Tags

, ,

DR. KALIGARI’NİN DÖNÜŞÜ

Issız bir yüz bu
yani dünyadan kopmuşluk biraz,
yitmiş İbranî şiirlerinin
iyice hüzünlü ve sürgün vezni;
bir uyurgezerki bunaltıcı sıcağıyla yaz
nasıl kavurursa bozkır bitkilerini
öylece ve acımadan koparan
örneğin bir ilkokul öğretmeni
ya da bir küçük memur karısıyla ilişkilerini.
O çağdaş yanılmışlık ki biraz
sürekli baş dönmeleriyle tahtaboşlara
ve balkonlara çıkan,
parçalanmış ceninlere
ve kar fırtınasından artakalan yolcular, hanlar, tensel acılar
ve kocaman bir hayvan iskeletine
aynı uzaklıkla bakan.
Ne merak, ne korku
artık hiçnir şey duymayan
bir yüz;
ki en keskin tanıtı
bir yüzün
ancak kendinden sorulduğunun.

Çevrilen bir bloknotun
dondurulmuş bir kuş sesini anımsatan hışırtısıyla
irkiliyorlar,
sanki döşemeden ve kıl diplerinden fışkıran
tropik bitkilerle bir anda
örtülüyorlar,
hem sonlu, hem sonsuz bir durum
kapanıyor çelik bir fanus gibi üstlerine
kalıyorlar:

Odada

İlaç kutuları, kuşkular
kirli beyaz bir paravan


çerçeveli bir diploma arasında
Seçmenin ve seçilmenin artık değiştirilemez anlatımıyla
duruyorlar dokunmuş gibi
çok tüylü ve ıslak birşeye;
belkide çiğnenmiş bir kediye.

Ve öyle bakıyorlar ki birbirlerine
her şey avluya düşen çiğ güneş ışığındaki
bir ölü gibi çıplak kalıyor.

Ve bir soru
dağıtıyor yüzlerce ayak sesinin gürültüsüyle
suçluluklarını
korkunç bir hünerle getirip bıraktığı onların

altın bir gölün anısını

ve bir duyum yitimi olayındayız ki işte
bir haykırış mıdır artık
yoksa haykırışın yankısı mı:

çocuğum olur mu yine?

Şimdi nasıl cevaplasam bu soruyu?
Desem ki, işte üç kişilik bir duruşma
ve örneğin ben Hacer diyorum adıma,
çünkü herkesin bir adı olmalı.
Bu duymamı ve görmemi sağlıyor
Yeniden unutmamı bir bakıma.
Bazen sıçrarsınız yürürken
çöker yolun ortasına bir yapı,
bir bakıma aynı gürültüyle anımsamamı.
Yani çok aranan bir tanığım ben,
konuşsam bisturiler, ihanetler
eski köşklerin şadırvanları,
lacivert giyimli utangaç bir kadastrocunun
sarkık ve morarmış gözkapakları
ve yüzlerce kadın akacak sesimden
Odaya
o zaman

içi bilinmedik bir korkuyla daralan
ve apansız bir yabancının gözleriyle karşılaşarak
sakalları uzamış bir taşra istasyonunun memuru gibi
sarsılan
ya da doğanın sonsuz görüntülerinden dehşete kapılarak
her gün bir alabalık öldürdüğünü
ve otuzbir çektiğini haykıran
içinde bir mumya gezdiriyormuş gibi tedirgin bir korucunun,
yabanıl ve çıldırmış sesinden
büyük bir yankı olacak
herkes bir yankı bırakacak
kendi dehşetinden.

Bir sürgün gibiyim ben
hatıratını ve tahta bavulunu
taşbasmalardan ve kervansaraylardan geçiren.
Baktıkça bu ıssız, anlamsız yüze
anımsıyorum bir Kapalıçarşı yahudisinin
pazarlıkçı ve saydam gözlerini
ve kafamda karışıyor her şey birbirine:
eski postallarıyla çocukluğumdan
askerler, kuşlar, ölü bir bahçe.

Uçuyorum sanki duyusuz bir şey gibi
duyusuz ve ağrılı hep aynı kalan ki
görmüyor gibi görüyorum giyiyor doktor
lâstik eldivenlerini
ve sanki iç bulandırıcı bir kadavranın
üstünü örtüyorlar anatomi dersindeki.
Az ötede duruyor yardımcı kadın
canlı mı, değil mi? belirsiz elleri,
kocaman, beyaz bir duvar afişinden
sarkıyorlar bir simgeymiş gibi.
Hayır sürmesin bana elini
ve ne olur kimse bakmasın. Bakışlar
sanki delip geçecek
keskin bir ışık demeti gibi derimi
çıplak
ve tartışılmaz bir utanca boğacak beni.

Neyim ki ben? Gittikçe yoğunlaşan bir monolog mu?
    askerler geçiyordu, bir tören vardı
     siyah giysileri ve korkunç çiçekleriyle her yerden gelen
     en uzak ilçelerden ve küskünlüklerden
     oğlu deli ve keman çalan bir komşunun bir türlü
                                         dillendiremediği hüznünden
     ki tahta panjurlar, av öyküleriyle saklardı onu
     ben ormana bakardım
     denizle gurbet sözcüğü arasında betimsel bir ilinti gibi
                                           duran
     ormana-
monolog mu bu
durmadan yargılanmanın korkusu mu?

Sonsuz bir kutup göğü müyüm ben? Altında
evleri, törenleri ve gariptir nedense
yalnızca gölleri donduran.
Bir yara mı yoksa? Bir insan tanımıdır bu
acısını ve dünyayı muştu gibi taşıyan;
hem taşıyorum dünyayı, hem sallanıyor içimde
tavandan sarkan kristal bir top gibi.
Anlatamıyorum? Belki de
dengesini bulamayan sarışın bir alkoliğin
titreyen elinde bir bardak ki
birdenbire yere düşüp gürültüsüyle
duyuları taşlaştıran.

Apansız hiçbir şeyi anlamaz oluyr insan
ağlayarak bitirilen bir gece tartışmasını
durup dururken oluyor bu. Fazladan bir kadeh
bir gözün bir göze şöyle bir değivermesi
yüzünden oluyor. Ya da yanlış vurgulu bir cümlenin
biraz yüksekçe söylenmesi
yetiyor işte. Ve kırgın oluyoruz
yeni tüylenmiş çilli boynunu bir çocuğun
sevemeyecek kadar kırgın.

Her şeyi ilmikle boynun buluşmasındaki
daraltılmış bir zaman aralığından
mamutlar
mahalle çocukları
ve en son afişler geçer oradan;
anlıyorum.
Bir avukat yazıhanesinde kâtibe olduğumu
yağmurda bile otobüs bekleyen ve saçlarına
bir çiçek iliştirir gibi alnına lacivert bir kederi yakıştıran
ve bir alan kalabalığını dağıtıyormuş gibi
elleriyle yalnızlığını dağıtmaya çalışan
bir yuvası
ve çocukları olmayacak olan;
anlıyorum yaklaşırken bir mercek gibi
doktor ve yardımcı kadın
dayanılmaz bir utanması oluyor
bacaklarımın


ve zamanın
bir sarnıca benzetiyorum onu ben
kanımızla ve kırmızı küreciklerle dolan bir sarnıca
aslında sarnıca geçiyorum bir bahçeden
çocuklar
kuşlar
ve askerlerle.

Evet, ben Hacer’im solgun ve azıcık korkak
konuşsam demiştim, sesimden
dökülen bir çağlayan gibi yosunlu taşlara
cenin parçaları çarpacak.

Sanki boşluğu yaran herşeyin
karanlıkta uzatılmış bir geyik sesinin
ya da uçak kazasında daha yere düşmeden ölen bir cesedin
ve kar tanelerinin
hışırtılarını içimde duyarak
ve günlerdir durmadan konuşuyormuşum gibi
ateşli bir nöbet titremesi içinde
kafamda gidip gelinen bir tavanın
ve inip çıkılan bir merdivenin tıkırtılarıyla
yorgun düşerek;
kocamınkilere benzeyen kızarmış ve yarı çılgın
gözleriyle hep yenik düşen bir aznif oyuncusunun
bakıyorum anlamsız birşeylere
ve üzerinde kuşlara ve atlara benzeyen biçimler
bilmediğim bir ulusun parasını sayıyorum ki
ceninler


tanımı gibi bir tavan arasında
kemanıyla yoksullaşan bir Rus mültecisinin
sarı ve sarkık yüzünde beliren yemyeşil önsezinin;
yani alkolün, çaresizliğin
ölümle bitişmesi sessizce.


Yani insan hep bir duruşmada mıdır böyle?
sorular, cevaplar
ve cevapsızlıklarla olduğuna göre.


Bilmiyorum bunu. Bilsem de anlatamam
çünkü bir itiraz eden çıkar mı, çıkmaz mı?
ben Hacer’im kimseyle akrabalığı olmayan.


Ben Hacer’im ve bakamıyorum artık
acıları ve rahmiyle benim gibi bir kadın olan
herhangi bir kadının
bu dünyaya ait ilk belgelermiş gibi duran
tozlanmış
ve okunaksız gözlerine.
Konuşturuyor beni gözler
ispirtizma seansındaki bir medyum gibi:
bitişik komşuda plak
sinek kâğıdına yapışmış bir cansıkıntısının vızıltısıyla
tekrarlanıyorken
ve zaman eriyik içinde bir alkali gibi
çözülüyorken,
yani uyumsuzluk içinde ve sanki bir daha
kapı zilleri ve kan sesleri
içimizin alabildiğine durgun ve keskin yargısıyla geceleri
en çok geceleri rahatsız edilmeyecekmiş gibi
sarımtırak bir şehvete buluyorken
doktor Kaligari beni. Aynen böyle
başka bir adı olduğunu sanmıyorum ben.

Sanmıyorum ki hep gerçek adlarımızla çağırılalım.
Örneğin ne vakit Hacer’im ben? Divanın üzerinde
o sonsuz mavi göğe bakarak
bir sarmaşık gibi Kaligari’ye
sarılmış yatıyorken mi?
Yoksa kocam
uykusuz bir kumar gecesini ve Hemşire Okulunun
ağaçları iyice yeşillenmiş bahçesini
kusuyorken mi?
İşte hangi Hacer’im ben karıştırıyordum ki
ve gerilmiştim ki çelik bir tel gibi
katılaşıyorum kapının ziliyle


giriyorlar içeri:

Pencerelerinde görünerek kasaba otel odalarının
ağır ağır kül rengi bir yalnızlığa bulanan
oksitlenmesi gibi bir bakır parçasının
ve dehşet veren intiharını homoseksüel bir şarkıcının
falda kanatlarını açmış bir kuş halinde bulan
yorumlamayan
sadece bulan ve bulduğu gibi betimleyen ve kahverengi
bir kuş
halindeki cansıkıntısına, polis baskılarına, belirsiz işaretlere
                                        bir sayman kapıyı çalıyor işte
                                        gözlerinde kabarmış bir ırmak
                                        çok uzun bir çöl suresi
                                        ya da yüzündeki sesçil imladan
                                        korkunç bir tüzük çoğaltan
                                        yeni kurulmuş bir Derneğin üyesine aynı
çabuklukla alışan
ve esrar esrimelerinin bulandırdığı zamanın
ye da katilsi bakışların,
apansız beliren karanlık bir meduzanın
Keldanî dilinden korkularla taşlaştırdığı bir algı yanılmasının
        içinde
topraktan fışkıran büyük ve iştâhlı bir atardamar
gibi hoşnut kalarak kendinden, bir bedestenin hafif nemli
ve saydam havasını anımsayan
        ki o zamanlar on dördünde bir makastar
        olan
ve şimdi
        sonsuz türetiler yapa yapa acılardan
        acımasız kalan
        ve anlağı güneşe bırakılmış bir deri parçası halinde
                                                               gittikçe buruşan
        sarışın bir randevucu
ile

muayene iskemlesinin yağlı muşambasına
sorusuz, duyusuz, tahnit edilmiş
bir nikâh haberiyle küçük ilanlar sütununda
çok karışık gece düşleriyle
her yerde böcekler ve fareler bulan;
bir böcek neyin simgesidir diye öteki kızlara soran
bir böcek neyin simgesidir?
Belki de yağmurlu bir Pazar
gazete bürolarında sinek vızıltısı bile yokken
polis bültenine A.S. diye geçecek olan
acıyla ve acı olduğunu bilerek çiftleşen bir ses
ki artık alkolle kalınlaşan;
kızlığını, bir deniz astsubayını
örtülere ve klor kokusuna bulaştıran
bir kız
Onun
en eski Kiliselerdeki kazınmış duvar resimleri gibi
hüzünlü ve kesin
bir trajedi cümlesi gibi haykıran gözlerini
unutamıyorum. Ve divanda
upuzun maviliğe ilk kez farketmişim gibi bakıyorken
ve dünya içimden
karanlık ve gürültülü simgeleriyle bir anlaşmazlık halinde
geçiyorken
bakıyorum benim gözlerimmiş gibi onlar
akan kanıma,
artık terkedilen bir dünyaya. Ve görülmeyen
ama varolan bir şeyin o garip anlamına
bir im gibi fışkıran ve donup kalan kanıma
bakıyorum.
Bensiz kalıyor eşyalar
orada kendiliğinden bir şeymiş gibi duruyor kırmızı bir
                                                       boncuk, gümüş
     bir çerçeve                        zımbalanmış bir tren bileti
341 diye bir numara
Sayfanın en altında bir sözcük                           Phallus
yaşadığım ve nedense artık imlemi olmayan
bakıyorum işte o gözlere ve hiçbir şey anımsamıyorum.
Belki hiç anımsamadım da hep öyle sandım
hep öyle, hep eskiden, hep kendiliğinden

dilsiz bir pavyon kapıcısının anlatımı gibi
yaralı
kanayan
ve yalnış biriyim ben.

Bir diyalog kurulmasıdır sözü edilen
uzun ve düşmanca bir gece soruşturması bile olsa
haykıran, döğüşen, inleyen bir diyalog kurulması.
Durmadan konuşuyoruz gerçi amansız yürek çarpıntılarıyla
kiralık ev ilanlarından, otomobil satışlarından
ve durmadan biçim değiştiren
ölümden.
Ama bir diyalog denilemez buna
çünkü herkes başka bir şeyi imliyor
örneğin ben ne diyorum ona:
en son bulunan bir ilaçtır bu
ve hoş bir kokusu olan
iğne de yapabilirim ama biraz acı duyarsınız ve bir süre
                                                                        baygınlık
tabii operasyondan sonra. Bundaysa bilinç kendindedir
                                                                      yarı yarıya
yani bir cıva denizindeymiş gibi duyarak gövdenizi
sallanacaksınız
eşyalar ve aklınızdaki bütün yüzlerle;
biz ki onlara nedensiz bir bağlantı halindeyiz
ya da korkunç bir hesaplaşma halinde

Ve ne diyor O:

yeniden çocuğum olur mu acaba?
çünkü dediniz ki rahimde bir iltihaplanma.

Aslında çıldırtıcı bir monolog içindeyiz Hacer
dipteki korkularımız ve görünür tiklerimizle

“klinik belirtileri dikkate almak”

“demek vakit geldi”

“ben sayılar gibi bakıyorum insanlara
çoğalan, artık okunamayan sayılar gibi”

“çünkü yasaktır kanunen basması gazetelerin intihar resimlerini”

katıyorum bunlara bütün otobüs konuşmalarını ve makaleleri
ve yüreğin cansıkıntısını
sararmış bozkır gibi çıplak.

Belki de çağdaş bir nevroz biçimidir konuşmak,
sözcükler, cümle parçacıkları, çağrışımlar
aşındırıyor gerçeği birbirine bağlanarak
ve içimizde bir ayazma yıkıntısı gibi eskiyip giden monolog

ya da gövdemizin kendisi

inleyen bir bilince dönüşüyor bazen
başlıyor diyalog
önce annem:
bir kadın ki o, yumardı balmumundan gözkapaklarını
sayardı bitmez bir çocukluğu parmaklarıyla: kaç yıl geçti
ve daha ne kadar kaldı?
Beş duygusu hiçbir şey algılamazdı
elişinin birini bitirir öbürüne başlardı
kocası iş gezilerine çıkardı
daha ne kadar kaldı?
Nefreti rahminin dibinde kıpırdardı
odalara, komşulara aybaşlarına kaçardı
komşu ölülerine ve ölü yıkayıcılarına ağlardı
daha ne kadar kaldı?
İş gezilerini bir gün bile sormazdı

yumurtlayan bir kaplumbağayı anımsardı
denize dönen o kaplumbağaymış gibi ağlardı
sanki yetmezdi bu müthiş suç ortaklığı
koynundaki yabancının sesi yankılanırdı:
             bir çocuğumuz daha olmalı.
          Yaz gelir, güze ulaşır, kar yağardı
iş gezileri biter, iş gezileri başlardı
kaplumbağa yeniden kumsala uğrardı
            daha ne kadar kaldı?
            ne kadar kaldı ölmesine
            ne kadar kaldı?

Buz denizlerinde donmuş bir şeylere
perçemli bir çocuk resmine
bir kır menekşesine rastlayarak
ve tutkudan adeta cansızlaşarak
ölmeni bekledim işte.

Ve babam
kumda bir akrep gibi kıvranarak

                        Çünkü herkes bir yankı bırakacak

                        kendi dehşetinden.
                        Belki de içindedir herkes aynı dehşetin
                        ve bölüşüyordur aynı cinayeti
                        lokanta duvarında görülen acemice bir resmin
                        içindeki dondurulmuş figürler gibi.

Ben yitirmekten korkmuyorum nedense
bir dosya kapağına çoğunlukla miras davalarına ait
dükkânlara ve otobüs duraklarına yağmur taneciği gibi
usulca damlattığım lacivert kederi.
Yıllardır acıyla kullanıyorum
onu aile andacı bir pantantif gibi.
Andaçlar:
önde bando erleri
saksılar dizili bir pencere;
yazıyorum bana kalan şeyleri

aynalı konsol
ceviz dolap
pirinç karyola
mehtaplı gece resmi
Kur’an-ı Kerim
öne doğru sallanarak
babam okurdu geceleri

                                                                                                               “Bir kuyu gibi kazıyorlar beni
                                                                                                               kazdıkça acılar
                                                                                                               mektup pulları
                                                                                                               borç senetleri
                                                                                                               prezervatifler
                                                                                                               öteki korunma tedbirleri
                                                                                                               sinemalar dolduruyor her yeri

remington marka bir daktiloyla
belki bin kere aynı şeyleri

“üzerinde gövdelerimizin süründüğü
bu yatak
ve üstelik kızkardeşim
balta gibi kullanmaya başladı yüzünü
artık ne yapsak

                                                                                                               ne korkunç gömü bu
                                                                                                               bir dinazor fosili ile
                                                                                                               duruyor yanyana
                                                                                                               bir kanaryanın ölüsü

ne yapsak
bir ayrım kalıyor acıyla kendi aramızda
belki de budur bizi
nereden gelirse gelsin
insan seslerine doğru koşturarak
sonsuz kere banda alan
banda
ve dilediği yerde yayınlayan

                                                                                                              ki küçücük gövdesini
                                                                                                              bir şarkı gibi duyuran
                                                                                                              yani bu gömünün içinde
                                                                                                              yalnızca bana kalan
                                                                                                              bir imge gibi kalan
                                                                                                              bir renk gibi kalan.
                                                                                                              Kazıyorlar ve kalıyor o
                                                                                                              çünkü mühürlüyorum rahmimle
                                                                                                              ve tuhaftır anımsayamıyorum
                                                                                                              nasıl adlandırdığımı
                                                                                                              gözlerimin önünden altın yaldızlı
                                                                                                              bir pandül gibi gelip geçen bu simgesel elleri
                                                                                                              ki karıştıran onlar değil beni
                                                                                                              görmüyorum onları bağlamaya çalışıyorum sadece
                                                                                                              utanç ve acı veren anlamlarını
                                                                                                              “kadınlar tarlalarımızdır” diyen
                                                                                                              bir cümle ile
                                                                                                              neyle ilintisi olduğu bilinmeyen
                                                                                                              insanı mermer bir tüveyç
                                                                                                              gibi şaşırtan bir çümle

galiba telefon
Dondurulmuş bir kuş sesi çıkaran
maroken kaplı bloknotun
yanındaki Parker dolmakalemi
3 Ekim’de duran masa takvimini
                                                                                                              artık güz
                                                                                                              bir intihar gibi bırakıyordur
                                                                                                              kendini Kanlıca kıyılarına

tozlanmış kitaplığı
yanındaki koltuğu
görüyorum başımı çevirince

                                                                                                              köşkler pancurlarını kapıyordur
                                                                                                              ihtiyar bir balıkçı
                                                                                                              kırmızı pullu bir yaz balığını
                                                                                                              canının içinde saklıyordur
                                                                                                              alkolünü bir varsayım gibi
                                                                                                              ve hicaz makamından
                                                                                                              bir alto sesini
                                                                                                              taşıyarak yanında saklıyordur 
                                                                                                              ben bir mektup destesiniir şey yazılamaz
                                                                                                              kanlı bir günlükten başka                                                                                                                                                                yazılacaksa, onu saklıyorum
                                                                                                              öğle sonunu gölgeyi özümleyen
                                                                                                              cevapsız bir hesap soruşun sözleriyle
                                                                                                              hiçbir kez yeterince konuşamadım
                                                                                                              bir taşra kentinin minyatürü
                                                                                                              ve akşamın anaforu için yeterince
                                                                                                              başlasam kavranılmaz bir türev gibi
                                                                                                              söz alıyor kendini parantezlere
                                                                                                              aşkım sen (ince bir kan şeridi
                                                                                                              karışıyor kırın zeytûnisine
                                                                                                              herşey uyumsuzluğu tanımlıyor sanki
                                                                                                              otların arasından fırlayan tarla faresi
                                                                                                              rüzgâr değirmeni, masalsı şey
                                                                                                              insansız dingin
                                                                                                              acımı ve yalnızlığımı betimkiyorsun
                                                                                                              daha şimdiden
                                                                                                              çünkü zaman bizi aşıyor) uykuma bitişik bir akrebin
                                                                                                              başlayınca hışırtısından ilgini
                                                                                                              sinek ikilisinden ölü diller biliminden
                                                                                                              artık ne denebilir geçiriyorsun
                                                                                                              ve güz
                                                                                                              gözlerimizin iris’inden
                                                                                                              iltihap gibi akıyor içerimize
                                                                                                              akıyor
                                                                                                              köşklerin ve balıkçıların anısı
                                                                                                              duruyor gibiyse de yerli yerinde
                                                                                                              aslında yalnızca bir kadının ölüsünü gezdiriyorum
                                                                                                              ben
                                                                                                              ölümümden başka anısı olmayan bir kadını
                                                                                                              modası geçmiş kadife giysiler içinde
                                                                                                              çünkü bazen de insan zamanı aşıyor
                                                                                                              çünkü akıyor küçücük bir kaba her şey
                                                                                                              bir bahçe
                                                                                                              askerler
                                                                                                              ve kuşlar


                                                                                                              hâlâ kazıyorlar”

Bir kişinin mi, herkesin mi yoksa?
karıştıran beni ve çıkmaza sokan
gömüyü savuran barbarca
kanaryayı boğazlayan
bir Çarşamba öğleden sonrasının
şahdamarını kesen bu eller”

Hacer
Hacer
içimden geçenleri bilemezsin,
taşıtların, sinema görüntülerinin
ve keman seslerinin çoğalttığı
gündelik bir kalabalık arasında
düpedüz geçenleri Hacer

bir kadın
koltuğunda kahverengi bir krızalit gibi oturan
ve dünya gözlerinde
ters basılmış bir çıkartma gibi duran
bu yüzden her hafta Perşembeleri
örgüsünü, Tevrat’tan bir bölüm bitimini
yüreğindeki cinayet biçimlerini
ve o zaman güzeldi, yumuşaktı-tutarak
sarışın perçemlerimi
çok sonraları öğrendim Tanrı’ya inanmayan bir Hahamla
her sabah bir cümle daha atarak Kutsal Kitap’tan
kısa ve acayip bir kitap yazan
bir Hahamla
karanlık basıncaya kadar konuşan
ve titreyen ellerine
eski çağ kalıntısı bir kemik
ya da kurutulmuş bir kelebek gibi
biraz korkuyla, biraz şaşırarak bakan
bir erkek
ve daha başka şeyler
gecenin sürtüştürdüğü belki bir milyon beden
o korkunç eğe sesleri,
sen bilemezsin Hacer
biz tam deniyorken
bıksak da, anlamsızlaşsa da artık
insan olarak bize kalan tek eylemi
geçiyorlar. Bir mastar mıdır geçmek
herşeyi donduran bir zaman kipi mi?
Sanrı da olabilir                          luminal dalgınlığı da
ama bu zamanla nesne arasındaki anlaşılmaz ilişki nedir ki
her şey geçiyor ve hiçbir şey anı olmuyor,
ne ölümün melankolisi
ne ölünün gözleri.
Gövdemizin en olmaz yerinde
katılaşıp kalıyorlar üreyen
sonsuzlaşan kanser hücreleri gibi.

Bir günlük haline getirdim Hacer
camdaki buğuyu, öğle güneşini
en tuhaf dergileri
bilmiyorum nasıl ve ne zaman getirdim
ama durmadan yazdım olup bitenleri:

SALI 

Seni hiç anlamadım ey Yahudi hüznü
din ulularını, bağışlamaları
yabancı insanlarız burda
bir cambazhane çığırtkanı kadar
verimsiz, acılı insanlar
Sanki herşey, pardesümüzün biçimi
futbol maçlarının sevinci
içkimiz, aldığımız akşam gazetesi
ayırıyor bizi. Ve işte cenazemiz
ne kadar bağırsak ama
birşey duyuramıyoruz. Çünkü kent
bir sünger gibi emiyor anlamı.
Seğiren bir göz var içimizde
sanki götürecekler bugün değilse yarın
yarını bugün yapan dehşetli birşey olmalı
deliği yakıştıran, ölümü giydiren
işte cenazemizle kaskatı kaldık
son bu. Güneşsiz, siyahlar içinde
geçiyoruz Firavun çölünden.

Dağılırken sis gibi Tanrı’yla ilintili son söz
çevreliyor tabutum gibi beni betonarme.


PAZARTESİ

Bir haftadır babam alkolün içinde
cenin gibi saklıyor kendini,
yüzyıllık geçmişini
bir su dalgalanması gibi anımsayan
ve anlam bulamayan bir cenin gibi.

Sesler diyor O tehlikeli harflerin
en ilkel cinayet aletlerinin
metalsi sesleri. Çekişiyorum onlarla
boş ne kadar uğraşsam
giriyorlar benden içeri. Cevapsızım oysa
soğuyan bir krater gölüyüm, donan;
ölü bir gövdeyle doluyum çünkü
gözkapaklarıma kadar doluyum
ve onun dikenli uzantılarından
işaretlenmiştim kargışlı bir tutsak gibi.


ÇARŞAMBA

İşaretlerle dolu zaten bu karışık dünya
abanoz bir yalnızlığın içinden geçerken
sağa dönülmez; akrep sokması gibi,
bir berber dükkânı, yanından
çamurlu bir sokağa saparsınız
orospular ve esrarcılar
ceplerinde daima güneşli bir kartpostal taşıyan,
güneşi bulamıyoruz. Ve levazımatçı Niko

Dediğim en aykırı şeylerin
en aykırı biçimde yeniden birleşmesi
durmadan birleşmesi en ürkek içimizde.
Çünkü sürekli bir konuşmadayım işaretlerle
apansız, gecenin milyonla anlamı oluyor
güçsüz ve kıpırtısız sperma, dişi karanlık
ölümü billûrlayan borazan
cıgarasını tüketen kar bekçisi
ey en uzak yosun, zaman gibi kıpırdayan
ey ellerimin kayıtsız depremi

bir gövdeyle doluyum çünkü
beni hiç sevmemiş anıtsal bir gövdeyle
ey yontucu, sonsuz büyüler bilen
onu gömdük mermerin en iyisine
ama bir akreplerle konuşuyorum
bir onun eliptik yüzüyle


19 EYLÜL

Gölgeye bak. Duvarı geçiyor
herşey geçiyor, alkolümü de
aklımın en gizli köşesini de
çünkü biliyorsun “ölmeni bekledim” demesi bir gece

“kaparak kitap açacağını
memesinin az üstüne sapladı
ve fışkırdı kapkara kan
bütün geçmişimin üstüne”

Kim göğüsleyebilir gerçeği?
Odalardan odalara kaçıyorum,
çekişe çekişe pazarlık ediyorum
ecikmiş cenazemi,

çiçekçi dükkânlarını dolaşıyorum bir solukta
bir ringa balığı alıyorum, biraz selefon kâğıdı
güneşi bulamıyorum ve sonra yine Niko
çürümüş, sancılı bir diş gibi

ve hemen alkole
çünkü yaklaşıyor gölgesini gezdirme saati
çünkü bu upuzun gecelerin
yani alkole
ve sıkıyönetim

Gölgeye bak. Gölgesinin


21 EYLÜL

Herşeyin yanıp yıkılması için


23 EYLÜL

Evi tutuşturmak istiyor
ve tekrarlıyor durmadan:

kimse bağışlanamaz artık
kimse bağışlanamaz artık

30 EYLÜL 

Götürdüler

Hacer
Hacer

her rahimde biraz kendimi kazıyorum,
insanı delirten korkunç diyalogları
günlük sayfalarını
alınyazımızın çoğaltılmış baskılarını;
gitgide kararan belleğimi
hep aynı şeylere rastlıyorum orda
bir cenaze töreni, bir kitap açacağı, bir deli gömleği.
Kazıyorum işte;
bilmiyorum seninle yatarken
kiminle ne için çiftleştiğimi.
Çamur bulaştı her yerimize,
okulun tatil saatine avluya yuvarlanan
sarışın perçemime;
belki de rahimlerden geliyor bu çamur
bu sonsuz karanlık

“doktor kanama yapıyor”

Kazıyorum Hacer
bir yerlerde ışık olmalı azıcık,
dışımızda da bir şeylere çarpıyoruz durmadan
içimizde de;
gürültüyle sürükleyip götürdüğü rüzgârın
bir gökyüzü iskeletine
bütün iskeletler gibi anlaşılmaz ve karışık,
mırıldanan keçi sakallı bir caz delisine
şehirlerarası bir otobüse;
iner inmez
kasaba kırmızı bir atkı gibi gözlerimizi alıyor,
ve bir din bilginine,
bir sözcüye.

Yığınla şey anlatıyor taşıllara
ve albüminlere ait.
Bense ayrıntıları merak ediyorum. Örneğin
bir tünelden geçerken neler olur?
Öne doğru devriliyor bilmece uzmanı bir kadın
yalnızca gözlerini bıraktı geride,
her yaz bir kuş olup
tüneyen gözlerini denizin pervazına.
Bir başkası geride kaldı. Demir köprünün orda
nasıl da dönüştü bir ırmak çağıltısına?

Ve bir sayım memuru girse şu anda
kim var bu eksilmeyi açıklayacak?

Bir kuzgun Hacer, kanatlarını çırparak
dolanıyor başımızda. Anlatıyor az önce
bir yangından döndüğünü
ve kundakçıyı biraz herkesin yüzünde gördüğünü
ve atalarımızın birbirini öldürdüğünü.
Onlardı öz yurtlarından kovulan,
horlanmış kadınlar ve yararlı erkekler
taşıyorlardı oradan oraya çöl güneşini
gümüş acılar üzengisini,

ve yalvaç öyküleriydi bütün oteller
ve otellerdeydi
küşüm ve keder

anlatıyor afyon yapımcısı
tüketilmiş bedenlerle konuşan,
eski tanışlar olmasak karıştıracağım belki de
o ilaç karaborsacısının
paslanmış cilete benzeyen sesiyle

konuşuyor:

karanlık olacak
çamur olacak
ölüm olacak

Hacer birşeyler yapmazsak
gözlerimizden fışkıracak
içimizdeki taun.

Dünyanın bu sonsuz korkusunun
biriktiği yer.
buzul gibi usul usul kayan gözbebeği
alkolün çılgın bir sözdizimiyle devinen lehçesi
bilgelik ve rahimler,
anlatabilseydi bize sürükleyip götürdüğümüz
bu kalıtı Hacer
bu gürültülerini duyduğumuz yıkılışı;
yitirilen ve belleğimizde kocaman
bir zebercet gibi parıldayan
ilk ışığı,
kan damlamamıştı daha
çeliğe ve acıya su vermiyordu
anlatabilseydi
Ve anlatabilseydi
ömrünü formüllerle tüketen en eski simyacının
kâğıtlarını yakarak bir akşam

neden dağlara doğru gittiğini?
Ve bizim ikide bir kendi sesimizden
irkildiğimizi.

Doktor tampon yapın

Bir şey mi dedin Hacer?

Tampon yapın doktor, tampon yapın

Daha şimdi anlıyorum Hacer
her sorunun ille bir cevap istediğini.
Ve sanki bu çukuru kazdıkça
bulacağım ilk şeklimizi;
işte annemin gelinlik resmi
Tanrısız bir Haham
sarışın bir çocuk
alnına düşüyor perçemi
ve babamın deli gömleği.

Tampon istemez Hacer
birazdan uyku gelecek
ve sessizlik olacak
ve huzur olacak

Şimdi herkes bu ölüyü soruşturacak
evet Hacer’im diyorum ben
solgun ve artık büsbütün korkak

Çünkü herkes bir yankı bırakacak
kendi dehşetinden,
ve herkes içinde aynı dehşetin
ve bölüşüyor aynı cinayeti
lokanta duvarında görülen acemice bir resmin
içindeki dondurulmuş figürler gibi


Advertisements