediniz bana,
Çok zorladınız beni verdiğinizi almaya, delice,
Neyse sizin için yaşamı koruyan, parıldatan
Geri veriyorum şimdi size, benim olandan,
Sizinkinden daha çok saygı gösterin buna.
Ayrılıyorum sizden, yadsımayın yakarışımı:
Koruyun bu delikanlıyı:
Üzmez sizi, beni seviyor yalnız,
Sizin sevdiğiniz gibi, söyleyin onun
Soylu ya da güzel olup olmadığını!
Yarar işinize gelecekte, inanın bana!
Çok kez söyledim size yeryüzünde soğuğun,
Gecenin olacağını, tükeneceğini sıkıntı içinde
Canınızın, çağlar boyunca göndermez bir daha
İyi tanrılar böyle bir delikanlı,
Serinlik verecek insanlara solarak yaşam.
Kutlu saymanız gerek dedim ışıyan yüceusları –
Böyle korunmalı, vahlanmamalı!
Söz verin bana bu konuda!

ÜÇÜNCÜ AGRIGENTOLU: Git be: Dinlemiyoruz
her nesneyi.

HERMOKRATES: Çekecek cezasını bu atakça
yaramazlığın.
Seninle gidiyor, senin kargışın onadır…

EMPEDOKLES: Susuyorsun, Kritias: Saklama
boşuna,
Seni de ilgilendirir, bilirsin, doğru değil mi?
Gidermez günahları hayvan kanından ırmaklar…
Yakarırım, söyle onlara ey sevgili:
Ne soy istediğinizi söyle yavaştan,
Yeniden ulusa dönme eğilimi doğar böylece!

İKİNCİ AGRIGENTOLU: Bize mi çıkışıyor daha?
Bir düşün
Ettiğin kargışı da ağzını açma, git!
Yoksa bitirmek isterdik senin işini…

KRITIAS: İyi söylemiş,
Siz kentliler!

EMPEDOKLES: Öyle! İşimi bitirmek mi istediniz?
Ben yaşarken de
Ölüme yıkım getirmek mi istediniz?
Buraya gelin! Dağıtın, bölün bu ganimeti,
Kutlasın sevincinizi toyun, kendi güvencini,
Öç tanrılarını çağırsın şölene! –
Korku içindesin, uğursuz! Neye? Açıkgöz avcı
Bulmuş avını, neden basmıyor sevinç çığlığını?
Aaaa bak! Ne de alçakça bir duruşun var,
Arıyorsun nerede ölüm okları diye!
Sen çılgın! Tanıyor musun beni daha?
Gerekir mi yaptığın kötü şakayı bırakmam?
Ağarmış şaçınla ey adam! Yıkılacaksın
Yere, bir kötü uşağısın öç tanrıçasının,
Ustam mı olacaksın benim?
Acınmalık bir iştir yaralı bir yabanı avlamak!
Üzüldüm, biliyordu bunu, büyüyen inciri
Yesinler diye yüreklendiriyor onları,
Beni tutup yüreğimi yemek için
Diş biletti ulusa, o yıkım görenlere
Yardım eden, düşeni kaldıran,
Yersiz yurtsuz, içinde alçaklığın yaraları,
El evlerinde dolaşıp duranı, kır tanrılarını
Kovanı kurtarmaya kalkan, – Gel ey oğul!
Ne acılar çektirmiş onlar bana,
Unutmuşum büsbütün, seni de mi?
– Haa, gidin yıkılın, yere geçin, adsızlar!
Geberin yavaş yavaş gelen bir ölümle,
Toyun bir karga türküsü çığırsın yanınız sıra!
Kurtlar toplanacak ölülerinizin başına,
Bulunacak kanımızdan tıka basa doymuş
Biri ey pırıl pırıl Sicilya, çorak ülke,
İyi halkın seve seve
Erguvan gibi üzümler yetiştirdiği yer,
Koyu kırlarında altın yemişler, soylu ekinler
Yetişen yer, bir gün soracak bir yabancı
Gezerken yıkıntıları arasında tapınağının
Var mıydı böyle bir kent? Gidin artık!
Bulamazsınız beni çevrenizde. (Giderler.) Kritias!
Bir sözüm daha var sana…

PAUSANIAS: (Kritias’ın arkasından.) Bırak
Beni yaşlı babama gideyim
Kal sağlıcakla diyeyim.

EMPEDOKLES: Niçin? ne yaptı
Size bu delikanlı, ey tanrılar? Git artık,
Sen zavallı! Dışarda beklerim
Syrakusa yolunda, birlikte gezeriz sonra…
(Pausanias öte yana geçer.)

Altıncı Sahne

Empedokles. Kritias.

KRITIAS: Nedir o?

EMPEDOKLES: Aa, sen de ardımdan mı geliyorsun?

KRITIAS: Bana ne yapmak düşer?

EMPEDOKLES: İyi biliyorum: Seve seve hınç
duymak
İstersin bana, gene de duymazsın oysa.
Korkuyorsun, korkacak bir işin yok…

KRITIAS: O geçti. Ne istiyorsun?

EMPEDOKLES: Evet kendin
Düşünmemişsin onu, toyun avucunun içine
Almış seni, yakınma, boşuna, onun için
İyi bir söz söylemişsin, ürkütüyorsun halkı…

KRITIAS: Bana söyleyecek sözün yok mu?
Can sıkıcı gevezeliği seversin oldun olası…

EMPEDOKLES: Açık konuş,
Benim kızını senden kurtaran.

KRITIAS: Bu dediğin doğru.

EMPEDOKLES: Ürperiyorsun, utanıyorsun
Anayurdundan kaçanla konuşmaya,
Öyle sanmalıyım gene. Düşün,
O, yalnız gölgemden söz ediyor,
Pek sayın, pırıl pırıl barış yurdundan dönenden.

KRITIAS: Gelmezdim sen çağırdın,
Halk öğrenmek istemeseydi
Ne söylediğini senin…

EMPEDOKLES: Benim sana söylediğim
İlgilendirmez halkı.

KRITIAS: Bu ne demektir?

EMPEDOKLES: Gitmelisin bu ülkeden, ben bunu
Kızın yüzünden diyorum sana…

KRITIAS: Sağ ol,
Başka bir sıkıntın olmasın.

EMPEDOKLES: Tanımaz mısın onu?
Bilmez misin
Delilerle dolu bir kentin ne iyi,
Ne olağanüstü olduğunu?

KRITIAS: Bu ülkede
Onlarca nedir eksik olan?
Düşünmüyor musun sen bu ülkede
Değilsin, iyi bir nesne olamaz mı burda?

EMPEDOKLES: Sen onu bilmiyor musun?
Bir kör gibi elle mi dokunursun
Sana verdiğine tanrıların? Aydınlatmaz mı?
Evinde seni bu pek sevimli ışık?
Söyleyim sana bu ülkede bulamaz
Sofuca bir yaşam onun sessizliği,
Tek başına kalır, daha iyi böyle, sensiz,
Güçlükle verir canını hani,
Sevimli-tatlı tanrılar kızı da gelmez olur,
Alır yüreğini barbarlar, inan bana.
Doğru söylüyor ayrılıp gidenler.
Olağanüstü bir öğüt değil mi sence!

KRITIAS: İmdi
Ne söylemem gerekir sana?

EMPEDOKLES: Git onunla
Kutlu ülkeye, Elis’e ya da Delos’a,
Oturdukları, onun da severek aradığı yere,
Kahraman görüntülerinin sessizce birleştiği
Defne ormanında durduğu yere.
Orada kavuşacak sessizliğe, orada sessiz
İdollerin yanında bir anlam kazanacak,
Taptatlı olacak, duracak sessiz sessiz,
Soylu gölgeliklerde yok olacak acıçekiş,
Çepeçevre saracak onu uysal göğsünde senin.
Bir de toplanırsa sevinçli bayram günü
Güzel gençlik Hellas’a, orada selamlaşır
Yabancı delikanlılar, umut dolu bir yaşam
Her yerde, altın bulutlar yığını gibi,
Parıldar durgun gönül, tan kızıllığı
Bir sevinç uyandırır tatlı düşler gören
Kızda bile, en iyilerinden birini soylu yarışmada
Seçer çelenk, övgü kazananı, alır kaçırır
Kızı yarışı kazanan gölgeliklere
Daha önceden ayırdıkları yere.
Beğendim seni, gel ardım sıra. –

KRITIAS: Çektiğin yoksunluk içinde
Böyle çok altın sözün kaldı mı daha?

EMPEDOKLES: Alay etme!
Bir kez daha gençleşir ayrılanlar
Seve seve bütün. Ölüm bakışı ışığınki,
Sevinçli bir güven ışıldağıdır aranızda,
Kendi gücü içinde söndür gönüldeşçe,
Ben kargışladım sizi, mutlu olacak çocuğun,
İyi dileklerde bulunabilirsem.

KRITIAS: Bırak artık beni, çocuk yerine koyma…

EMPEDOKLES: Söz ver bana, dilediğimi yapacağına,
Git bu ülkeden, bırakıver onu,
Böyle dilekte bulunur bir soyludan
Kimsesiz olan, kurtulup bu uşaklıktan
Göğe ağmak için, bilmiyorum daha iyisini.

KRITIAS: Söyle, bizim sana yaptığımız doğru değil mi?

EMPEDOKLES: Ne soruyorsun? Ben onu sana
Bağışladım, ardım sıra gelmez misin?

KRITIAS: Böyle hızlı bir seçme yapamam.

EMPEDOKLES: İyi seç,
Göçtüğü yerde kalması gerekmez onun,
Söyle ona, düşünmeli erkeğini,
Eskiden tanrıların sevdiğini. İster misin bunu?

KRITIAS: Ne yakarıyorsun? Yaparım dediğini.
İmdi yoluna git sen, ey zavallı… (Gider.)

EMPEDOKLES: Evet!
Yoluma gidiyorum, Kritias,
Biliyorum nereye gittiğimi! Utanıyorum da,
Elimden geldiğince kaldım.
Böyle çok beklemem gerekirdi,
Mutluluğa, anlayışa, gençliğe verdim kendimi,
Çok kez, çok çok sana andırdığı gibi onun!
Ne güzel olurdu bir de! Oysa gerekli şimdi!
Ey sessiz, iyi tanrılar! Sabırsız söz
Ölümlülerden gelir boyuna, ivedice, bırakmıyor
Başarının saatlerini dolmaya el sürmeden.
Geçip gitmiş değmesi.
Daha kolay olacak hani, hepsi de
Eski çılgınlığa dayanıyor sımsıkı.
Orada düşüncesiz, sessiz bir çocuk,
Kendi yeşil toprağı üstünde oynuyordu,
Özgürdü, ayrıydı da ondan! –
Bırakmayın bana barındığım daldayı
Yalnız, bunu da alın ey tanrılar!

Yedinci Sahne

Empedokles. Empedokles’in üç tutsağı..

BİRİNCİ TUTSAK: Gidiyor musun bey?

EMPEDOKLES: Gidiyorum, kal sağlıcakla…
Yalnız yol gereçlerimi al,
Taşıyabileceğim kadarını, getir bana
Yola, dışarı –
Son yardımındır bana!

İKİNCİ TUTSAK: Ey tanrılar!

EMPEDOKLES: Mutlu olun, sağlıcakla kalın,
boyuna
Alıştınız onu beklemeye,
Sevgili gençlik çağından bu yana,
Birlikte büyüdünüz bu evde;
Babamın sana verdiği, yabancıdır gönlüme
Bu buyurucu, soğuk söz artık.
Bir kez bile sevmediniz onu uşaklığın
Alınyazısı yüzünden, inanıyorum size,
Seve seve gelirsiniz arkamdan
Nereye gitmem gerekirse.
Katlanamam artık toyun kargışının
İçinize sıkıntı salmasına.
İyi bilirsiniz onu. Evren açılmış artık
Size de, bana da, siz sevgililer,
Her biriniz mutluluğunu arar şimdi. –

ÜÇÜNCÜ TUTSAK: O, hayır!
Ayrılmayız senden. Yapamayız bunu.

İKİNCİ TUTSAK:Ne bilir toyun bizi senin gibi sevmeyi.
Yasaklar, başeğmediğimiz işleri bize.

EMPEDOKLES: Ey Tanrılar! Ben çocuksuzum,
Yalnız yaşarım bunlarla burada,
Bu yüzden bağlanıp kaldım bu sessiz yerde –
Bir uyur-gezer gibi düşte.
Daha uzağa! Olamaz başka türlü, siz iyiler!
Artık söz etmeyin bundan, yakarırım size,
Bırakın bizi, olmaz olaydık.
Göz yummak istemem beni seven
Her nesneye kargışlar yağdırmasına o adamın –
Gelmeyin benimle söylüyorum size.
İçeri girin! En iyi bulduğunuzu alın,
Duraklamayın, yalvarmayın, yoksa
Evin yeni beyleri kapıverirler sizi,
Birer uşak olur kalırsınız…

İKİNCİ TUTSAK: Bu katı söylevle mi
gönderiyorsun bizi?

EMPEDOKLES: Sence de, bence de birdir bu –
özgürsünüz!
Bir erkek gücüyle kavrayın yaşamı,
Tanrılar onunla avutsun sizi,
Siz başlayın ilkin. İnip çıkıyor insanlar,
Durmayın uzunboylu!
Yapın söylediğimi…

BİRİNCİ TUTSAK: Ey gönlümün beyi!
Yaşa, göçüp gitme!

ÜÇÜNCÜ TUTSAK: Söyle, görecek miyiz seni
Boyuna?

EMPEDOKLES: Sormayın, olacak iş değil bu…
(Bütün gücüyle yalvararak.)

İKİNCİ TUTSAK: (Giderken.) Kalacak daha!
Ah, bir dilenci gibi başıboş dolaşmalı
Yurdu, güven olmasın mı yaşamda?

EMPEDOKLES: (Onlara sessiz sessiz bakarak.)
Kalın sağlıcakla, küçümsedim, yerdim sizi,
Kalın sağlıcakla gönüldeşler!
Sen, benim baba ocağım, büyüdüğüm,
Çiçek çiçek açıldığım yer! – Siz sevgili ağaçlar!
Tanrı gönüldeşliğinin sevinç türküsüyle
Kutlanan, sessiz güvenci özümün! Ölün,
Geri verin solukları yaşama, odur eğlenen
Eğitilmemiş ulusla gölgeliklerinizde.
Şimdi mutlulukla gittiğim yerde
Alay ederler benimkilerle de.. yazık!
Yere mi geçtiniz tanrılar? Siz gökçeler,
Bana yaptığınızı, o ruhsuz
Çağrılmayan toyun mu bozdu? Yalnız
Bıraktınız beni, siz sevgililer, sizi yereni!
Yurdumdan kovuyor beni bu adam, bana
Kendi kendime yaptığım kargışı yapıyor,
Ben zavallıya halkın ağzından öyle mi?
Ah! Eskiden ey mutlular içli dışlı
Yaşadık, bir evren vardı sevinçten,
Yok şimdi, uykuya daldığı yerde onun,
Artık sessiz yaşayamaz kendince bile.
Nereye varır sizin ölümlü yolunuz?
Sizinkiler pek çok, hani benimkiler nerde?
En kısası? Nerde? En hızlı gideni?
Kaçınmak alçaklıktır da ondan:
Ah, tanrılarım benim! Yönettim arabayı
Bir kez koşu alanında kaygısızca
Dumanlar çıkan tekerleğin üzerinde.
Öyle yavaş gelmek isterim size
Geri, ivedilik korkuludur…
(Çıkar.)

Sekizinci Sahne

Panthea.Delia.

DELIA: Kıpırdama, sevgili çocuk!
Çığlığı da basma! Kimse duymasın bizi..
Eve girmek istiyorum. Belki de içerdedir
Şimdi, bir daha görürsün onu…
Yalnız burada dur, sesini çıkarma –
Artık girebilir miyim içeri?

PANEHEA: Gir, sevgili Delia!
Ben sessiz kalayım, yüreğim oynamasın,
Bu acı alınyazısı saatinde
O yüce adamı görürsem.

DELIA: Ey Panthea!

PANTHEA: (Yalnız, biraz sessiz durduktan sonra.)
Ah – suç olmasın sakın
Bırakılmış olamam ben!
Kargışlanmış mı? Anlamı kalmamış bence,
Anlamam ben böyle karanlık masalı!
Ne olacak o?
(Bir süre durur. Gene gelecek diye Delia’yı bir korku alır.)
Ne biçim nesnedir o?

DELIA: Ah! Ne varsa ölü,
Ne varsa ıssız!

PANTHEA: İleri mi?

DELIA: Korkarım. Açıktır kapılar.
Kimse yok bakacak oysa.
Bağırdım. Bir yankı duydum ancak
Evde, daha çok kalmak istemem –
Ah, dilsiz, sararmış bir yabancı gibi
Görüyor beni, zavallı, tanımadın mı?
Sana katlanacağım, sevgili gönül!

PANTHEA: Gel, imdi gel!

DELIA: Nereye?

PANTHEA: Nereye mi? Ah! Bunu
Ben de bilmiyorum, ey iyi tanrılar!
Yazık! Umut kalmadı! Aydınlatmaz mısın
Beni ey gün ışığı orda, yukarda?
İlerlemiş o, yalnızın bileceği gibi,
Neden gözlerinin ışıl ışıl olduğunu daha.
Olamaz, hayır! Kaygısızcadır bu iş,
Korkun, yaptınız mı onu yoksa?
Bunların yanında sessizce yaşaman
Bulunman gerekli midir? Yazık!
Ağlamalıyım, yalnız ben ağlayabilirim her nesneye!

DELIA: Evet, ağla sen sevgili, daha iyidir
Ağlamak susmaktan, konuşmaktan.

PANTHEA: Delia!
Gitmiş o, evet bu bahçe
Onun yüzünden değerliydi bence.
Ah, çokluk, yeterse bana yaşama, ben,
Toplum dışı kalan üzülmüş, aldanmışım
Başka işlerle, bakıp bizim tepelere,
Gördüm bu tepelerin ağaçlarını orda,
Düşündüm gene tektir o!
Ona yönelmiş benim ruhum…

DELIA: O, büyük adam olmuştur.

PANTHEA: Ah! Yüzyıllık bahar istiyordum çok kez,
Ben budala, onun için, bahçeleri için!

DELIA: Siz, iyi tanrılar bu güzel sevinci
Veremediniz mi ona?

PANTHEA: Sen mi söylüyorsun bunu?
Bir yeni güneş gibi doğdu üstümüze,
Işık saçtı, çıktı ortaya kavranılmaz yaşam,
Altın ışınlardan mutlu mutlu…
Beklemiş onu uzun bir süre Sicilya’da.
Bir kez bile bu adada egemen olamadı
Bir ölümlü onun gibi,
Sezdiler bunu, birlik içinde yaşıyordu
Evrenin melekleriyle, can dolu!
Benimsedin onları bütün yüreğinle yazık!
Bu yüzden suçlu diye geçecek adın ülkeden
Ülkeye, bir ağu diye taşındın memelerde. –
Siz gök çiçekleri, güzel yıldızlar! Solacak mısınız?
Gece olacak mı ruhunda ey baba gök?
Bu delikanlılar, bu ışıl ışıl parlayanlar,
Sönmüşse karşında? bilmiyorum,
Gereklidir tanrısal olanın göçüşü. Ben
Durumu gözleyici bir kadın olmuşum
Nerede çıksa karşıma böyle güzel bir yüceus
Ya insan denir ona ya Tanrı,
Biliyorum onun gelmeyecek olan saatini…
Bunu siz yaptınız ona. Bırakmayın beni,
Siz bilge yargıçlar, cezasız karşılayın
Saygım var ona, biliyorsunuz
Yüzünüze karşı söylemek isterim…
Sonra kovun beni kentinizden, sürün.
Kargışlamış onu gezgin baban haa!
Evet, o beni de kargışladı!

DELIA: Ey Panthea, korkutur beni böyle
Yakınmalarla bencillik duyuşun.
O da senin gibi mi, acılarla mı besler
Bencil tinini, daha güçlü mü olur üzüntü
İçinde? İstemem inanmak, korkarım ondan.
Neye bağlaması gerekmiş işin sonunu?

PANTHEA: Sıkıntı vermek mi
İstersin bana? Ne dedim ben?
Bir şey söylemek istemem – evet katlanırım,
Siz ey tanrılar! Benden uzaklaştırdığınız
Bir ereğe varmak için didinmem boşuna,
Vermek istediğinizi alırım ancak.
Tatlı bir bağlaşım içinde sakla bana
Anlamını bu anın ey kutlu! Bulamam
Seni daha, sevinebilirim varlığına.
Sessiz kalmalıyım, kaçıyor benden, gidiyor
O soylu görüntü bu yabanıl duyu yüzünden,
Yoksa yalnız günün gürültüsü kaçırmaz
Yavaş yavaş gezinirken benimle giden
Bu kardeşçe gölgeyi benden…

DELIA: Sen sevgili, düşe dalan kız! O yaşıyor daha.

PANTHEA: Yaşıyor mu? Haa doğru! Yaşıyor! Gider o
Gene gündüz geniş ülkelere. Onun damı
Fırtına bulutlarıdır, kuru toprak döşemesi,
Yeller karıştırır saçlarını –
Yağmur akar damla damla yüzünden
Gözyaşlarıyla, güneş kurutur giysilerini,
Yürürken gölgesiz deniz kıyısında,
Aramaz alışılan yolu, kayalıkta
Yağmayla beslenenlerin yanında,
Onun gibi yabancı, her nesneyi yerenlerin.
Kargış bilmeyenlere konuk oldu o,
Çiğ yemeklerinden sundular ona,
Güç katıyordu dolaşmak için üyelerine bu…
Böyle yaşıyor! Ne yazık! Bu da belli değil!

DELIA: Evet, korkunç iş, Panthea!

PANTHEA: Korkunç mu?
Sen zavallı avutucu! Bu böyle sürmez artık,
Ne kolay geliyorlar, söyleşiyorlar,
Söylenecek bir söz varsa birbirleriyle,
Öldürülmüş dururken yolun üstünde o,
Sustunuz tanrılar, katlandınız buna,
Onu alçakça sürdüler yurdundan,
Attılar acılar içine boyuna.
Sen! Ne olacak sonun? Bitkinsin
Çırpınıp duruyorsun yerde bencil kartal!
Belli ediyorsun yolunu kanla, birdenbire
Yakaladı seni korkak avcının biri,
Çarpıyor kayalara ölürken başını senin.
Jovis’in sevgilisi mi diyorlar ona gene?

DELIA: Ah, sevgili, güzel tin! Böyle değil bu!
Yok böyle söz! Bir bileydin
Senin için ne kaygılar çektiğimi,
Diz çökesim geliyor önünde yalvarıp
Yardım ederse bana.
Kendine gel yalnız. Bunu istiyoruz.
Daha çok değişebilir durum, Panthea!
Belki de pişman oldu halk. Bilirsin
Sen de, ne denli sevdiklerini onu. Gel!
Babana başvurayım, yardım etmeli bana,
Belki kurtarabiliriz onu.

PANTHEA: Evet biz, biz yapmalıyız bunu, ey tanrılar.

Aphrodisias

Etiketler

, ,

20170915_152741

Herakles tarafından kurtarılan Prometheus

Prometheus acı içinde haykırmaktadır. Zeus onu, insanlara ateşi verdiği için korkunç bir cezaya çarptırmıştır: Hergün gelen bir kartal, Kafkas Dağları’na bağlanmış olan Prometheus’un ciğerini yemektedir. Herakles kartalı öldürmüş, kahramanı bağlayan ilk kelepçeyi açmaktadır. Herakles’in kendisine özgü aslan postu omuzunda, topuzu da yanındadır. Küçük bir dağ perisi (nymphe), elinde ucu kıvrık avcı değneği ile yukarıdaki kayalıkta belirmiştir.

20170915_150036.jpg

Zafer Tanrıçası Nike

Trophe taşıyan Nike; tiyatroda bulunmuştur. M.Ö. geç 1. yy. veya M.S. erken 1. yy. Antik Çağ’da tiyatroda sahneyi süsleyen heykellerden biri olan bu eserde kanatlı tanrıça, sağ elinde tuttuğu üst kısmı zırh süslemeli bir zafer direği ile birlikte gökyüzünden aşağı doğru inmektedir.

Bu eser Afrodisyas’ta üretilen en erken mermer yontulardan biridir.

20170915_152709.jpg

Herakles ve Antaios

Herakles, Libyalı dev Antaios ile güreşe hazırlanmaktadır. Herakles (solda), yay kılıfını çıkarmış, kırda duran ve payeye benzeyen heykele asmaktadır. Antaios (sağda), kulaklarını korumak amacıyla başını sarmaktadır; yanında ise güreş sahasında kullanılan yağ tenekesi durmaktadır. Ünlü bir güreşçi olan Antaios, Herakles tarafından yenilinceye kadar, ülkesine gelen ziyaretçilere kafa tutmuş ve hepsini öldürmüştür.

20170915_151358.jpg

Çıplak Kahraman Achilles M.S. 1.-2. yy.

20170915_151342.jpg

Çocuk Dionysos ve Satir M.S. geç 2. veya 3. yy.

20170915_151319.jpg

Kıvrımlı akantus bitkisi şeklinde akroter. M.Ö. geç 1. yy.

 

20170915_151020.jpg

Piseas, boksör. M.S. geç 3. yy.

Boksör, profesyönel bir atletin saç stiline sahiptir ve uzun, çivili, koyun derisinden yapılmış eldivenler giymektedir. Heykel, kendini yapan kişi tarafından imzalanmıştır: Polyneikes yaptı.

20170915_145950.jpg

Afrodisias Afrodit’i başı. M.S. 1.-2. yy.

20170915_150937.jpg

C.Julius Zoilos Anıtı M.Ö. yaklaşık 30

  1. Mneme : Hafıza ve hatıra.
  2. Meinos : Minos, yeraltı dünyası yargıcı.
  3. Zoilos : Kent giysili Zoilos.
  4. Pistis : Sadakat.
  5. Ar[ete] : Mükemmellik
  6. Asker
20170915_152638.jpg

İo ve Argos

Kılıç tutan güçlü bir kahraman, sandık gibi bir tabureye oturan yarı çıplak ve darmadağın genç kadına gözlerini dikmiş bakmaktadır. İkisinin arasında, sütundan bir kaide üzerinde küçük bir tanrıça heykeli durmaktadır (günümüzed ulaşmamıştır). Sahne, en çok İo’nun Argos tarafından gözetlenmesi hikayesi için kullanılan kalıba uygundur. İo, Zeus’un sevgililerinden biridir ve Argos, Zeus’un eşi Hera tarafından İo’yu gözetlemekle görevlendirilmiş bir devdir.

20170915_152600.jpg

Leda ve kuğu

Kuğu kılığındaki Zeus, Sparta prensesi Leda’ya tecavüze yeltenmektedir. Kuğu, açık kanatlarının ucunda durmakta, perdeli ayağını, mücadele eden iffetli Leda’nın bacağına bastırmaktadır. Küçük bir Eros, kuğuyu arkasından desteklemektedir. Bu birleşmeden büyük bir yumurta oluşacak, yumurtadan da Helen ve Dioskur ikizleri, yani Kastor ve Polydeukes doğacaktır.

 

 

20170915_151634

Nero ve Agrippina

Agrippina genç oğlu Nero’yu defne yaprağından bir taçla taçlandırmakta, elinde talih ve bereket simgesi olan bir boynuz taşımaktadır. Nero, Roma kumandanlarına özgü zırh ve pelerin giymiş olarak ve ayaklarının yanında duran miğfer ile betimlenmiştir. Kabartma, Nero’nun M.S. 54 yılında tahta çıkışını simgelemekte ve Nero’nun Agrippina’yı öldürttüğü yıl olan M.S. 59’dan önceye tarihlenmelidir.

20170915_151822

Dioskur olarak betimlenen prens

İmparatorluk ailesine mensup bir genç, kumandanlara özgü askeri pelerin ve zırh giymiş olarak atının yularından tutmaktadır. Bu kabartma, sol taraftaki kabartmada yer alan diğer prens figürü ile bir çift oluşturmakta ve iki kabartma ortalarındaki Claudius kabartmasını çerçevelemektedir. Figürler muhtemelen imparatorun öz ve evlatlık oğulları ve ardılları Britannicus ile Nero’yu betimlemektedir.

20170915_152252

Soylu kahraman ve av köpekleri.

Diadem takan soylu genç, atı ve iki av köpeğiyle birlikte ayakta durmaktadır. Solda, oval (ve yabancı bir orduya ait) bir kalkan, yapraksız bir ağaçta asılı durmaktadır. Ağaca uzun ve ince bir değnek dayanmıştır. Soylu kahraman muhtemelen bir kent kurucusudur. Bu kişi, Aphrodisiaslılar tarafından kentlerin kurucusu olduğuna inanılan Asur kralı Ninos olabilir.

20170915_152235

Apollon ve soylu kahraman.

Apollon, bir kehanet merkezinde, yanındaki üçayak ile birlikte, yüksek bir kürsü üzerinde oturmaktadır. Kendisine yaklaşan iki figürden kadın olanı, elini kaldırarak tanrıyı selamlamaktadır. Kadının yanındaki kahraman, seyahatte kullanılan bir pelerin giymiş, saç bandı veya krallara özgü bir diadem takmıştır. Kahraman, muhtemelen bir kentin kuruluşu hakkında Apollon’a danışmaya gelmiştir.

20170915_152208

Aineas’ın Troia’dan kaçışı.

Zırh giymiş Aineas, yaşlı babası Ankhises’i omuzlarında taşımakta, genç oğlu Julius’u da elinden tutarak ilerlemektedir. Üçü, yağmalanan Troia’dan kaçmaktadırlar. Arkada havada asılı duran figür, Aineas’ın annesi Aphrodite’dir ve grubun kaçmasına yardım etmektedir. Yaşlı Ankhises, içinde Troia’nın tanrısal atalarına ait heykelciklerin durduğu yuvarlak bir kutu taşımaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Aydın İli’ne bağlı Karacasu ilçesinde yer alır. Adını aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite’den alan Aphrodisias özellikle Roma çağında Aphrodithe tapınımı ile ünlenmiş antik bir kent olup, günümüzde de çok iyi korunmuş anıt yapıları ile Türkiye’nin en önemli arkeolojik yerlerinden biridir.

Sonraki devirlerde üzerine tiyatro yapılan höyük, M.Ö. 5000’lere kadar giden Prehistorik bir yerleşmedir. M.Ö. 6. yüzyılda Aphrodisias küçük bir köydür. İlk Aphrodithe tapınağı da bu devirde yapılmıştır. Bu görünüm M.Ö. 2. yüzyılda ızgara planlı kentin kuruluşu ile değişmiştir. Bu devirde kentte, yaklaşık bir kilometrelik bir alana yayılmış 15000 civarında insan yaşamaktaydı. M.Ö. 1. yüzyılda Roma İmparatoru Augustus Aphrodisias şehrini kişisel koruması altına aldı. Bugün ayakta kalan anıtlar ondan sonraki iki yüzyıl içinde yapıldı.

Tiyatro ve tapınak arasında etrafı sütunlarla çevrili iki meydan planlandı (Tiberius Portikosu ve Agora). Antik dünyanın en iyi korunmuş stadyumu ise kentin kuzey ucunda yer alıyordu. M.S. 3. yüzyılın sonlarında Aphrodisias Roma İmparatorluğunun Karia Eyaletinin başkenti oldu. M.S. 4 yüzyılın ortalarında da kentin etrafı surla çevrildi. M.S. 6. yüzyıldan itibaren bayındır halini ve önemini kaybetmeye başladı. Aphrodithe Tapınağı kiliseye dönüştürüldü. Küçük bir kasabaya dönen kent 12. yüzyılda tamamen terk edildi.

Bu kent antikçağın önde gelen mimarlık, sanat, heykeltıraşlık ve tapınma merkezlerindendir. Bizanslı yazar Stephanos, kentin kuruluşunu M.Ö. 13. yüzyıla kadar dayandırmaktadır. Karacasu ilçesinin 12 km. güneydoğusunda bir Karia kenti olarak kurulan Aphrodisias, altın çağını Roma döneminde yakalamıştır. Bu dönemde olağanüstü güzellikte mermer heykeller ve yapılar inşa edilmiş ve Aphrodisias stili olarak bilinen bir sanat ekolü de gelişmiştir.

Yapılan arkeolojik araştırmalar sonucunda kentte mimarlık ve heykeltıraşlığın yanı sıra tıp ve astronomi alanlarında da çalışmalar yapıldığı belirlenmiştir. Kentte görülebilecek başlıca yapı kalıntıları, M.S. 2. yüzyılda İmparator Hadrianus zamanında yapılan hamam, büyük havuzlu agora, M.Ö. 1. yüzyılda Tanrıça Aphrodite için yapılan tapınak, stadyum, tiyatro, tiyatro hamamı, odeon, piskopos sarayı, felsefe okuludur.

Bölge Bronz Çağı içinde önemli bir yerleşim alanıdır. Afrodisias Ören yeri içinde bulunan ve Arkeolojik araştırmalar yapılan Akropol ve Pekmez Tepe höyükleri, Bronz Çağının bütün tabakalarını kapsayan önemli buluntular vermişlerdir. İç Anadolu Bronz Çağı uygarlıkları ürünleriyle bir arada çıkan bu buluntular, bölgede gelişmiş ticaret ve kültür alışverişi olduğunu belgelemektedir. Ayrıca, Güzelbeyli Köyü sınırları içinde bir erken Bronz Çağı Nekropolü de tespit edilmiştir.

Afrodisias kazılarında, Akropol Tepe Höyüğü ve Afrodit Tapınağı çevresinde Demir Çağı, Lidya tipi seramik veren tabakalar, Arkaik ve Klasik Dönem yerleşimi tespit edilmiştir. M.Ö. birinci bin yıl içinde bölgenin en önemli Antik Kenti olan Afrodisias’ta Ön Asya kökenli Tanrıça İştar, Asterte, Anadolu kökenli Tanrıça Kybele ve Grek kökenli Tanrıça Afrodit kültlerinin birleşmesinden oluşan doğa ve bereket tanrıçası nitelikli ‘Afrodisias Afrodit’i kültü gelişmeye başlamış ve Afrodit Tapınağı kurularak şehir bir kült (inanç) merkezi haline gelmiştir.

Geç Helenistik Dönemde bölgede iki antik şehir gelişmeye başlamıştır. Afrodisias ve Plarasa Antik Kentleri Roma Döneminde, özellikle Julius Claudius ailesinden gelen imparatorlar döneminde hızla gelişmişlerdir. Roma tarafından ayrıcalık ve özerklik tanınmış ve iki şehir ortak sikke basmışlardır. Afrodisias, yakın çevresinde bulunan mermer ocaklarının kullanımı ile önemli bir plastik sanatlar merkezi haline gelmiştir. Öyle ki, kent sanatçıları kendilerine özgü “Manierist Stil” denilen yontu ekolünü yaratmışlardır. Bölge M.S. 4. yüzyıla kadar gelişmeye devam etmiş ve önemini korumuştur.

Bizans Dönemi’nde Afrodisias Karia Bölgesi Baş Piskoposluğu haline getirilmiştir. M.S. 6–11. yüzyıllarda bölge siyasi, dini ve ekonomik sıkıntılarla Vizigot ve Arap akınları yüzünden önemini yitirmiştir. Bizans kaynaklarına göre 11–13. yüzyıllar arasında bölgeyi dört kez Selçuklular ellerine geçirmişler ve Karacasu toprakları Türkmen boylarınca iskân edilmiştir. Böylece bir süre Menteşe Beyliği, daha sonra da Aydın Oğulları egemen olmuşlardır. 1413 tarihinde II. Murat Karacasu topraklarını Osmanlı İmparatorluğuna katmıştır. 1867 tarihinden itibaren de Karacasu İlçesi olarak Aydın’a bağlanmıştır.

 

Kabul edilmeyen adam, Yannis Ritsos

Etiketler

, , ,

KABUL EDİLMEYEN ADAM

Yavaş yavaş çekildi aramızdan, biraz üzüntülüymüş gibi,
tuhaf bir şekilde dinginlik içinde, bulmuş gibi
büyük, dile getirilmez bir şey – başsız bir heykel, bir yıldız, bir doğru,
son ve biricik doğru; – hangisini? – Ona sorduk.
O konuşmadı, sanki öğrenemeyeceğimizi ne de öğrenmek isteyeceğimizi
biliyormuş gibi.
İlk taşı
biz attık ona, dostları. Düşmanlarının canına minnet.
Duruşmada sordular ona, bir daha sordular. Tek sözcük çıkmadı
ağzından. O zaman başkan
hızla çaldı zili, bağırdı, öfkelendi; sessizlik olsun diye,
sanığın sessizliği duyulmasın. Oy birliğiyle verildi yargı.
Teker teker geri döndük ve alnımızı duvara dayadık.
24. v. 68

Türkçesi: Özdemir İnce

Vergilius’un Ölümü, Hermann Broch – Bir Çevirinin Hikâyesi, Ahmet Cemal

Etiketler

, , ,

Bir Çevirinin Hikâyesi

Yirminci yüzyıl dünya edebiyatının en büyük yazarlarından Avusturyalı Hermann Broch’un (1 Kasım 1886 Viyana—30 Mayıs 1951 New Haven/Connecticut/ABD) başeseri sayılan “Vergilius’un Ölümü”nün (“Der Tod des Vergil”) çevirisine, 1972 yılının sonbahar aylarında başlamışım. Yakın zamanlara kadar bu tarihi çok kesin bilmiyordum. Bu yıl, geçtiğimiz Ağustos ayının son günlerinde, yani çeviriyi hiç istemeden de olsa bitirmek üzereyken, üstüne “Hermann Broch” diye elyazısı not düştüğüm kalın bir dosyada (aynı dosyada bir zamanlar elyazısıyla çevirdiğim bölümleri de saklamışım) bulduğum küçük bir not sayesinde, romanı çevirmeye yukarıda belirttiğim tarihte başlamış olduğumu anladım.

Bu hesaba göre “Vergilius’un Ölümü”, yetmiş yılı dolduran hayatımın yaklaşık kırk yılını kaplıyor. Şunu da belirtmem gerekir ki, bu önsözün daha ileriki bölümlerinde geniş zaman veya şimdiki zaman kiplerine belki çok sık rastlanacak; buna karşılık, “Vergilius’un Ölümü” başlıklı çeviri çalışması artık geride kalmış olmasına rağmen, geçmiş zaman kipi pek devreye girmeyecek. Ben istemediğim için. Bu çeviriyi ‘bitirmemiş olmayı’ yeğlediğim için. Bu konuda biraz yukarıda, “yani çeviriyi hiç istemeden de olsa bitirmek” üzereyken…” ifadesiyle de bir ipucu vermiştim. Çünkü bu çevirinin hikâyesi, aslında bir tür aşkın, çok büyük bir tutkunun hikâyesi, ve sanırım bu hikâye, hayatımın sonuna kadar sürecek. Bu sözünü ettiğim öylesine bir tutku ki, hayatımın kırk yılı boyunca bu çeviriyi yalnızca kendim için yapmışım. Bunu şimdi, geriye baktığımda, çok daha açık ve seçik görebiliyorum.

Zaten başladığımda, ortada hiçbir yayınevi yoktu. Hiçbir yere bu çeviri konusunda bir öneri götürmemiştim. Yetmişli yılların hemen başında, romanın Almancası rastlantı sonucu elime geçmişti. Beş yüzü aşkın sayfayı ilk okuyuşum yanılmıyorsam bir haftamı almıştı. Bittiğinde, artık sarhoştum. “Adriyatik denizinin tersten esen, hafif, neredeyse fark edilmeyen bir rüzgarla kabarmış çelik mavisi rengindeki yumuşak dalgalan, İmparatorluk filosu Kalabriya kıyılarının ağırdan yaklaşan alçak tepelerini solunda bırakarak Brundisium limanına dümen kırdığında, gemilerden yana köpüklenmişti… ” diye başlayan ilk paragrafla birlikte, benim için de kırk yıl sürecek uzun bir yolculuk başlamıştı. Süresini, tamamlayabilip tamamlayamayacağımı bilmediğim bir yolculuk.

Bildiğim tek bir şey vardı.

“Vergilius’un Ölümü” nün çevirisine başladıktan hemen sonra, kendime karşı o zamanlar kimselere dile getirmediğim bir söz vermiştim. Bu kitapla karşılaşmazdan hemen önce, artık hayatım boyunca edebiyat çevirmenliği uğraşından kopmayacağımı biliyordum. Yapmış olduğum birkaç çeviri yüzünden kendimi o uğraştan biri olarak görmeye de başlamıştım. Ne var ki, “Vergilius’un Ölümü”nü okuduktan sonra, kendimi iç dünyamda ‘çevirmen’ diye adlandırmayı bıraktım. Ondan sonra yayınlanan başka çevirilerimin kapaklarında veya iç kapaklarında ‘Çeviren: Ahmet Cemal’ ibaresi hep sürüp gitti. Ama iç dünyamda ben, çeviri uğraşından daha önce kendime ‘çevirmen’ dediğim için özür dileyerek izin aldım.

Kendime verdiğim söz, çok açıktı: Ancak günün birinde “Vergilius’un Ölümü” çevirisini tamamlayabildiğim takdirde ve o günden başlayarak kendimi çevirmen sayacaktım.

Peki ya o güne kadar? O güne kadar kendime sadece çeviri alanında bir çırak, kendini yetiştirme çabasında biri gözüyle bakacaktım. Ama ‘büyük sınav’ “Vergilius’un Ölümü” çevirisinin tamamlanması ile birlikte verilmiş olacaktı.

Peki neden tutulması bunca zor bir söz vermiştim? O zamana kadar zorlu sınavlardan yana yoksul olduğu hiç de söylenemeyecek bir hayatın belli bir dönüm noktasında neden böylesine ağır bir yükümlülük altına girmiştim? Üstelik verdiğim sözü tutabileceğimden, böyle bir metnin çevirisini tamamlayabileceğimden o sıralar hiç de emin değildim.

O halde, evet, o halde, neden?

Hangi nedenle, neredeyse olanaksız bir hedef seçmiştim kendime?

* * *

Bu neden, çok geniş ölçüde özel hayatımın o zamana kadarki akışından kaynaklanıyordu.

Cehennemden farksız, sevgiden bütünüyle yoksun bir evlilikten doğma bir çocuktum. Hatta bir anlamda istenmeyen bir çocuk olduğum bile söylenebilirdi, çünkü şu sözü çeşitli defalar annemin ağzından duyduğumu hatırlıyorum: “Sen doğmasaydın, baban ile çoktan boşanmıştık!”

Doğmasaydım eğer, anası ile babası evliliklerinden kurtulabilecek bir çocuk olmam nedeniyle, çocuk olmama hiçbir zaman izin verilmemişti. Bir defa, yani adeta ‘kazaen’ bile olsa, bana düşen, bir ân önce çocukluğumdan kurtulmak, anamın ve babamın yüklenmeye yanaşmadıkları bir sorumluluğu, kendi sorumluluğumu taşımaya başlamaktı. Liseyi bitirdiğimde, buna anneme ve eve bakmak sorumluluğu da eklenmişti, çünkü o sıralarda babam evi neredeyse bütünüyle terk etmişti. Bu durumda bir ân önce ‘büyümeliydim’ ki, eve ve kendime bakabileyim. Hiç sınıfta kalıp zaman kaybetmemeliydim. Kalmadım ve zaman kaybetmedim. Üniversiteyi bir ân önce bitirip eve bakma sorumluluğunu bütünüyle üstlenmeliydim. Üniversiteyi tam dört yılda, dördüncü yılın da Haziran ayında bitirip gereken sorumlulukları üstlendim.

Ama aynı sıralarda, yılların içimde biriktirdiği çılgınca bir öfkenin zorlamasıyla, hayatımda, sınırları kendi seçeceğim sorumluluklarla belirlenecek bir alan oluşturmaya da karar vermiştim. Yunan antikçağındaki duruma benzer bir biçimde, soydan gelme bir laneti sırtında taşıyan, doğuştan mahkûm biri kimliğiyle yaşamayacaktım. Hayatımda ‘bir ân önce para kazanmak’ tan daha farklı amaçlara ve hedeflere de yer verecektim.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni dört yılda ve hem çalışıp hem okuyarak bitirdim. Eğitim giderlerini ve evin geçimini Almancadan çeviriler yaparak kazanıyordum, ama yaptıklarım, sonrakilerden çok farklı türden çevirilerdi. Noterlik bürolarında ‘yeminli tercüman’ olarak diplomalar, kimlik belgeleri, tapu belgeleri, çeşitli raporlar, vb. belgeleri Almancadan Türkçeye veya Türkçeden Almancaya çeviriyordum.

Yani çevirmenlik hayatım, dünya edebiyatının görkemli eserlerinin atmosferinde değil, fakat Cağaloğlu’ndaki noterlik bürolarının toz içinde, çoğu kez de yeterince aydınlatılmamış arka odalarında eski püskü daktiloların başında başlamıştı.

Üniversiteyi bitirdikten sonra para kazanmak için avukatlık mesleğini seçmedim. En az para getiren bir uğraşı, edebiyat çevirmenliğini seçtim. O zamana kadar hayat, acımasız bir gardiyan gibi,evime karşı parasal sorumluluklarımı yerine getireyim diye hep başımda beklemişti. Ama şimdi hayata meydan okuma sırası, artık bana gelmişti. Bu meydan okumayı çeviri türlerinin içinde en zor olanını, edebiyat çevirmenliğini seçerek gerçekleştirdim. O zamana kadar noter çevirilerinin mahkûmuydum. Ama bundan böyle yoksulluk sınırında, çoğu zaman belki onun bile altında, fakat özgür yaşayacaktım.

Yetmişli yılların başında yayınlanan Goethe ve Schiller çevirileri, özgürlüğümün ilk adımları oldu.

“Vergilius’un Ölümü” romanıyla o çevirmenlik yıllarımın hemen başında tanıştım. Romanın birinci bölümünün başlarında yer alan ve Latin şairi Vergilius’u tasvir eden şu pasajı okuduğumda ise, o roman artık benim kaderim olmuştu: “yeryüzü hayatının huzurunu seven biriydi; toprağa bağlı bir toplumda geçecek, sade ve güven dolu bir ömre uygun bir insan; kökleri gereği yerleşip kalmasına izin verilmiş, dahası yerleşmeye zorlanmış biri; aynı zamanda da, daha yüce bir kader gereği, yurdundan ne kopabilmiş ne de orada kalabilmiş biri; bu kader, onu ötelere, toplumun dışına sürüklemiş, kalabalıklar içerisinde düşünülebilecek en çıplak, en kötü, en vahşi yalnızlığın içine atmıştı; onu kökeninin yalınlığından koparmış, uçsuz bucaksızlığa, gittikçe büyüyen bir çeşitliliğe doğru kovalamıştı; böylece büyüyen, sınırsızlığa açılan, sadece gerçek hayat ile arasındaki uzaklık olmuştu; evet, gerçekten de yalnızca bu uzaklıktı büyüyen: Vergilius, hep kendi tarlalarının sınırlarında gezinmiş, her zaman kendi hayatının sınırboylarında kalmıştı; huzur nedir bilmeyen bir insan; ölümden kaçarken ölümü arayan, eser vermek isterken eserden kaçan biri; bir âşık, ama yine de hep kovalanmaya yargılı, gerek iç gerekse dış dünyanın tutkuları arasında yolunu kaybetmiş, kendi hayatına sadece konuk olabilmiş biri… ”

Bu satırlardaki kişi, benim için bir öteki—ben değil miydi? Sevgiden yoksun bir çocukluk döneminde ben de hep sade ve güven dolu bir hayatı, sırf çocuk olmam nedeniyle hak ettiğim bir hayatı aramamış mıydım? Ben de yıllar boyunca belli bir hayat yolundan ne kopabilmiş ne de tam olarak o yolda kalmış değil miydim? Babasız babalı ve anasız analı çocukluğum diye adlandırılabilecek kaderim, beni de toplumun dışına sürüklememiş miydi? Kalabalıklar içersinde düşünülebilecek en çıplak, en kötü, en vahşi yalnızlıkların içine atmamış mıydı? O kader, tıpkı Vergilius gibi beni de kökenimin hep özlemini çektiğim yalınlığından koparıp uçsuz bucaksızlığa, bilinmeyenin ülkesine, gittikçe büyüyen, korkutucu bir çeşitliliğe doğru kovalamamış mıydı? Ama böylece büyüyen, sınırsızlığa açılan, sadece gerçek hayat ile aramdaki uzaklık olmamış mıydı? Ben de o zamana kadar hep kendi tarlalarımın ancak sınırlarında gezinebilmiş, ama onları bir türlü gönlümce ekememiş biri değil miydim? Her zaman kendi hayatımın sınır boylarında, benim olmasını istediğim, ama asla benim olmasına izin verilmemiş bütün hayatların sınırboylarında dolanıp durmamış mıydım? Ben de huzur nedir bilmeyen, bir yandan ölümden kaçar ve korkarken bir yandan da kim bilir kaç kez ölmeyi aramamış mıydım? Ben de en yakınındaki yetişkinlerin bile rehberliklerinden yoksun kalarak, hep kovalanmaya yargılı, gerek iç gerekse dış dünyanın tutkuları arasında yolunu kaybetmiş, bunun sonucunda içini kaplayan korku yüzünden kendi hayatına aslında sadece konuk olabilmiş biri değil miydim?

Bundan kırk yıl önce “Vergilius’un Ölümü”nü benim için neredeyse bir tür kader kılan düşünceler, işte bunlardı.

* * *

Biraz yukarıda belirttiğim gibi, bu romandan önce yaptığım birkaç edebiyat çevirisi vardı. Ama “Vergilius’un Ölümü”nü çevirmeye karar verdiğimde, bu çapta bir deneyimin asla yeterli olmayacağını biliyordum. Ayrıca o zamanki Almanca ve Türkçe düzeylerimin, bunlara ek olarak da genel birikimimin böyle bir çevirinin üstesinden gelmeye asla yetmeyeceğinin de farkındaydım. Fakat buna rağmen bu çeviriyi ‘ileride yapmaya’’ karar vermedim; benim verdiğim karar, kitabı çevirmeye ‘derhal başlamak’tı. Böylece o gün için ‘imkânsız’ı belirleyen bir noktadan yola çıkacak, yılların akışı boyunca birkaç alanda birden savaşım vererek o ‘imkânsız’ı gerçekleştirme noktasına doğru ilerleyecektim. Bu kırk yıllık süreç boyunca “Vergilius’un Ölümü” dışındaki her edebiyat çevirisine önce üstesinden gelip gelemeyeceğimi araştırarak ve ancak üstesinden gelebileceğime inandığım takdirde başladım. Böyle bir inanca varamadığımda yaptığım şey, o çeviriyi ‘ertelemek’ oldu. “Vergilius’un Ölümü”nü çevirmeye başladığımda ise günün birinde bu düzeydeki bir edebiyat eserini, bir dil anıtını Türkçeye çevirebilecek dil kültürüne, her iki kültür diline ve genel birikime sahip olacağımdan kesinlikle emin değildim. Soru işaretleri ile dolu, tahmin edilebilecek ve edilemeyecek serüvenlerle örülü bir yola çıkıyordum; ama bütün risklerine rağmen bu yola çıkmak zorundaydım, çünkü o yol bana her aşamasında ve her dönemecinde günlük hayatın beni boyun eğmeye zorladığı koşulların dışında da bir hayatımın ve savaşımımın, kendi seçimimin ürünü olan bir hayatımın ve savaşımımın bulunduğunu, dolayısıyla bir şeyleri göze aldığım takdirde bu bağlamdaki tüm olumsuz koşullara rağmen aslında ağırlıklı olarak kendi kurguladığım bir hayatı yaşayabileceğimi kanıtlayacaktı.

Ve bu nokta çok önemliydi; çünkü çocuk olmama bile izin vermeksizin, beni geçmişinde çocukluğun bulunmadığı bir yetişkinliğe bir ân önce adım atmaya zorlamış olan koşulların üzerimdeki yıkıcı etkilerini, hep kendi irademin dışındaki durumların tutsağı olarak yola devam etme zorunluluğu sonucu içimde zamanla iyice güçlenmeye başlamış olan bir tür aşağılık kompleksini ancak yalnızca kendi kurguladığım bir hayatı da yaşayarak etkisiz kılabilirdim.

Böylece “Vergilius’un Ölümü” çevirisine ait süreç daha ilk gününden benim öteki yaşamımın, yani bütünüyle kendi kurguladığım yaşamımın bir simgesi ve kanıtı olma niteliğini kazandı, ve bu niteliğini kırk yıl boyunca hiç yitirmedi. Bence bu niteliğin doğal bir sonucu olarak, çeviriye kırk yıl önce hiçbir yayınevini düşünmeden başladım. Yıllar boyunca bu konuda hiçbir yayınevi ile ilişki kurmadım. Yine yıllar boyunca diyebileceğim uzunlukta bir zaman boyunca böyle bir çeviri üzerinde çalıştığımı en yakınımda olanlara bile açmadım. Çünkü “Vergilius’un Ölümü”, benim hayatımın neredeyse en özel, en mahrem alanıydı, dolayısıyla onu kimselerle paylaşamazdım. “Vergilius’un Ölümü” yalnızca ve yalnızca bana aitti, onu hep kendim için çevirdim, kendim için yaşadım, o, hep bana ait oldu, ve bu durum bugüne kadar hiç değişmedi. O yüzdendir ki, bu giriş yazısının başlarında “Bu yıl, geçtiğimiz Ağustos ayının son günlerinde, yani çeviriyi hiç istemeden de olsa bitirmek üzereyken…” şeklinde bir ifadeye yer verdim. Çünkü yine bu yıl, artık çevirinin sonlarına yaklaştığımda, aslında onu bilinen anlamda hiç bitirmek istemediğimin farkına varmıştım. Şimdi artık bitti; ben bu satırları yazarken romanın metni yayınevinde baskıya hazırlanıyor. Ama benim için bir şey değişmedi, ve ben bundan çok memnunum. “Vergilius’un Ölümü”, hep yalnızca kendim için, hiçbir yayınevine bağlayıcı bir söz vermeksizin, yalnızca kendim için yaptığım bir çalışma, atıldığım bir serüven olarak kalacak. Ve İsa’dan önce birinci yüzyılda yaşayan, eserleri ile hâlâ Roma antikçağının en büyük şairi sayılan Publius Vergilius Maro’nun bu romanda Hermann Broch’un kalemiyle dile getirilen, sanatla, sanatçılıkla, sanat eseri ile bir ömür boyu sürmüş hesaplaşması ve savaşımı, bir direniş modeli olarak benim hayatıma da geçti, daha doğrusu hayatımın örgüsüne yerleşti.

Şimdi dönüp geriye baktığımda, bu çeviri serüveni ile birlikte geçen kırk yılımızın benim hayatla olan temel hesaplaşmalarımı da hep yönlendirmiş olduğunu daha iyi anlıyorum. Ve bu serüvene, aslında neleri borçlu olduğumun bilincine de daha iyi varıyorum. Üniversitelerin güzel sanatlar fakültelerinde ve konservatuarların tiyatro bölümlerinde yıllarca verdiğim derslerde sanat düşüncesini işlerken, öğrencilerime aktardıklarımın mayasına karışan eleştirel bakışı bu serüven ile uzun yol arkadaşlığıma borçluyum. Ayrıca, insanların büyük çoğunluğunun ölümden anlamsızca korktukları bir dünyada, ölüm olgusuyla derinliğine ve düşünce düzleminde hesaplaşılmaksızın hayatın da yeterince değerlendirilemeyeceğine ilişkin, hep son derece önemsediğim bilgiyi de bu romana borçluyum.

* * *

Hermann Broch, “Vergilius’un Ölümü” başlıklı romanı üzerine ilk çalışmalarına 1935 yılında başladı. Biraz yukarıda da belirtildiği gibi, 1. Ö. 70—19 yıllan arasında yaşamış olan Publius Vergilius Maro, Roma İmparatorluğu’nda Augustus döneminin en ünlü şairiydi. Başeseri sayılan ve Troya’nın düşüşünden sonra İtalya’ya dönen Aeneas’ın bu yolculuğunu konu alan Aeneis Destanı, daha şairin sağlığında büyük hayranlık uyandırmış, sonradan ortaçağda Avrupa edebiyatının en büyük şiir eseri sayılmaya başlanmıştır.

Hermann Broch’un Vergilius’a duyduğu ilgi, Romalı şairin yaşadığı dönemden kaynaklanır. Broch, romanın konusunu kendisi şöyle anlatır: “Kitap, ağır hasta olan Vergilius’un Brundisium limanına varışından ertesi günü öğlenden sonra Augustus’un sarayındaki ölümüne kadar geçen on sekiz saati anlatır. Üçüncü kişi anlatımının kullanılmasına rağmen gerçekte romanın tamamı, şair Vergilius’un iç monoloğundan oluşur. Bu nedenle kitap, her şeyden önce şairin kendi hayatıyla, bu hayatın ahlak açısından doğruluğuyla ve yanlışlığıyla, bu hayatın adanmış olduğu şiir sanatının yerindeliğiyle ve boşunalığıyla giriştiği bir hesaplaşmayı dile getirir.”

“Vergilius’un Ölümü”, her şeyden önce batı edebiyatında ve roman düzleminde sanata yöneltilmiş en temel ve aynı zamanda da en acımasız sorgulamalardan biridir. Şair Vergilius, biraz yukarıdaki iç monologda hayatının son saatlerinde Roma’da iktidar sahipleri ve halkın bir kesimi tarafından daha kendisi hayatta iken onca yüceltilmiş şiirleriyle, gerçekte acılarla, kargaşayla ve adaletsizliklerle dolu bir dünyada aslında neyi değiştirebilmiş olduğum sorgular. İç monoloğun akışı boyunca bu sorgulama, şiir sanatından yola çıkarak sanatın geneline yayılır ve “Sanat, neyi değiştirebilir?” sorusunda odaklaşır. Sorular daha romanın ilk bölümünde, İmparatorluk filosunun İtalya’nın Brundisium (bugünkü Brindisi) limanına yanaşmasından ve hasta şairin bir tahtırevana yerleştirilerek kölelerin elleri üstünde İmparatorluk sarayına doğru yola çıkarılmasından sonra birbirini izlemeye başlar. Yarı dalgın bakışlarıyla daha geminin güvertesinde uzanmış yatarken, bir yandan güvertedeki triklinium’larda deliler gibi yiyip içen saraylıların doymak bilmez açgözlülüğünü ibretle izleyen, öte yandan ise aynı güvertenin hemen altında, küreklerin başında forsaya çakılmış olan kölelerin iniltilerine, sırtlarına inen kırbaç seslerine ve bucurgatlardan yükselen seslere kulak veren Vergilius’un kafasında şekillenen soru, sanat açısından neredeyse ölümcüldür: “Ben, hep yüceltilmiş, övgülere boğulmuş dizelerimle bu dünya halinde bir değişiklik yaratabildim mi?”

Broch, bu sorgulamaya aslında romandan önce başlamıştı. 1935 yılında kaleme aldığı “Vergilius’un Dönüşü” başlıklı uzun hikâye, bir anlamda “Vergilius’un Ölümü” romanının uvertürüdür ve yazar, bu hikâyede sanatçının kitle ve tarih karşısındaki sorumluluğunu şöyle tasvir etmiştir:

“Neden böyle olmuştu? Kimin için çalışmıştı Vergilius? Hangi insanlar için, hangi gelecek için? Artık her şeyin sonu gelip çatmamış mıydı? Yaratılmış olanın bunca unutulmaya layık oluşu, şimdi sonsuzluğu yutmak üzere ağzını açmak isteyen zaman uçurumunun bir kanıtı değil miydi? Sarayda ve sokaklarda sarhoş güruh kol gezmekteydi, şaraptı içtikleri henüz, ama yakında kan içeceklerdi, henüz meşalelerle ışık saçmaktaydılar, ama çok geçmeden başlarındaki çatılar yanacak ve alevler içinde kalacaktı, yanacaktı, yanacaktı, yanacaktı. Ve onlar gibi, kitaplar da dumanlar arasında kaybolup gidecekti. Hak edilmiş bir kaderdi. Hak edilmişti. Hastanın göğsü yanıyordu, ama şairin dudaklarında bir gülümseme vardı, çünkü yangın, Horatius’la Ovidius’un kitaplarını da esirgemeyecekti, ve söylemek gerekiyordu ki, bu da hak edilmiş bir kaderdi. Kimse kalıcı olmayacaktı. Peki ama, ya sonra? Yaşamaya devam etsinler diye insanları kurtarabilecek ne vardı? Yapılması gereken şey, insanlığın gençlik çağma, Vergilius’un kendisinin de içinden geldiği ve bütün bir ömür boyunca özlemini ümitsizce, hem de nasıl ümitsizce çekmiş olduğu çiftlik hayatının o sade ve huzurlu doğallığına geri dönmek değil miydi? Ne bilirdi Augustus bunu? O, İmparatorluğu güvence altına almış, yapılar inşa etmiş ve onu, yani Vergilius’u da korumuştu, oysa yapmaması gerekirdi bütün bunları hâlâ hayatta olan o yorgun, yaşlı adamın; bugün henüz herhangi bir tehditle karşı karşıya değildi, belki de tehdit onun da kapısını çalana kadar, yıkılırken Augustus’u ve bütün ihtişamını, ebedi sanat eserlerinin de hepsini gömecek olan sarayların kapılarım çalana kadar yaşamakla yükümlüydü. Gereksizdi o sanat eserleri, Augustus ile Maecenas’ın etraflarında topladıkları bütün o güzellikler gereksizdi ve yıkılıp gitmeye mahkûmdu. Sokaklarda Kurtarıcımız, Babamız diye bağırıyorlardı Augustus için — bunun da kefaretini ödemek zorunda kalmayacak mıydı Vergilius? Uyumak mı? Kim istiyordu ki uykuyu Troya yanarken..?”

Romanda şair, bu kadarıyla da yetinmez ve kendine daha da ağır bir eleştiri yöneltir, İmparatorun ve hasta yattığı dairede kendisini ziyarete gelen yakın dostlarının şiirlerine ilişkin övgü dolu sözlerine verdiği tek bir karşılık vardır, ve birkaç defa değişik ifadelerle tekrar edilen bu karşılıkla Vergilius, aslında yaptığının sanat olmadığını, dizeleriyle sadece zamanında iktidar sahiplerinin yapıp ettiklerini yücelttiğini, buna karşılık sanatı aracılığıyla hiçbir duruma gerçek anlamda eleştiri getirmediğini vurgular. Vergilius’a göre, olup bitenler karşısında eleştirel tutum almayan bir uğraş, sanat adını taşıyamaz; hele hele gerçekleri kısmen de olsa perdeleme amacına hizmet eden çabaların sanatın çatısı altında yer alabilmesi imkânsızdır.

Romanın “Toprak — Bekleyiş” başlıklı üçüncü bölümündeki uzun Augustus — Vergilius diyalogu, sanatın ve iktidar olgusunun birlikte ele alınışı ve eleştirel bakış açılarının süzgecinden geçirilmesi bağlamında batı edebiyatında eşine ender rastlanır bir yoğunluk ve yetkinlik düzeyindedir. Bu bölümde Vergilius’u hasta yatağında (aslında ölüm döşeğinde) ziyarete gelen Augustus’un amacı, şairi başeseri Aeneis Destanı’nı yakma fikrinden vazgeçirmektir. Vergilius, ilk bölümdeki “sanatımla neyi değiştirebildim” sorusunun açılımları doğrultusunda hem genelde sanat eseri kavramını, hem de sanat ile gerçeklik ve bilgi temeli arasındaki ilişkileri tartışma konusu yapar. Verdiği cevaplarla şairi, başeserinin aslında kendisine değil, fakat artık Roma’ya ait olduğuna ikna etmeye çalışan Augustus ise bu argümanla birlikte ‘sanat ve iktidar’ sorununun kapılarını açmış olur.

* * *

Hermann Broch, “Vergilius’un Ölümü” romanı üzerindeki ilk çalışmalarına, biraz yukarıda da belirttiğim gibi, 1935 yılında başladı. Metni birkaç defa kaleme almasından sonra, 1945’te eserin ilk basımları Almanca ve İngilizce dillerinde yapıldığında, İkinci Dünya Savaşı yeni bitmişti. Böylece roman, Almanya’da Nazi iktidarının yerleşmesinden 1945 Nisanın’ndaki çöküşüne kadarki dönemde yazılmış olmaktadır.

Roman, yayınlanışından kısa süre sonra edebiyat dünyasında büyük bir ilgi uyandırdı ve yirminci yüzyıl dünya edebiyatının başeserlerinden biri olarak nitelendirildi. Thomas Mann’ın değerlendirmesine göre “Broch’un Vergilius’u, bugüne kadar romanın esnek ortamı bağlamında gerçekleştirilmiş en sıradışı ve en temel deneylerden biri”ydi. Stefan Zweig, görüşlerini: “Vergilius’un Ölümü, günümüze kadar Almanca ya da diğer dillerde yazılmış en önemli eserlerden biridir,” şeklinde ifade etti. Ünlü Alman edebiyat bilimcisi ve eleştirmeni Walter Jens ise kitabı ve yazarını şöyle tanıttı: “Vergilius’un Ölümü’nde Broch, tıpkı Proust, Joyce ve Musil gibi, şiirden bilgilendirme amacıyla yararlanmak ve felsefeyi sanat boyutuna yükseltmek tutkusundadır. Bilgiye ulaşmak için çaba harcayan sanatçı; eylemci; öğretici; artık hiçbir görev yüklenemeyen bir çağın başlıca temsilcisi; Vergilius’un arkasında Hermann Broch vardır.”

* * *

Bu yazımın girişinde, “Vergilius’un Ölümü” çevirisinin hayatımda kırk yılı biraz aşkın bir süreyi kapladığını açıklamıştım. Bu dediğim, elbette kırk yıl boyunca hep bu çeviri üzerinde çalıştığım anlamına gelmiyor. Ayrıca, aynı süre içersinde yaptığım başka çevirileri de asla arka plana atıyor değilim. Fakat “Vergilius’un Ölümü”, bu kırk yıl içersinde hep dönüp tekrar başına oturduğum, zaman içinde hayatımda olup bitenlerle çeşitli bakımlardan özdeşleştirdiğim ve nihayet — belki de en önemlisi — yine hayatım boyunca hep benim için ‘tek mutlak özgürlük alanı’ diye nitelendirebileceğim bir çalışma oldu. Zaman, bu çeviriyi benim için hep dıştan gelen koşulların tutsağı olmadığımı, kendime bu koşulların dışında da çok bağımsız bir hayat, yani bir ‘ikinci hayat’ kurgulayabildiğimi, böylece de, geriye dönüp baktığımda, mutlak anlamda ‘her şeyi ile bana ait’ diyebileceğim bir hayatı inşa edebildiğimi gösteren bir kanıt düzeyine çıkardı.

Bu zaman içerisinde, filozofluğu da yazarlığının gerisinde kalmayan bir sanatçının, Hermann Broch’un başeserini çevirebilme hakkım kendim için kazanabilme hedefine yönelik olarak bilgi dağarcığımı sürekli büyütmeye çalıştım. Hayatımın son on yılında ise bu hakkı kendime artık korkmadan tanıyabildim.

O ândan itibaren edebiyat çevirisine bakış açım da temelden değişti. Bu konudaki görüşlerimi ilk olarak Yapı Kredi Yayınları’nın Kitaplık Dergisi’nin 138. sayısında, “Bir ‘Çeviri Güncesi’nden Notlar…” başlıklı yazımda, Robert Musil’den dilimize çevirdiğim “Niteliksiz Adam” ile ilgili olarak şöyle dile getirdim:

“…Benim edebiyat çevirilerine yaklaşımımda hep ütopyacı bir yan vardı. En başta belki de bunun çok net bilincinde olmayışım fark yaratmadı. Evet, başlarda bu konuda belki de çok net bir bilincim yoktu, ama hiçbir çevirime ‘bitti’ gözüyle bakamamak gibi bir alışkanlık, çok erken yerleşmişti — buna, bugüne kadar yaptıklarım arasında kendimce en beğendiğim çevirilerim de dahildir. — Ama asıl farklılık sanırım ‘yapabildiğim kadarıyla’ bir edebiyat çevirisine ne gözle baktığım konusundaydı. Ben, her edebiyat metninin çevirisini yapmaya aday olduğum ândan itibaren, adaylığımı anadilimde o eserin aslına en çok yaklaşabilecek bir ‘sanat eseri’ yaratmaya koyduğumun bilincinde oldum. Başka deyişle, uğraşıma hiçbir zaman yalnızca bir tür teknik gözüyle bakmadım. Yazarın ya da şairin, yani sanatçının elinden çıkma metni, bir başka dilde yine sanat eseri değerini taşıyabilecek bir düzeyde ‘yeniden—üretmek’. Temel hedefim hep bu oldu. Edebiyat çevirilerime hep sanatın ölçütlerini uyguladım. — Belki de bu yüzden, evet, sanırım belki değil, kesinlikle bu yüzden, başkalarına, özellikle de yayınevlerine göre ‘gecikmelerim’ diye nitelendirilen durumlara, bunlardan kaynaklanan sancılarıma ve acılarıma, bu yüzden uğradığım parasal kayıplara hiçbir zaman birer kayıp gözüyle bakmadım. Bugüne kadar yaptığım edebiyat çevirileri, benim dilimde ne ölçüde birer sanat eseri niteliğine kavuşabildi? — bunu nesnel olarak söyleyebilecek tek yetkili kişi ben değilim elbet. Ama öte yandan, ‘yapabildiğim kadarı’nın hep bir sanat kaygısı taşıdığı konusunda iddialıyım… O yüzden de, bugüne kadar yaptığım bütün edebiyat çevirilerine, eserin aslının yaratıcısı olan yazarın veya şairin dil düzeyindeki başkaldırılarını en ileri ölçüde yakalayabilmiş ‘sanat eserleri’ gözüyle bakıyorum…”

Beni bu görüşe ulaştıran, “Vergilius’un Ölümü” oldu. Ve o eser, Türkçeye bu görüşün rehberliğinden hiç şaşmamayı ilke edinmiş bir kalem tarafından getirildi.

Bu uzun çeviri sürecinin yaklaşık son iki yılı boyunca Türkolog dostum ve kardeşim Selçuk Aydoğan’ın paha biçilmez yardımlarını gördüm. Kendisi metnin kendimi sıkışmış hissettiğim her bölümünde engin birikimiyle yardımıma koştu ve yol gösterdi. Hiçbir zaman unutmayacağım bu desteği için ancak yetersiz olduğunu bildiğim teşekkürlerimi sunabiliyorum.

Ahmet Cemal

Moda, 9 Ekim 2012

Salı, Saat 11.17

 

flash – back, Attila İlhan

Etiketler

, ,

flash – back

– 1. yoksa geldiler mi…

yoksa geldiler mi korkularıyla büyük
namlu siyahı karanlık sokaklardan
bira dalgını kadınlar pasaj’da tek tük
televizyonda haberler ölü bir zaman

o kullanılmış uyku otellerden dağılan
haliç sis alacası yankılı birkaç düdük
ellerinde kelepçe gözleri iplik iplik kan
yoksa geldiler mi korkularıyla büyük

bira dalgını kadınlar pasaj’da tek tük
her dakika mutlaka yanlış anlaşılan
andante bir keman uzaktan bölük pürçük
bir rüyadan ötekine illegal taşınan

o gözlüklü çocukla sansaryan hanı’ndan
yoksa geldiler mi korkularıyla büyük
sarışın sevgilisi saçlarından asılan
avuçları sıyrılmış oöuzları çürük

uykularında içsavaş yüreklerinde göçük
televizyonda haberler ölü bir zaman
bardakta siyah bira fena halde köpük
nasıl da usanmışlar kurt gibi yaşamaktan

 

-2. belki sabaha karşı…

belki sabaha karşı kaldığın yerden
misli görülmemiş bıçaklar bileyerek
tuzlu tere batmış kıllı ve erkek
kıvılcımlar uçurup kirpiklerinden

belki sabah semaver ağır çay kokusu
sis düdükleri ki uzaktır korkuludur
gazetelere bakma sirenler duyulur
ajans haberleri terörizm tortusu

belki güpegündüz kederli bir tambur
rakıları yağmurlu dalgacı meyhane
sûzinâk bir şarkı ölmekten sana ne
asıl dert ölememek ne rahat ne huzur

belki akşam üstü bırakıp kitapları
bulutlara azalmak eflâtun ve turuncu
üstüne birikmiş yorgunluğun sonucu
yüzyıl gibi yaşamak en çabuk serapları

belki gece gölgelerle kesin hesaplaşma
saatin kadranına üşüşen meteorlar
bugün nerede biter yarın nerede başlar
o büyük tereddüdü yaşadıkça yaşama

belki geceyarısı çok yıpranmış ve sönük
arasında kaybolmak kendi kaybolmuşlarının
sunturlu bir yalan yaptığın yapacağın
yıldızların itirafı fânilik en büyük

 

-3. tanrı insanı unuttu…

tanrı insanı unuttu
şeytan vekil
doğruyla yanlış yer değiştirmiş
bir muammâ kimin ne yaptığı
anlaşılamadı bir türlü
kim kime kefil
dualar işlemiyor galiba eskimiş

yalnızlık sızıntısı zehirli yeşil
kaygılar kahverengi sokuluyor
bütün yüzler silinmiş
kim kimdir belli değil
büyük bir intihardan korkuluyor

Suyun ayak sesi, Sohrab Sepehri

Etiketler

, ,

SUYUN AYAK SESi
Annemin sessiz geceleri için!

Kaşan şehrindenim
Fena sayılmaz halim,
Bir lokma ekmeğim var, biraz aklım,
iğne ucu kadar da zevkim.
Annem var, ağaç yaprağından daha güzel,
Dostlar, akan sudan daha iyi
Ve Allah, burada yakındadır,
Şebboylar arasında, uzun çamın altında
Suyun bilincinde,
Bitkilerin kanununda.

Ben müslümanım.
Kıblem bir kırmızı güldür,
Namazlığım bir pınar,
mührüm ışıktır,
Ova seccadem.
Penceremi titreştiren ışık ile abdest alırım.
Namazımın içinden ay geçer, tayf geçer,
Namazımın bütün zerreleri billurlaşır,
Namaz kaybolur taş görünür.
Rüzgar, selvilerin üstünde ezan okuduğunda,
Namaz kılarım ben.
Otların tekbirinden sonra,
Denizdeki dalganın kamedinden sonra
namaz kılarım.

Kabem su kıyısında,
Kabem akasyaların altındadır.
Kabem bir esinti gibi bahçeden bahçeye,
Şehirden şehire gider.

Hacerülesvetim bahçenin aydınlığıdır.
Kaşan şehrindenim.

İşim resim yapmaktır.
Bazen bir kafes boyar,
Size satarım.
Orda mahpus çayırkuşu, sesiyle
yalnız gönlünüzü tazelesin diye.
Bu bir hayal, bu bir hayal,
Biliyorum,
Tuvalim cansızdır.
İyi biliyorum,
Çizdiğim havuz balıksızdır.

Kaşan şehrindenim.
Soyum belki
Hint’de bir bitkiden gelir,
Belki, “Sialk”* toprağından yapılmış bir çömlekten,
Soyum belki de,
Buharalı bir fahişeden gelir.

Babam, kırlangıçların iki kere gelmelerinden önce,
iki kardan önce
Babam terastaki iki uykudan önce,
Babam zamanlar önce ölmüştü.
Babam öldüğü zaman, gökyüzü maviydi.
Annem birden kalktı uykudan, kızkardeşim güzelleşti **
Babam öldüğü zaman, bekçilerin hepsi şairdi.
Kaç kilo kavun istiyorsun? diye sordu manav bana.
Sordum: Gönül boşluğunun gramı kaça?

Babam ressamdı
Saz yapar, saz çalardı.
Üstelik iyi bir hattattı.

Bahçemiz bilginin gölgesindeydi.
Bahçemiz duyguyla bitkinin karıştığı yerdi.
Bahçemiz bakışın, aynanın ve kafesin kesiştiği noktaydı.
Bahçemiz belki de yeşil saadet çemberinin bir parçasıydı.
Tanrının ham meyvasını çiğniyordum o gün uykuda,
Suyu felsefesiz içiyor,
Dutu, bilgisiz topluyordum.
Nar dalında yarıldığmda,
elim tutkudan bir şadırvan olurdu.
Çayırkuşu şakıdığında,
gönlüm dinleme hazzıyla yanardı.
Kah, yalnızlık, yüzünü camın arkasına dayar,
Kah heyecan, elini duygunun boynuna dolardı.
Düşünce oyun oynardı.
Bayram yağmuru gibi bir şeydi yaşam,
sığırcıklada dolu bir çınar.
Işık ve taşbebek alayıydı yaşam,
Bir kucak özgürlük idi,
Yaşam, musıki havuzuydu o zaman.

Çocuk yavaş yavaş uzaklaştı yusufçuklar sokağından.
Kendi yükümü bağlayıp,
hafif hayallerin şehrinden çıktım,
Yüreğim yusufçuk gurbetiyle dolu.

Ben dünya misafirliğine gittim.
Ben sıkıntı ovasına,
Ben irfan bağına,
Ben bilim ışığının balkonuna gittim.
Dinin basamaklarını çıktım,
Şüphe sokağının sonuna kadar,
Gönül doygunluğunun serin havasına,
Islak sevda akşamına kadar.

Ben birini görmeye gittim,
aşkın öbür ucuna
gittim, gittim kadına kadar,
Lezzet ışığına kadar,
Tutkunun sessizliğine,
Yalnızlığın kanat sesine kadar.

Yer üstünde neler gördüm:
Bir çocuk gördüm ay kokluyordu.
Kapısız bir kafes gördüm,
içinde, aydınlık kanat çırpıyordu.
Bir merdiven gördüm,
üzerinde aşk melekler alemine çıkıyordu.
Bir kadın gördüm, havanda ışık dövüyordu.
Öğle, onların sofrasında ekmekti,
Sebzeydi, şebnem tepsisiydi,
Sıcak sevda kasesiydi.

Bir dilenci gördüm, çayırkuşundan bir şarkı için,
Kapı kapı dolaşıp, dileniyordu.
Bir çöpçü, kavun kabuğuna secde ediyordu.

Bir kuzu gördüm, uçurtmayı yiyordu.
Bir eşek gördüm yoncayı anlıyordu.
“Nasihat” otlağında bir inek gördüm, doymuştu.

Bir şair gördüm, konuşurken, bir zambağa “siz” diyordu.

Bir kitap gördüm, kelimeleri billurdan.
Bir kağıt gördüm, ilkbahardan.
Müze gördüm yeşillikten uzak,
Cami gördüm sudan uzak.
Umutsuz bir fakih gördüm,
başucunda sorularla dolu bir testi vardı.

Bir katır gördüm yazı ile yüklü.
Bir deve gördüm, “nasihat ve misal”in boş sepetiyle yüklü.
Bir arif gördüm “ya hu” ile yüklü.

Aydınlık götüren bir tren gördüm,
Fıkıh götüren bir tren gördüm,
nasıl da yavaş gidiyordu.
Siyaset götüren bir tren gördüm,
(ne de boş gidiyordu)
Nilüfer tohumları ve kanarya şarkıları götüren
bir tren gördüm,
Ve bir uçak, binlerce metre yüksekteyken
Penceresinden toprak göründü;
Hüthüt kuşunun tepeliği,
Kelebek kanatlarının benekleri,

Kurbağanın havuzdaki aksi,
Ve yalnızlık sokağından bir sineğin geçişi.
Bir serçenin çınardan yere indiğincieki arayış.
Ve güneşin ergenliği,
Ve oyuncak bebeğin sabah ile kucaklaşması

Basamaklar şehvet serasına gidiyordu.
Basamaklar içki mahzenine iniyordu.
Basamaklar kırmızı gülün fesat kanununa
ve hayat matematiğinin anlamına,
Basamaklar aydınlanmanın damına,
Basamaklar tecelli kürsüsüne gidiyordu.

Aşağıda, annem,
Nehrin hatırasında çay bardaklarını yıkıyordu.

Şehir görünüyordu:
Büyüyen çimento, demir, taş geometrisi,
Güvercin taşımayan yüzlerce otobüs.
Çiçekçi çiçeklerini mezata götürüyordu.
İki yasemin ağacı arasına,
salıncak kuruyordu bir şair,
Çocuğun biri okul duvarına taş atıyordu.
Bir diğeri erik çekirdeğini,
babasının renksiz seecadesine tükürüyordu
ve bir keçi haritadaki “Hazar” dan su içiyordu.

Çamaşır ipi göründü, sallanan bir sutyen.

Bir at arabasının tekerleği, atın durmasına hasret,
At, arabacının uykusuna hasret,
Arabacı ölüme hasret

Aşk göründü, dalga göründü.
Kar göründü, dostluk göründü.
Kelime göründü.
Su göründü, eşyaların sudaki aksi…
Kanın sıcaklığında, hücrelerin serin gölgeleri.
Hayatın rutubetli tarafı.
Sıkıntılı Doğu insanının yaratılışı.
Kadın sokağında serserilik mevsimi.
Mevsim sokağında yalnızlık kokusu.

Yazın eli bir yelpaze gibi göründü.

Tohumun çiçeğe,
Sarmaşığın evden eve,
Ayın, havuza yolculuğu,
Hasret çiçeğinin topraktan fışkırışı.
Körpe asmanın duvardan dökülüşü.
Şebnemin uyku köprüsü üstüne yağışı.
Neşenin ölüm hendeğinden atlayışı.
Sözün ardında geçen hadise.

Bir pencere ile ışığın savaşı.
Bir basamak ile güneşin büyük ayağının savaşı.
Yalnızlık ile bir şarkının savaşı.
Armutlar ile boş bir sepetin güzel savaşı.
Nar ile dişierin kanlı savaşı.
“Naziler” ile naz çiçeğinin sapının savaşı.
Papağan ile güzel konuşmanın savaşı.
Alın ile soğuk mührün* savaşı.

Camideki çinilerin secdeye saldırışı.
Sabun köpüğünün yükselmesine rüzgarın saldırışı.
Kelebek ordusunun “ilaçlama” programına
Yusufçuk alayının kanal işçilerine saldırışı.
Kamış kalem taburunun kurşun harflere saldırışı.
Kelimenin şairin çenesine saldırışı.

Bir devrin fethi, bir şiir eliyle,
Bir bahçenin fethi, bir sığırcık eliyle,
Bir sokağın fethi, iki selam eliyle,
Bir şehrin fethi, üç dört tahta süvari eliyle,
Bir bayramın fethi, iki oyuncak bebek ve bir top eliyle.

Bir çıngırağın katli, ikindi yatağının başında,
Bir hikayenin katli, uyku sokağının başında,
Bir hüznün katli, bir şarkı emriyle,
Ayışığının katli, neonların emriyle,
Bir söğüdün katli, devlet eliyle,
Bir umutsuz şairin katli, bir kar çiçeği eliyle.

Yeryüzü tümüyle belirdi:
Yunan sokağında düzen gidiyordu.
Baykuş “Babil bahçelerinde” ötüyor,
Rüzgar, Hayber yamacından, doğuya
tarihin çer çöpünü sürüklüyordu.
Durgun “Negin” gölünde bir kayık çiçek götürüyor,
Benares’te her sokağın başında ebedi ışık yanıyordu.

Halklar gördüm.
Şehirler gördüm.
Ovalar, dağlar gördüm.
Suyu gördüm, toprağı gördüm.
Işık ve karanlık gördüm.
Bitkileri ışıkta, ve bitkileri karanlıkta gördüm.
Hayvanları ışıkta, ve hayvanları karanlıkta gördüm.
Ve insanı ışıkta, ve insanı karanlıkta gördüm.

Kaşan şehrindenim
Ama, benim şehrim değil Kaşan.
Benim şehrim kayboldu.
Telaşla ve pür heyecan,
Gecenin öbür tarafına bir ev yaptım.

Ben bu evde,
kimsenin adını bilmediği nemli otlara yakınım.
Bahçenin nefesini duyuyorum.
Ve karanlığın sesini bir yapraktan düştüğünde.
Ağacın arkasında aydınlığın öksürük sesini.
Her taşın deliğinde suyun aksırığını.
Baharın çatısında kırlangıcın sesini.
Ve açıp kapanan yalnızlık penceresinin saf sesini.
Ve müphem aşkın deri değiştirmesinin temiz sesini.
Kanatta uçmak zevkinin toplanmasını,
Ruhun kendi kendini tutarken çatlamasını.

Ben tutkunun adımlarını duyuyorum.
Ve damardaki kan kanununun
ayak sesini duyuyorum.
Güvercinler kuyusunda seher çırpıntısı
Cuma gecesinin kalp çarpıntısı,
Düşüncede karanfil çiçeğinin akışı
Hakikatin, uzaktan saf kişnemesi.
Uçuşan maddenin sesini duyuyorum.
Ve coşku sokağında inanç ayakkabısının sesini.
Ve aşkın ıslak gözkapakları üstündeki,
Ergenliğin hüzünlü musıkisi üstündeki,
Nar bahçelerinin türküsü üstündeki yağmurun sesini.
Ve gece içinde neşe şişesinin kırılmasının,
Güzelliğin kağıt gibi parçalanmasının
Gurbet kasesinin rüzgardan dolup boşalmasının sesini.

Ben dünyanın başlangıcına yakınım.
Çiçeklerin nabzını tutuyorum.
Suyun ıslak kaderine,
ağacın yeşil olma adetine aşinayım.

Ruhum, nesnelerin tazeliklerine akar,
Benim ruhum, gençtir.
Ruhum bazen heyecandan kekeler,
Benim ruhum, işsizdir:
Yağmur damlalarını, duvardaki tuğlaları sayar,
Ruhum bazen yol ağzında duran bir taş gibi gerçektir.

Ben birbirine düşman iki çam görmedim,
Gölgesini yere satan bir söğüt de görmedim.
Karaağaç kovuğunu bağışlar kargaya.
Nerde bir yaprak varsa, içim açılır.
Afyon çiçeği yıkadı beni varoluşun selinde.

Bir böcek kanadı gibi, seherin ağırlığını biliyorum.
Bir saksı gibi, yeşermenin musıkisini dinliyorum.
Bir sepet dolusu meyva gibi,
olgunlaşmak için sabırsızlanıyorum.
Uyuşukluk sınırında bir meyhane gibiyim.
Deniz kenarında bir bina gibi,
ebedi dalgalardan endişeliyim.

istediğin kadar güneş, istediğin kadar bağlılık,
istediğin kadar çoğalma.

Ben bir elmayla hoşnutum,
Ve bir papatyanın kokusundan.
Ben bir ayna, bir saf bağlılıkla yetiniyorum.
Bir balon patlasa, gülmüyorum,
Bir felsefe ay’ı ikiye bölerse, gülmüyorum.
Ben bıldırcın tüylerinin sesini tanıyorum,
Toy kuşunun karnındaki renkleri,
dağ keçisinin ayak izlerini.
Nerde ravent yetişir, iyi biliyorum.
Sığırcık ne zaman gelir, keklik ne zaman öter,
şahin ne zaman ölür,
Çölün uykusunda ay nedir,
Tutku sapındaki ölüm.
Ve sevişmenin ağızda bıraktığı ahududu lezzeti.

Yaşam hoş bir adettir,
Yaşamın ölüm genişliğinde kanatları vardır,
Aşk kadar sıçrayabilir,
·Yaşam, alışkanlık rafına kaldırıp
unutulacak birşey değildir.

Yaşam elin çiçek kopama isteğidir.
Yaşam turfanda siyah incirdir,
yazın ağzında buruk bir tat.
Yaşam böceğin gözünde ağacın boyutudur.
Yaşam yarasanın karanlıktaki tecrübesidir.
Yaşam bir göçmen kuşun gariplik duygusudur.
Yaşam uykunun dönemednde bir tren düdüğüdür,
Yaşam uçak penceresinden bir bahçeyi görmektir.
füzenin uzaya fırlatıldığı haberi,
Ayın yalnızlığına dokunuş,
Başka bir gezegende çiçek koklamak fikri.

Yaşam bir tabak yıkamaktır.

Yaşam sokakta bir metelik bulmaktır.
Yaşam aynanın “karesi”dir.
Yaşam çiçek “üstü” sonsuzdur.
Yaşam yer “çarpı” yüreğimizin çarpıntısıdır.

Yaşam basit ve eşit nefesler geometrisidir.

Nerede olursam olayım.
Gökyüzü benimdir.
Pencere, fikir, hava, aşk, yeryüzü benimdir.
Ne önemi var
bazen büyürse
gurbetin mantarları?

Bilmiyorum, neden
“At soylu hayvandır, güvercin güzeldir.” derler?
Ve neden hiç kimse yarasayı kafese koymuyor.
Yoncanın ne eksiği var kırmızı laleden.
Gözleri yıkamalı, başka türlü görmeli.
Kelimeleri yıkamalı.
Kelime rüzgar olmalı, yağmur olmalı.

Şemsiyeleri kapatmalı.
Yağmur altında yürümeli.
Düşünceleri, hatıraları yağmur altına getirmeli.
Şehir bütün halkıyla yağmur altına gitmeli.
Dostu yağmur altında görmeli.
Aşkı yağmur altında aramalı.
Yağmur altında bir kadınla sevişmeli.
Yağmur altında oyun oynamalı.
Yağmur altında yazmalı, konuşmalı, nilüfer dikmeli.
Yaşam sürekli ıslanmaktır.
Yaşam “şimdi” havuzunda suya girmektir

Çıkaralım giysileri:
Suya bir adım var.

Aydınlığı tadalım.
Bir köy gecesini, ahunun uykusunu tartalım.
Leylek yuvasının sıcaklığını hissedelim.
Çimenlerin kanunu çiğnemeyelim.
Bağbozumunu tadalım.
Ve eğer ay çıkarsa ağzımızı açalım
Ve gecenin uğursuz olduğunu söylemeyelim.
Ateş böceğinin bahçenin bilgeliğinden
yoksun olduğunu sanmayalım.

Sepeti getirelim
Biraz kırmızı biraz yeşil toplayalım.

Sabahları ekmekle ebegümeci yiyelim.
Her sözün başında bir fidan,
İki hece arasında sessizlik tohumu ekelim.

İçinde rüzgar esmeyen kitabı okumayalım,
Ve içinde ıslak şebnem yüzeyi olmayan kitabı
Hücreleri canlı olmayan kitabı okumayalım ve
sineğin tabiatın parmağından uçmasını istemeyelim.
Ve panterin yaratılış kapısından dışarı çıkmasını.
Ve eğer solucanlar öldüyse,
yaşamda bir şeyin eksildiğini bilelim.
Eğer ağaçbiti yoksa, ağaç kanunlan zarar görmüştür.
Ve eğer ölüm olmasaydı, neyin peşine koşacaktık
Ve eğer ışık olmasaydı, uçuşun mantığı değişecekti.
Ve mercandan önce
denizlerin düşüncelerinde boşluk vardı.

Ve nerdeyiz diye sormayalım,
Hastahanenin taze çiçeklerini koklayalım.

Ve geleceğin fıskiyesi nerde diye sormayalım,
Ve neden hakikatın kalbi mavidir diye
Ve dedelerimizin esintileri nasıl, geceleri nasıldı
diye sormayalım.

Geçmiş artık canlı değil.
Geçmişte kuş şakımıyor.
Geçmişte rüzgar esmiyor.
Geçmişte çamın yeşil penceresi kapalı.
Geçmişte bütün kağıt fırıldakların yüzü tozlu.
Geçmişte tarihin yorgunluğu kaldı.
Geçmiş dalganın hatırasında,
sahile vurmuş hareketsiz soğuk sedeflerdir.

Deniz kıyısına gidelim,
Sulara ağ atalım,
Sulann tazeliğini çekelim.

Yerden bir çakıl taşı alıp,
Varolmanın ağırlığını hissedelim.

Eğer ateşimiz çıkarsa ayışığına söylenmeyelim.
(Bazen ateşim varken ay’ın aşağı indiğini görürüm,
Elimin melekler katına eriştiğini,
İspinozun daha iyi öttüğünü.
Ayağındaki yara,
yerin inişli çıkışlı olduğunu öğretti bana.

Çiçeğin hacmi kaç misline çıktı, hasta yatağımda,
daha da büyüdü turuncun çapı, fenerin ışığı)

Ve ölümden korkmayalım,
(ölüm güvercinin sonu değildir.
Bir cırcır böceğinin ters dönmesi ölüm değildir.
Ölüm akasyanın aklından geçer.
Ölüm düşüncenin güzel ikliminde yaşar.
Ölüm köy gecesi derinliğinde sabahı anlatır.
Ölüm üzüm salkımı ile gelir ağzımıza.
Ölüm gırtlağın kızıl hançeresinde fısıldaşır.
Ölüm kelebek kanatlarındaki güzellikten sorumludur.
Ölüm bazen reyhan koparır.
Ölüm bazen votka içer.
Bazen gölgede oturur ve bize bakar.
Ve hepimiz lezzetin ciğerinin,
ölüm oksijeni ile dolu olduğunu biliriz.)

Çitlerin arkasında yaşayan sesi var kaderin
yüzüne kapıyı kapatmayalım.

Perdeyi açalım
Bırakalım duygular soluk alsın.
Bırakalım ergenlik her ağacın altında yuva kursun.
Bırakalım içgüdü oyun oynasın.
Yalınayak mevsimlerin peşinde,
çiçeklerin üstünde uçsun.
Bırakalım yalnızlık,
Türkü söylesin,
Birşeyler yazsın,
Sokaklara çıksın.

İçten olalım.

İçten olalım,
Bankada da bir ağacın altında da içten olalım.

Bizim işimiz değil kırmızı gülün sırrını anlamak.
Bizim işimiz belki de:
kırmızı gülün büyüsünde yüzmektir.

Bilimin ötesine çadır kuralım,
bir yaprağın cezbesiyle elimizi yıkayıp
sofraya oturalım,
Sabah güneş doğarken doğalım,
Heyecanları serbest bırakalım,
Uzayın, rengin, sesin, pencerenin
anlamını tazeleyelim,
Varlığın iki hecesi arasına, gökyüzünü yerleştirelim,
İçimizi ebediyetle doldurup boşaltalım,
Bilimin yükünü kırlangıçların sırtından alıp
yere koyalım,

Bulutların, çınarın, sivrisineğin, yazın ismini
geri alalım,
Sevdayı yağmurun ıslak basamaklarından
yükseltelim,
Kapıyı insana ve ışığa ve bitkiye ve böceğe açalım.
Bizim işimiz belki de,
Nilüfer çiçeği ve çağımız arasında,
Hakikat şarkısının peşinde koşmaktır.

Kaşan, Çınar köyü yaz H.l343

Hey, Sohrab Sepehri

Etiketler

, ,

HEY

Neyi seyrediyorsun, yalnız?
Yukarıda ışığın bir günlük çiçeği.
Aşağıda, rüzgarın  karanlığı.

Beyhude bekleme,
Gece daldan dökülmeyecek
Ve allah’ın penceresinde ışık yok.

Yıldızların çiği uçacaktır
gökyüzünün yaprağından
Sen kalacaksın
ve büyük bir ızdırap.
Bakışın sütunu
üzüntünün sarmaşığı.
Beyhude bekleme.

Ayağa kalk,
Bir çiçeğin hayali ile geceye döndü yeryüzü.
Yola koyul,
Balık arkasında hüzünlü bir iz bıraktı.

Cırcır böceğini dinle: Dünya ne kadar hüzünlüdür
Ve allah yok
Ve allah var
Ve allah…

Vakit geçti,
Kokla ve git,
Ve artık güzel bir yüzü başka uykularda ara.