Tags

, ,

ORMAN PERİLERİ

Ormanların, ağaçların ve bitkilerin perilerine Dryad, bazen de Hamadryad denirdi. Bunlar ağaçların ruhları idi. Geceleri ağaçlardan ayrılıp el ele vererek halka olur; ayışığında bir çelenk halinde dönerek dans ederlerdi.
Dryad’lar ağaçlarla birlikte yaşar, ağaçlarla birlikte can verir, ölürlerdi. Yeryüzünün her yanını kapkara bir vahşet kaplamışken, bütün bu güzel peri kızları Anadolu’da doğmaya başlayan bir nurdu, yani doğal eşyanın insanlaştırılması, bir hümanizm hareketinin başlangıcı, yeni bir uygarlığın doğuşu idi. O zaman Mısır’da da bir uygarlık vardı. Ne var ki, Mısır uygarlığı yüzünü ölümden yana çevirmişti. Anadolu ise yüzünü hayata dönüyordu. Anadolu çılgın bir yaşama sevinciyle coşuyordu. Belki bu halin nedeni orman ve çiçeklerle örtülü günlük güneşlik yamaçlarla pırıl pırıl ışıldayan iç açıcı denizlerdi. Bu şeyler insanları masum çocuklar gibi oynamaya, türkü söylemeye iteliyordu.

Mısır denince insanın aklına, ehramları ve mumyalarıyla büyük bir mezarlık gelir. Oysa Anadolu denince hemen, oyun ve müzik için yapılmış tiyatro ve stadyumlar gelir.
Ağaç sevgisi o denli yeğindi ki, ozanlara taç diye defne dalından, yengi kazanmış atletlere ise zeytin dalından çelenkler takılırdı.
Anadolu’da bugün bile Dryad imişler gibi ağaçlarda bir ruh olduğu inancı vardır. Bir ağaç yemiş vermezse, «ağaç korkutma» denilen çareye başvurulur. Biri baltalı, biri eli boş iki kişi, yemiş vermeyen ağacın başına dikilir. 
Baltalısı, 
     «Ben bu ağacı keseceğim!» der.
     Baltasını, kaldırınca, öteki,
     «Onu affet, bu yıl vermediyse, önümüzdeki yıl çok verir. Onun canını bana bağışla!» 
diye yalvarır.
Sözde ağaç bu sözleri işitir, korkar ve ertesi yıl çok ürün vererek canını kurtarır. Herne kadar bu yapılan iş saçma ise de, yapıldığına göre ağaçta bir can ve cankulağıyla dinleyen bir ruhun varlığına inanılıyor demektir. Güney Anadolu’da zeytin ağaçlarının mirasçıları kaç kişiyse, zeytinin gövdesine baltayla o sayıda çentik vurulur. Ağacın yaralanmaması ve canının acıtılmaması için ağaçlardaki paylarından geçenler (özellikle kadınlar) çoktur. Zaten ağaçlara «kanlı kavak» gibi adların takılması, mezarlığa selvinin, köy meydanına da ulu çınarın dikilmesi Anadolu’da ağaç duygusunun derinliğini gösterir.

Ormanlarda dağ taş ve orman tanrısı Pan korkusu, ormanın çoluklu çocuklu bir insan kalabalığının bağrışmasına benzeyen uğultusundan ileri gelmektedir. Durgun havalarda ormanda sanki bir insanın iç çekişi duyulur. Hemen hemen her şeyin «lisani hal» ile bir anlatılışı vardır.

İşte eski Anadolu’lulara ormanlar ve ağaçlar «lisanı hal» ile Dryad’ları anlattılar. 
Anadolu’nun yağmuru bol olan yöreleri, Troya çevreleri ve Mysia (yani Marmara’nın güney kıyılaradır. Sık ormanlarla örtülü olan buraları eski zamanların kereste kaynaklarıydı. Keresteden başka gemileri katranlamak, ziftlemek ve balmumlamak için gereken maddeler Edremit’in üzerindeki Kocakatran dağlarının ormanlarından gelirdi. Bu dağlarda ve Bursa’nm üzerindeki Uludağ’da (Olympos), meşe, karaağaç, kestane, dişbudak, akağaç ve çamdan başka şimşir bulunurdu. O zamanki bir atalarsözünde «Mysia’ya kereste taşır» deyimi deliler için kullanılırdı. Çünkü kereste Mysia’dan başka yerlere gönderildiği için, oraya kereste taşımak delilik sayılırdı.

Anadolu şimşirinden, bütün ilkçağ boyunca —Mısır’da, Filistin ve Suriye’de, Yunanistan, İtalya ve Kartaca’da— kutsal heykeller, marangoz aletleri, düdükler, flütler, taraklar yapılırdı. Üç latin ozanı —Vergilius, Catullus ve Ovidius— Phrygia şimşirini öve öve bitiremezler. Phrygialı Ida (Kazdağı), Troya’nm dokuz kentinin kerestesini sağlardı. Şimdi bile köylümüzün çadırının direği, sabanının kulpu, çocuğunun beşiği, çorbasının kaşığı, karısının kirmeni, tamburasının bedeni, eşeğinin semeri, çapasının sapı, cıgarasımn çubuğu, ocağınm ateşi hep ormanlardan, yani o güzelim Dryad’lardan gelir. 
Ormanlarla ilgili Anadolu kaynaklı iki efsane vardır. Birisi Klity efsanesi. Klity güzel bir köylü kızıdır. Apollon, (yani güneş) her gün ateş arabasıyla göklerden geçerken kız, güneş tanrısını görür ve ona âşık olur. Utangaç ve pısırık âşık kız güneşe sevgisini bildirmez. Fakat sabahtan akşama dek toprakların üzerinde oturup, güneş tanrısı gökler boyunca gezeleyip dururken gözlerini ondan ayırmaz. Zavallı kızcağız böyle güneşe baka baka, yüzünü hep güneşe çeviren «güneş çiçeği» olur. Bizde ise bu güneş çiçeğine çoğunca «ay çiçeği » deriz. 
Ağaçlar üzerine Dryope efsanesi pek acıklıdır. Dryope ile İole iki kız kardeştir. Dryope evliydi. Bir gün iki kardeş bir pınar kenarına gider. Dryope çiçek açmış bir mersin dalı  koparır. Dal, koptuğu yerden kanayınca kadın şaşırır. Dryope istemeden bir Dryad’ı öldürmüş bulunur. Dryope korku içinde kaçmaya kalkışır, ne var ki, topukları toprağa köklenmiştir. Kadın yalnız belinden üst yanını oynatabildiği için, «Eyvah!» diye saçlarını yolmaya kalkışır, ancak avuçlarını saçlarla değil, başından kopardığı yapraklarla dolu bulur. Öteyandan, çocuğunu emzirmeye kalkışınca da, memelerinin katılaştığını ve sütünün kesildiğini görür. İole kardeşinin halini görür, yardımına koşar, ilerlemekte olan ağaçlaşmayı durduramayınca, aynı ağaç kabuğuyla bağlatmak üzere kardeşini kollarıyla sarar, ama ağaçlaşmaz. Tam o sırada Dryope’nin kocasıyla babası çıkagelirler. İole onlara taze ağacı gösterir, onun hâlâ sıcak olan gövdesine sarılır ve yapraklarını öperler. 
Artık Dryope’den, yamru yumrulaşma yüzünden başka bir şey kalmamıştır. Genç kadın güçbelâ konuşmaya uğraşarak, «Hiç günahım yok, sonumu hak edecek bir fenalık yapmadım, kimseyi incitmedim. Eğer yalan, söylüyorsam yapraklarım kuraklıktan kurusun, dökülsün, gövdem de, dallarım da kesilip cayır cayır yakılsın. Çocuğumu dallarımın arasından alın ve bir sütnineye verin. Sık sık dallarımın altına getirin; onu burada emzirsinler. Çocuğum gölgemde koşup oynasın. Çocuğum konuşacak ve söz anlatacak çağa gelince, beni «Annem!» diye çağırsın, annesinin bu gövdede olduğunu bilsin. Ama ağaçların dallarını, yapraklarını koparmaktan sakınsın, belki de her ağaç benim gibi bir anadır» der. Sözlerinin burasında susar, çünkü kabuk, yüzüne gözüne yürümüş, dudaklarını ve gözlerini örtmüş bulunur. 
Yaratılış insanı pek topraktan yaratmadı. Çünkü, insan toprak yemez. Ağaçlar açılmış avuçlara benzeyen yapraklarıyla güneş ışığını toplar ve hidrokarbona çevirir. İnsanların gıdası işte bu güneş ışığıdır. İnsan topraktan değil, güneş ışığından oluşmuştur. Bunu anlayan insana her dilde, aydın, münevver, vb. derler, ki bu ışıklı demektir. İnsanların çocukluk çağında Anadolu’da bu ışık yanmaya başlayınca ağaçta Dryad diye hayat dolu bir varlık sezilmeye başlandı.
Advertisements