Tags

, ,

YALÇIN TURA İÇİN ON KEDERLİ ŞARKI

1.

Yatsı okunmuştu çoktan,
süzüyordu balını gece;
Hüsn-ü Aşk’a dalmıştım,
dumanlar içinde birden
gördüm Galib’in yüzünü.

Feri kaçmıştı gözlerin
Mevlâna Dergahı’nda.
Tanrı’nın mı Mahbub’un mu
sanki bir vehim kemirmiş
ve ufaltmıştı bedeni.

Etin karanlığıydı, etin
Bâki’yi, Şeyh’i tüketen;
söyleşirler karşılıklı:
“gamdan ölmem de kıskançlık,
ayrılık helak eder beni”.

2.

Sabah! Birden cız etti içim
kesmişti zalim yap-satçı
erik ağacını komşunun
tam çiçek açma zamanı.

Geçimsiz Kamile Hanım
yakalayabilsen keşke
önlüklü beni, elimde
araklanmış üç beş erik

Komşular öldü çoktan,
yıkıldı bahçeli evler
kalmadı sürülecek iz
hüzünlendirici artık zamanlar.

3.

Aynı anda duydum tan vakti
Çanın ve Müezzinin sesini;
dinsizim, inanmam öteye
ama huzurla doldu içim.

Göreceğim bir düşün
düşünü gördüm düşümde,
kıyısındaydım bir gölün,
bakışıyorduk Ecelle.

Ürkmedim; Her gece yolcusu
bilir: başlangıçtadır son,
aynıdır ezan ve salâ;
Ruh-vücud dönüşüp durur.

4.

Baktım yaralı köpeğin
gözlerine, gözlerime
bakar gibi; aynı dehşet
taşlaşmıştı içlerinde.

Varlığa özgü, korkular
kederler. Akşam bir iç çekiş
çöplük dibi kondularda;
çocuklarda bile bir kasvet.

Gün bitti. Bahar çıtırdıyor
bahçelerde: bilmiyor kimse
yoksulun kalbinden geçenleri,
kendi de bilmez zaten halini.

5.

Çelik ve elektronik. Çöl
inildiyor. Elyazmaları
gecede alev alev. Yansın
toprak ve bin yıllık anılar,
Kaknus doğar nasılsa külünde.

Ölü anaların kollarında
oldu sabah. Çatladı zamanın
içi. Öğrenildi ecelden;
bebeklerin yüzünde şimdiden
bir Velinin gülümsemesi.

Bilmiyor müstevli, efsane
filizlenir geçmiş yıkımlarla;
Bombalanıyor ama kent,
yıkık bir merdivenin altında
zikrediyor hâlâ benzi solmuş
Cüneyd-î Bağdaî’nin hayali.

6.

Babamı gördüm dün gece;
tipi vardı, yürüyordum
bir sağa bir sola, sarhoş,
bekliyordu pencerede.

Neyi vehmeder de insan
dikilir camın önünde?
Müjde gibidir her yalpa,
görür ve çekilir bekleyen.

Oğlum görecek mi beni,
doğum gününe gelirken
yola yığılmadan önce
elimde bir demet çiçek?

7.

Onbeş yaşındaydım belki
bahçe katı bir evdeydik;
mutfak kapısında buldum
sıska sokak kedisini

Sütüne ekmek doğradım,
oracıkta besledim onu;
yurduydu o kapı önü,
ben de Tekiri kardeş bildim.

Eve dönerken öğle sonu
ezilmiş gövdesini buldum;
beslemedim ve sevmedim
bir daha hiçbir hayvanı.

8.

Ziya Osman üç gecedir
düşümde. Çıkarıp siyah
kolluklarını bakıyor
zalim hesap defterine.

Aklında bir cami avlusu
“Tanrım” diyor, “Çıkmasın
ne olur hiçbir yanlışım,
ne bu, ne öteki dünyada”

Neydi içindeki o büyük
vehim ve keder? Çünkü şöyle
yazmıştı: “Rabbim! Öleceğiz
çok şükür. Çok şükür öleceğiz”.

9.

Göztepe Gül Bahçesi’nde
oturuyordum o ılık
Mart sabahında. Bir martı
gibi konuverdi yanıma.

Berduşun tekiydi, tanıdım,
baktım gözlerindeki mavala:
karı, grev, lokavt, kanser
“Boş ver” deyip tosladım beşiği.

Bağdat önündeydi tanklar.

10.

Kim gördü Levh-i Mahfuz’u
kalbin içinden başka yerde?
Aynı mı yoksulun baktığı
zenginin okuduğuyla?

Neyi kurdum gece, dinlerken
“eyvah” diye inleyen sesi?
Geliyordu kalbin ta dibinden
bu yüzden kardeş Bach’la Itrî.

Ermez, olgunlaşır anlayan,
giyinir başkasının derdini;
“zulmetmeyen şefaat dilemez”
demiş, yaşlı Muhammed Vâsi.

Advertisements