Etiketler

,

I

Bu sözcüğü kullanma olanağını bulur bulmaz kendisi hakkında her zaman ne düşünmek zorunda kaldıysam onu açıkladım: Onun son insan olduğuydu bu. Aslında onu başkalarından ayıran hiçbir şey yoktu hemen hemen. Daha silikti, ama mütevazı değil, konuşmadığında buyurgandı; bu anlarda, sessizce, belli belirsiz reddettiği düşünceler atfemek gerekiyordu ona; bu , bizi şaşkınlık ve umutsuzluk içinde sorgulayan gözlerinden okunurdu: Niçin bundan başka bir şey düşünmüyorsunuz ? Niçin bana yardım edemiyorsunuz ? Gözleri açık renkti, gümüş gibi açık renkliydi ve çocuk gözlerini andırıyordu. Ayrıca yüzünde de çocuksu bir şeyler vardı, bizi saygıya, ama aynı zamanda da belirsiz bir koruma duygusuna davet eden bir ifadeydi bu.

Az konuşuyordu gerçekten, ama sessizliği fark edilmiyordu çoğu zaman. Bir tür ketumluk, kimi zaman biraz küçümseme, kimi zaman da büyük bir kendi içine ya da bizim dışımıza kapanma gibi bir şeydi bu benim inancıma göre. Bugün düşünüyorum da belki her zaman var olan biri değildi, ya da henüz var olmuyordu. Ama daha sıradışı bir şey de düşünüyorum: Bizi şaşırtmayan bir sadeliği vardı.

Bununla birlikte rahatsız ediyordu. Beni başkalarından daha çok rahatsız etti. Belki herkesin, belki de sadece benim koşullarımı değiştirdi. Belki de bütün varlıkların en işe yaramazı, en gereksiziydi.
Ve sanki bir gün bana şunları söylememiş miydi? “Ben kendimi düşünemem: Korkunç bir şey var burada, gözden kaçan bir zorluk, karşılaşılmayan bir engel.” Ve hemen arkasından da: “Kendisini düşünemeyeceğini söylüyor: başkalarını da, bir başkasını da, ama çok uzaktan atılan, hedefine ulaşmayacak olan ok gibi bir şey bu, ne var ki bu ok durduğunda ve düştüğünde uzaklardaki hedef titrer ve onu karşılamaya gelir.” Böyle anlarda çok hızlı ve sanki alçak sesle konuşur; sonsuz gibi gözüken, bir dalga sesiyle yuvarlanan şahane cümleler, evrensel bir mırıltı, algılanamaz bir dünya şarkısı. Sürer bu, tatlılık ve uzaklaşmayla korkunç bir biçimde kabul ettirir kendisini. Nasıl yanıtlamalı? Bunu dinleyip de, bu hedef olduğu duygusuna kapılmayacak olan biri var mıdır?

Hiç kimseye hitap etmiyordu. Benimle konuşmamış olduğunu söylemek istemiyorum, ama onu dinleyen benden bir başkasıydı, belki daha zengin, daha anlayışlı ve bir yandan da daha tikel, neredeyse çok sıradan biri, sanki karşısında, vaktiyle ben olmuş olan, tuhaf bir biçimde, ortak tinin varlığı ve birleşik gücü olan “biz” de uyanmıştı. Kendimden biraz fazla, biraz eksiktim: her halûkârda bütün insanlardan fazla. Bu “biz” de, yeryüzü, elementlerin gücü, bu gökyüzü olmayan bir gökyüzü, bir yükseklik ve sükûnet duygusu, aynı zamanda karanlık bir zorlamanın alıcılığı var. Bunların tümü onun karşısındaki ben’dir ve o hiç gözükmez neredeyse. 
Adamdan korkmak, sürekli yok olmasını düşlemek için nedenlerim oldu, onu ortadan kaybolmaya ikna etmek istedim, ona kendisinden kuşkulanmadığını itiraf ettirmeyi de isterdim, hiç kuşkusuz beni de yok edecek bir itiraf olurdu bu, dikkat, hesap, umut, şüphe, unutma ve nihayet acımayla çevirdim etrafını, ama başkalarının merakına karşı da her zaman korudum onu. Dikkatleri üstüne çekmedim. Bu bağlamda garip şekilde zayıf ve savunmasızdı. Şahsına yönelmiş yüzeysel bir bakış, kavranamaz bir tehdit karşısında bırakıyordu onu sanki. Onu olduğu yerde bulabilen derin bakış, canını sıkmıyordu, daha az sıkıyordu. Orada çok hafif, çok kaygısız, çok dalgındı. Orada ona ulaşabilmiş olanı ve onda neye ulaşılmış olduğunu bilmiyorum.
Öyle anlar oluyor ki, onu olması gerektiği gibi buluyorum: okuduğum, yazdığım herhangi bir söz onun sözlerine yer açmak için bir kenara çekiliyor. Böyle anlarda susmuş olduğunu ve dikkatimi başka bir ana çektiğini tahmin ediyorum. Odasının önünden geçiyorum; öksürdüğünü duyuyorum -bir kurt gibi derdi- ve gerçekten de soğuk bir inilti, belirgin, sert, hafif yabanıl bir gürültüydü. Yürüyüşü konusunda hiç yanılmadım: daha ziyade yavaş, sessiz ve eşit adımlar, o müthiş hafifliğiyle bağdaşmayacak kadar sağlam, ama ağır olmayan, bununla birlikte koridorda bile yürüdüğünde, hep bir merdiven çıktığı, çok aşağılardan, çok uzaklardan geldiği ve hâlâ çok uzaklarda olduğu izlenimi veren adımlar atıyordu. Gerçek olan şu ki yalnızca kapımın önünde durduğunda duyuyor değilim onu, durmadığında da duyuyorum. Karar vermek zor bu konuda: Hâlâ geliyor mu? Çoktan gidiyor mu yoksa? Kulak bilmiyor bunu; sadece kalp atışı ortaya çıkarıyor.
Kekeliyor neredeyse. Bir sözcük bir başkasının arkasına gizleniyor şaşırtıcı bir çabuklukla. Belli belirsiz duraksıyor; neredeyse sürekli duraksıyor; duraksaması sadece benim kendimden biraz emin olmamı, onu dinlemeyi ve ona cevap vermemi sağlıyor. Bununla birlikte başka bir şey daha vardı: bir alavere havuzu açılıyordu sanki ve birbirimize göre seviye değiştiriyorduk.
Uysal, neredeyse itaatkâr, neredeyse boyun eğmiş ve çok az karşı çıkan, reddetmeyen, bizi neredeyse hiç haksız çıkarmayan ve yapılması gereken her şeyde safça bir onaya hazır. En basit olanın onu çok basit bulduğu ve en ilgisiz şeylerden söz etmenin onu bütünüyle meşgul ettiği, ona insanların anlamadığı bir zevk verdiği günler olduğunu sanıyorum. ama herkesle değil ya da sadece herkesle mi? Evet demenin, sonsuz onaylamanın mutluluğu.
Onu önce ölü, sonra ölürken tanımış olduğuma inandım. Kapısının önünden geçerken onunla ilgili olarak şu imge verildi bana: “İşte sizin olabilecek bir oda.” Daha sonraları, bazı anlarda ondan geçmiş zamanda bahsetmek zorunda bırakıldığımda, daha yeni ölen biri tarafından işgal edildiği söylenen bu odanın kapısını yeniden gördüm ve onun, yerini bir canlıya bırakan bir ölüden başkası olmadığı ana döndüğümü sandım. Neden bu geçmiş zaman? Beni ona yaklaştırıyor muydu? Bana ona karşıdan ve şimdide, ama bir aynada bakma gücü vererek onu daha kavranabilir mi kılıyordu? Ya da geçmiş zamanda olan ben miyim? Bu “Onu görüyorum” ve hemen arkasından da “Onu görüyordum, demek ki o beni görmüyor” duygusu bizim ilişkilerimize dile getirilmeyen bir umutsuzluğun sıkıntısını getirdi. Onu hiçbir zaman yalnız bırakmamak isterdim, yalnızlık onun adına korkutuyordu beni, uyumadığı da. Sanıyorum hiç düş görmemiştir. Hiçbir zaman kapalı olmayan, bir yanı açık bir uyku da korkunçtur: gözkapaklarının altındaki, solan, insan öldüğünde biraz beyazlaşan o siyahlığı düşünerek andığım bir uyku; öyle ki ölmek, bir an açıkça görmek olur.
Senin düşündüğünden fazla mı düşünüyordu? diye sorsam kendime, onu en kötüsünden masum kılan hafiflik tininden başka bir şey görmem. Son derece sorumsuz bir varlık, bir o kadar az suçlu, bir deli gibi ve en küçük bir delilik belirtisi göstermeyen ya da bu deliliği her zaman içinde saklayan, hiç yanılmayan: gözlerdeki bir yanmaydı. Onu bir hataya çekmek gerekiyordu, sadece onun için, yitirilmiş hata hissini yeniden icat etmek gerekiyordu. Düşüncelerden bahsediyordu: ne kadar hafiflermiş, nasıl anında yükselirlermiş, hiçbir şey bulandırmaz, hiçbir şey dayatmazmış onları. “Ama onları acı yapan da bu değil midir?” – “Acı? Hafifçe acı.”
Hiçbir temellendirmeye gereksinim duymayacak bir insanın sonsuzluk duygusunu verdi bana. Birbirlerine görünmez olan onları daha iyi görebilmek için kafamda bir Tanrı varsayma düşüncesine dönüyordum. Beni cehaletimle zenginleştirdi, bana bilmediğim bir şeyler eklediğini söylemek istiyorum. Birbirimize rastladığımız andan itibaren kendim için kayboldum, ama aynı zamanda çok da fazlasını kaybettim ve şaşırtıcı olan, mücadele etmem, onu yeniden yakalamak için hâlâ mücadele edebilmem. Nereden geliyor bu? Olduğum yerde, beni sürüklediği yerde, her şeyin sanki başka bir başlangıçla yeniden ele alınabileceği noktanın yanından sürekli olarak geçmem nereden geliyor? Bunun için … yeterli olurdu… Mücadeleden kesinlikle vazgeçmemin yeterli olacağını söylüyor.
Reklamlar