Etiketler

Şu kahrolası iskeleden her ne gördüyse, 
orada dikilirken aklından ne tür düşünceler geçtiyse, 
bana asla söylemedi.
Uzun zaman tuhaftı, kimseyle konuşmadı. Günlerce yalnız kaldı.
Çok özel sorunlarını düşünüyor gibiydi.
Daha sonra bir gün, ben barda otururken yanıma gelip,
“Palto için teşekkürler Max, üzerime cuk oturdu. Şimdi çok daha iyiyim. Hepsini atlattım.” dedi.
Şaka yapmayan birisi gibi baktı, nereye gittiğini tam olarak bilen birisi gibi.
Piyanoya oturup çalmaya başladığı zamanki gibi. Ellerinde hiç şüphe yoktu.
Notaları bekleyen müzik anahtarı gibiydi. Onları o zaman ve orada yapıyor gibi görünüyordu ama
kafasının bir yerinde bu notalar baştan beri hep vardı. 
1900 o gün yaşamının klavyesinin başına oturup en saçma müziğini çalmaya başladı. 
Öyle ki bu müzik onun geriye kalan günlerini işaret etmişti.

21 Ağustos 1933’te Virginian’dan ayrıldım.
Ayrılış belgelerim, ödemelerim her şey tamamdı.
Er ya da geç okyanusla işimin biteceğini biliyordum.
Sonra 1900 veya Virginian hakkında hiçbir şey duymadım.
Ama aksine onları asla unutmadım.
Savaş sırasında daima kendime sordum: 1900 burada olsaydı kimbilir ne yapacaktı.
Kim bilir, ne diyecekti. “Siktir et savaşı!” derdi.
Ama benim tarafımdan söylenmesi aynı şey değildi.

Max: Bütün bu yıllar boyunca nerelerdeydin ?

1900: Müzik yaptım.

Max: Savaş sırasında bile mi?

1900: Hiç kimse artık dans etmediğinde bile, bombalar yağdığında bile.
          Müzik onların daha iyi olmasına yardım etti. Yani yaralıların demek istedim.
          Ya da onları başka bir dünyaya göçüp giderken eğlendirmişti.
          Bazen, eğer müziği dinleyebildilerse bu yolculuğa bile aldırmamışlardır.
          Benimki, gördükleri son yüzdü.
          Gemi buraya getirilene kadar çalmayı sürdürdüm.

Max: Buna hâlâ gemi mi diyorsun? Bu gemi her an patlamaya hazır bir dinamit dağı.
          Biraz tehlikeli olduğunu düşünmüyor musun?

1900: Ya sen Max? Trompetin nerede?

Max: Döner dönmez ondan kurtuldum. Ama şimdi yeniden başlama havasındayım.
          Kafamda yeni fikirler dolaşıyor. Bir ikili başlatalım, sen ve ben. Ya da kendi orkestramızı.
         “Danny Boodman T.D. Limon 1900 Orkestrası!”
          İnsanın kanını kaynatıyor, ha? Ne dağıtırız ama ortalığı. 
          Benimle gel, büyük patlamayı rıhtımdan izleyelim ve sonra sıfırdan başlayalım.
          Bazen en geriye, başlangıca gitmen gerekebilir.
          “Ama iyi bir öykün oldukça ve onu anlatacak birisi oldukça gerçekten işin bitmemiştir.”
          Anımsıyor musun? Bunu bana sen söylemiştin.
          Şimdi anlatacak ne çok öykün vardır senin, bir düşünsene!
          Dünya senin her sözcüğünü can kulağıyla dinleyecek, müziğine deli olacaklar. İnan bana.

1900: Bütün şu kent. Tam olarak onun sonunu göremezsin. Son!..
          Lütfen bana onun sonu nerede, gösterir misin?
          Geminin iskelesinde her şey güzeldi. Ve paltomun içinde bende muhteşemdim.
          Çok yakışıklı ve harika görünüyordum 
          ve gemiyi terk etme konusunda hiç şüphem yoktu.
          Sorun yoktu. 
          Beni durduran gördüklerim değildi Max.
          Beni durduran göremediklerimdi.
          Bunu anlayabiliyor musun? Göremediklerim.
          Bu yüzden şehirde bir sondan başka her şey vardı. Ama bir sonu yoktu.
          Göremediğim şey ise bütün her şeyin nerede son bulduğuydu. Dünyanın sonu.
          Piyanoyu ele alalım; tuşlar başlar, tuşlar biter. Bilirsin ki onlardan 88 tane vardır.
          Hiçbiri sana farklı bir şey söylemez. Onlar sınırsız değildir, sen sınırsızsındır.
          Ve bu 88 tuş üzerinde yapabileceğin müzik sınırsızdır. 
          Ben bundan hoşlanıyorum. Bununla yaşayabilirim.
          Beni geminin iskelesine getiriyorsun ve önüme milyonlarca 
          tuşlu bir klavye yuvarlıyorsun.
          Ve işte onların gerçek bir sonu yok. Bu klavye sınırsız. 
          Ama eğer bu klavye sınırsızsa çalabileceğin hiçbir müzik yoktur.
          Yanlışın var dostum. Bu, Tanrı’nın piyanosu.
          Tanrım! Caddeleri görüyor musun? Onlardan binlerce vardı!
          Yalnızca birisini nasıl seçiyorsunuz? Tek bir kadın, tek bir ev.
          Kendinin diyebileceğin bir parça toprak ve bakabileceğin bir manzara. 
          Ölmek için bir tek yol.
          Bütün bu dünya, nerede biteceğini bilmeden tam üstüne yükleniyor.
          Sen hiç parçalanacağın düşüncesiyle korkmadın mı? 
          Yalnızca onun içinde yaşamanın muazzamlığını düşünerek.
          Ben bu gemide doğdum ve dünya benim yanımdan geçti, 
          ama her seferinde ikibin kişi.
          Ve burada arzular vardı. 
          Ama asla geminin pruvası ile kıçı arasına sığabileceğinden daha fazlası değil.
          Mutluluğunu sınırsın olmayan bir piyano çalarak yaşarsın.
          Ben bu şekilde yaşamayı öğrendim.
          Kara?
          Kara benim için çok büyük bir gemi.
          O çok fazla güzel bir kadın. Gidilecek yol çok uzun. Parfüm çok kuvvetli.
          Onun müziğini nasıl yapacağım bilmiyorum. Bu gemiden ayrılamam ben.
          En iyisi yaşamıma burada noktayı koyabilirim.
          Hem zaten ben kimse için var değilim.
          Sen bir istisnasın Max, sen burada olduğumu bilen tek kişisin. 
          Sen azınlıksın. Ve buna alışsan iyi edersin.
          Bağışla beni dostum. Ama buradan ayrılmıyorum.
         

Reklamlar