Etiketler

, , ,


Şükrü Tunar, daha üç dört yaşındayken, ırkına has bir musikiye yatkınlıkla, tenekeden yapılmış bir kavalla, basit havaları çıkarmaya çalışarak çevresindekileri hayretler içinde bıraır… Fakat babası Hasan‘la birlikte üç amcası da askere alınınca evin geçimi küçük Şükrü’nün omuzlarına yüklendiğinden bir süre musikiden uzak kalır…

Daha 7 yaşındayken klarnete başlayan ve hiç ders almadan bu sazı çalmayı öğrenen Şükrü Tunar, 14 yaşındayken, tiyatrocuların peşine takılıp 1921’de İzmir’e gelince, İzmir Musiki Cemiyeti’nde iki yıl çalıştıktan sonra, 1923’te İstanbul’a yerleşir… İki yıl Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde kendini iyice yetiştirdikten sonra İstanbul Radyosu’nda çalmaya başlar… Daha sonra da gazinoların en beğenilen klârnet sanatçısı olur.

1928 yılında askere alınan sanatçı, bestekâr Hoca Kâzım Bey’le tanışınca; onun aracılığı ile Mehter Takımına ayrılır, aynı zamanda kendisinden usul ve nazariyat dersleri alarak da musiki bilgisini arttırır.

21 yaşındayken, “Geçti muhabbet demi, ağla gönül, yan gönül” diye başlayan uşşak makamındaki ilk bestesini yapan Şükrü Tunar, nota bilmediği için arkadaşları tarafından alaya varan şakalarla karşılaşması üzerine, azmedip kısa zamanda nota da öğrenmiş ve halk tarafından çok sevilen, çok tutulan şarkılarını birbiri ardınca sıralamıştır… Bir yandan da gazinoların en beğenilen klarnetçisi olan Şükrü Tunar, döneminin bütün ünlü ses sanatçılarına refakat etmiştir. Nitekim ölümü de Beyoğlu’ndaki Cumhuriyet Gazinosu’nda Zeki Müren’e refakat için sahneye çıktığı 15 Ağustos 1962 Çarşamba akşamı kalp sektesinden olur. (Bir söylentiye göre de, biraz geciktiği için, kuliste Zeki Müren tarafından sertçe azarlanmış; bu üzüntüyle sahneye çıktığında kalp krizi geçirerek vefat etmiştir… Ve ne gariptir ki Zeki Müren’in diye bilinen ve zevkle dinlenen o çok güzel bestelerden çoğunun, aslında Şükrü Tunar tarafından bestelendiği bütün ses ve saz alemince bilinmektedir!…)

Eserleri

Şükrü Tunar’ın klarneti için: “Klarnette üstün virtüözlük göstermiştir. Bilinen en iyi klarnetçidir. Çıkardığı ses sert olmakla beraber, tekniği erişilmez derecedeydi.” diyen ve “yıllarca gazinolarda en çok para alan sazende olarak çalıştı’gını söyleyen Öztuna; Tunar’ın besteciliğini pek tutmamakta ve: “Şarkıları piyasa üslûbunda ve daha sonrakilere nazaran belirli bir seviyede ise de gerçek bir bestekârlık kabiliyetinin mahsulleri değildir. Hüzzâm ‘Ay öperken’, kürdili ‘Gözü ceylan gözüdür’ gibi bir iki şarkısı bir ölçüde dikkat çekici bir seviyededir.”24 kanaatinde ise de Şükrü Tunar şarkılarından pek çoğu bugün bile geniş halk kesimlerince büyük bir beğeniyle dinlenmektedir. Bunlar arasında:
 

24 Büyiik Türk Musikisi Ansiklopedisi, ss. 406-7.

Hüseyin Siret’in dizelerinden Hüseynî makamında bestelediği:

“Geçti sevdalarla ömrüm, ihtiyar oldum bugün,
Ak ırak olmuş saçlarımla bîkarar oldum bugün.
Bir muhabbet neş’esiyle ilkbahar oldum bugün,
Ben huzurunda yer öptüm tâcîdâr oldum bugiin”,

Selim Aru’nun sözlerinden, hüzzam makamında:

“Gönül durup dururken bir güle uçtu, kuş gibi;
Çırpındı dalında, dikeni tanıyormuş gibi.
Yoruldu boş yere derdini atıyormuş gibi;
Döndü geldi bana, yarası kanıyormuş gibi”;

Mustafa Nâfiz Irmak!m dizelerinden, hüzzam makamında:

“Ay öperken suların göğsünü sahilde yıkan 

İnleyen dalgaların hâline bak da beni an.
Ne kadar sevmese gönlün, bana şendin acıyan,
Hıçkıran dalgaların hâline bak da beni an.”;

N. Atılgan’ın sözlerinden, kürdilîhicazkâr makamında:

“Gözü ceylan gözüdür, bakışı mestânedir,
Yârimin güzelliği dillerde efsânedir.
Gönlüm onun aşkıyla, delidir, divânedir;
Yârimin güzelliği dillerde efsânedir.” 

ve ayrıca da: Ahmet Kaçar’ın sözlerinden, uşşak makamında: “Anar ömrünce gönül giden sevgilileri”: Osman Nihat Akın’ın dizelerinden, hüzzâm makamında: “Bir zamanlar mâziye bak, ne kadar şendik.’’; yine Osman Nihat Akın’ın dizelerinden, hüzzam makamında: “Gurbet elde her akşam, battı bağrımda güneş.” ile Zeki Müren’i üne kavuşturan, plâğa okuduğu “Muhabbet Kuşu” adıyla tanınan, sözlerini de Şükrü Tunar’ın yazmış olduğu, uşşak makamındaki: “Kalbimi bezi ederim minnet ü zevk ile dilesen”i dahil yetmiş dolayındaki şarkıları hâlâ dillerde dolaşmaktadır.

Şükrü Tunar’ın Evinde

Liitfi Güneri’yle birlikte, İstiklâl Caddesi’nden aşağı doğru iniyorduk… Ar Sineması’nın bulunduğu sokağa sapıp köşeyi dönünce, Güneri; ilerimizde duran beyaz arabayı göstererek:

– Şansın varmış, işte Şükrü Tunar dedi.

Dikkatle bakmama rağmen arabanın içinde kimin bulunduğu belli olmuyordu… Lütfi, beni merakta bırakmamak için:

– Ben de otomobilin içindekini göremiyorum ama Şükrü Tunar’ın olduğuna eminim; zira bu ufak arabayı yeni aldı. Belki sen, koca İstanbul’da aynı cins birçok araba vardır diye düşünürsün.

– Elbette…

-Ama ben, onunkinin numarasını biliyorum!…

Arabaya yaklaşmıştık ki içinden Şükrü Tunar indi… Lütfi Güneri hemen tanıştırdı. Yıllardır sahnelerden tanıdığım Şükrü Tunar’ı ilk kez yakından görüyordum… Son derece alçak gönüllü, sakin, sessiz bir kimse… Kendisiyle röportaj yapmak istediğimi öğrenince çok memnun oldu ve hemen ertesi günü, saat 13.30’da evinde randevu verdi… Daha sonra biz Lütfi’yle, gideceğimiz film stüdyosunun yolunu tuttuk!…

İkimiz de heyecanlıydık… Çünkü görüşme olumlu sonuçlanırsa Lütfi Güneri benim bir senaryomda başrolü oynayacaktı. (Oynadı da; ama Senaryoyu ben de Lütfi de tanıyamadık!…)

Ertesi gün, tam saat 13.30’da, Pangaltı’daki Bay Sungur Sokağının 75 numaralı apartmanının üçüncü katının zilini çaldım…

Pencereden bir baş uzandı: Şükrü Tunar… Sırtında pijama, ağzında lokma vardı!… Kapı otomatiği açıldı ve içeri girdim…

Merdiven başında, sanatkârla birlikte afacan köpeği karşıladı… Uzun bir koridordan hole, holden de oturma odasına geçtik. Sanatkâr gülerek:

Dün gece pek geç yattığımdan daha yeni kalktım… Artık kusura bakmazsınız, buyurun, dedikten sonra, sabahlıkla sofra başında oturan genç bir hanımın karşısına geçerek yemeğe koyuldu!…

Ben de koltuklardan birine oturarak, etrafa şöyle bir göz gezdirdim. Geniş ve aydınlık bir oda. Bana göre, odadaki koltuklar, büfe ve masa daha da zevkli yerleştirilebilirdi…. Radyonun yeri bile iyi değildi…

Yemek faslı sona erince, sanatkâr tekrar özür diledikten sonra yanımdaki koltuğa oturdu… Ve kahvelerimizi yudumlarken anlatmaya başladı:

1907’de Edremit’te doğdum… O zaman mahalle mektepleri vardı… Oraya devam ettim… Mektebe devam ederken Harb-i Umumi başladı. Mektepten eve dönerken askerlere rastladım. En öndeki asker klârnet çalarak gidiyordu… Ben de o zaman klarnete karşı bir merak doğdu… Babam ve amcam çanakkale Harbi’ne gittiler… Babaannem, ısrarım üzerine bir klârnet aldı… O zamanın şarkılarını kendi kendime çalmaya başladım… 12 yaşında mektebi terkedip tiyatrocuların peşine takıldım İzmir’e kadar gittim… İzmir’de onlardan ayrılıp İzmir Musiki cemiyeti’ne girdim… Gündüz cemiyete devam edip geceleri de Kordon boyundaki “Yıldız” gazinosunda çalışıyorum… Bir yıl kadar sonra vapurla İstanbul’a geldim. Üsküdar Musiki Ceıııiyeti’ne girdim. O zamanlar Necati Tokyay ve Selâhattin Pınar da yeni yeni keman ve ud öğrenmeye çalışıyorlardı… Bu cemiyetin hususi konserlerinde de yer alıyordum…


1926-27’de İstanbul Radyosu’nda çalışmaya başladım… Askerlikten sonra tekrar İstanbul Radyosu’na girdim…

Daha sonra Sirkeci’de, Balkan Birahanesi’nde, Sarayburnu Gazinosu’nda; Belvü, Şişhane Bahçesi, Mulen Ruj, Londra Birahanesi ve nihayet Kristal’de çalıştım… Bu yaz da Küçükçiftlik Parkı’ndayım…

– Bestekârlığa ne zaman başladınız?

_ – 1927’de… ilk bestem: “Geçti muhabbet demi; ağla gönül, yan gönül”dür… Daha sonra, Samsun’dayken bestelediğim,:

“Ay öperken suların göğsünü sahilde yıkan,
Hıçkıran dalgaların haline bak da beni an.
Ne kadar sevmese gönlün bana sendin acıyan,
İnleyen dalgaların haline bak da beni an.” şarkısıdır.

Daha sonra, “Geçti sevdalarla ömrüm”, “Gönül durup dururken”, “Gözü ceylan gözüdür” ve daha altmış-yetmiş kadar beste yaptım. (Bu arada Zeki Müren’in yaptığı söylenen en ünlü bestelerin de Şükrü Tunar’ın olduğu; hatta bunları para karşılığı Zeki Müren’e sattığı hep söylenegelmiştir!… Fakat bu konuda her ikisi de “ketum” davranmışlardır!… Ayrıca, Şükrü Tunar’ın “roman”lığı konusu da hep konuşulmuştur!…)

– Size üst üste ilham veren güzel hanımlar oldu mu?

Bir an karşımızda oturan genç hanımla bakıştıklarını görünce; ben, gülerek:

-Yoksa eşinizden mi çekiniyorsunuz? diye takıldım.

Tunar:

– Henüz evli değiliz, dedi, askıdayız… Bakışmamızın sebebine gelince; kendisi için bir sene zarfında yirmi kadar eser besteledim.

İlk izdivacınız mı olacak?

Hayır üçüncüsü!…

Beste yapmak için belli zamanlarınız var mıdır?

Hayır, zamanı hiç belli olmaz. Bazen durup dururken içimde bir şarkı yapmak arzusu uyanır ve hemen yaparım.


 Beğendiğiniz ses sanatkârlarını söylemeye cesaret edebilir misiniz?

Bu sorunun cevabım müstakbel eşi verdi:

– Vallahi Şükrü gazino ve bahçelerde çalıştığından bu suale cevap vermesi hayli güç. Zira birini söyleyip ötekini söylemezse, hatırı kalan olur.

Bu arada nasıl oldu bilmiyorum, ses ve saz sanatkârlarının yaş bahsi ve hususi hayatlarıyla ilgili birbirinden ilgi çekici konular açıldı… Artık sohbet büsbütün tatlılaşmıştı… O kadar ki iki saatten fazla  bu konuda konuştuğumuz halde -tabii maalesef yazılmamak şartıyla- zamanın nasıl geçtiğinin farkına varamadım… Eğer gözüm, tesadüfen saatime ilişmeseydi, Nevzat Akay’la olan randevuma az kalsın yetişemeyecektim…

Bir yabancı olarak girdiğim Tunar’ların yuvasından, çok eski ki bir dost sıcaklığı ile uğurlandım!…25
 

Son Zamanları ve Ölümü

Şükrü Tunar’ın son zamanlarını ve ayrıca da artık daha o zamanlar bozulmaya başlayan saz bahçelerini, Selim Aru’nun 29 Eylül 1979’da Erenköy’den Avni Anıt a gönderdiği mektuptan öğreniyoruz: “Kumkapı’da Kör Agop nâmıyle mâruf meyhanede Nubar’a rastladım. Selâmlaştık. Biraz sonra da masasından kalkıp masama geldi. “Selim Bey, unutmadan söyleyeyim Şükrü sizi arıyor.” dedi.

25 Bu yazı, 27 Mayıs 1950 tarihli PERDE dergisindeki röportajımdan yararlanılarak hazırlanmıştır.
O akşam Tepebaşı’na gittim, daha doğrusu uğradım. Çünkü burasını hiç sevmemiştim. Hele Küçük Çiftlik’ten sonra! Sirk gibi bir yer. Ön sıralar güyâ koltuk; arka sıralar mahalle kahvesinin kırık sandalyeleri, fasıl arasında canbazlar; şarkı arasında komikler. Bir palyaço eksik. Müşteri içinde o da var!… Alaturka o günlerde bahçede hastalanmaya başladı.

Neyse Şerifle Şükrü çekerdi bazen beni oraya. Saz başlamış, Şükrü yok! Garson Hacı’ya sordum. ‘Çoktan uğramıyor efendim’ dedi. Çıktım; o akşam bulabileceğim yerlerin hepsine baktım, yok! Zaman geçti. Bir sabah Beyoğlu’nda Zahariadis mağazasından mendil alıp çıktım. Biri korna çalıyor. Şükrü’. Taksisinin içinden fırladı. (O zaman taksi işletiyordu.) Boynuma sarıldı, neredesin, dedi. Sen neredesin, dedim? Beni arabaya aldı, doğru Boğaz. Yolda tedirgin, sinirli. Şu binalara bak, diyor: Mavi cephe üzerine eflâtun balkon! Gecekondu renkleri daha Bebek sırtlarından başlıyordu… Şükrü birden taksisini durdurdu, bana katırtırnağını sordu. Kim buna bu adı takmış, dedi? Eşeğin biri, dedim! Yürüdük, ileride lâcivert renkli körfezin üstünde duran Tarabya Oteli’ni gösteriyor: Gölde kuğu! diyor.

Uzaktan duymuştum, birine tutulmuştu. Tutulmadan oturamazdı. Zaten o zaman çalamazdı. Odeon plağının üstündeki hüzzam taksimi ben yapsaydım da, dünyaya tutulsaydım keşke…

Büyükdere’ye geldik. ‘Gündüz sen içmezsin, ama!’ diye beni Mardiros’a soktu. Ne zamandır gelmediğim meyhane. (…) Hep sazdan sözden bahsettik. Döndük. Ben arabadan inerken. ‘Sizden bir ricam var’ dedi. Sevdiğini duyduğum hanımı ben de tanıyordum. Fakat ihtimal vermiyordum. Acep benden bir tavassut mu isteyecek diye düşündüm. ‘Hayrola’ dedim. ‘Bana bir güfte yazın’ dedi. Arkamdan soğuk ter boşandı. Güç halle ‘hay hay’ dedim.

Aylar geçti bir şey yazmadım, yazamadım. Çok utanıyordum. Bakımı başka çare yok, Ankara’dan getirdiğim bir güftemi Doğancılar’daki evine postaladım.

Barut hazırdı. Ateşi görür görmez alev aldı ve kıvılcımlar İçinde yine bir Hüzzam. Benim kaderim Hüzzam zâhir!

Gönül durup dururken bir güle uçtu, kuş gibi;
Çırpındı dalında, dikeni tanıyormuş gibi;
Yoruldu boş yere, derdini atıyormuş gibi;
Döndü geldi bana, yarası kanıyormuş gibi!’

Sonra bir gün Çamlıca’ya evime geldi. Bu güfte için teşekkür etti. (…) Giderken bir bestemi aldı.(…)

İstanbul’da çalıştığı gazino sahnesinde klarnetini takarken düştü ve sazıyla beraber kırıldı!”

Şükrü Tunar’ı Zincirlikuyu’da toprağa verip dönerlerken, çok ilgi çekici ve etkileyici bir olayla karşılaşırlar: “Zincirlikuyu dönüşü Baki Süha’nın arabasına bir çocuk atladı. Yağlı kara, yalın ayak, telinin biri gevşemiş kemanlı bir çocuk! Baki Süha sordu:

-Sen kime geldin?

-Baba’ya!

-Hangi Baba’ya?

-Şükrü Baba’ya! Başka baba var mı?

-Afedersin câmide altı baba vardı da.

-Onlar öldüler, babam vefat etti.

-Anlayamadım?

-Babam yaşayacak!…

Baki Süha’nın yüzüne bakakaldım. Altımdan otomobil kaydı sanki… Çocuk Mecidiyeköyü’nde indi.

-Nereye, dedim.

-Koca kızı oynatmaya, dedi, gülerek koştu. Karşıda kocaman bir ayı bekliyordu.”26
 

26 Avni Anıl. Anılar ve Belgelerle Musikimiz SözlüğiL 1981 ,ss. 254-5.

Ve “Roman”larm “Baron”u!…

Avni Anıl, bu anısını naklederken, kıyısından köşesinden Şükrü Tunar’ın “ırk”ına da imâda bulunuyor. Oysa Sadun Aksüt, Alkışlarla Geçen Yılları’nda: “Türk, Rum, Ermeni, Yahudi gibi Çingene de bir ırktır. Onu küçük görenlerin kendileri küçüktür.” Dedikten sonra, aralarında Şükrü Tunar’ın da bulunduğu, Türk musikisine emeği geçmiş olan ünlü “roman”ları şöyle sıralamaktadır:

“Hasan Ağa (veya Efendi) (1850 ?), klarnet İbrahim Efendi, Kemani Naci Tektel, Denizoğlu Ali Bey, Kemani Bülbül Salih, Hanende İbrahim Efendi (Uygun), Nasibin Mehmet Bey (Yürü), Hânende Nasibe Hanım, Kemani Memduh, Kemençeci Vasilâki (Rum Çingenesi), Klarnet Şükrü Tunar (Çingene Baron, diye anılırdı,), Kanunî Ahmet Yatman, Hanende Ali İçinger (Bülbül Ali) Kemani Haydar Tatlıyay, Udi İzzet Altınbaş, Udi Kavalalı Mehmet (Bükey; Metin Bükeyim babası;, klarnet Mustafa Kandıralı, Erköse Kardeşler, Udi Baki Duyarlar ve daha nice değerli müzisyenler. Bu saydığım kişilerin hepsinin de hem sanatkâr olarak, hem de mükemmel bir insan olarak üstün kişilikleri vardır.”27

Başta Şükrü Tunar olmak üzere, toplumumuzun her kesimince böylesine sevilen/sayılan sanatçılar arasında olmak elbette her biri için bir övünç kaynağıdır.
 

27 Sadün Aksüt, Alkışlarla Geçen Yıllar, s. 52.

Reklamlar