Tags

, ,

Turgut Reis, Halikarnas Balıkçısı

ÇOCUKLUK
 

Yıllar geçiyordu. Yaşı dördü beşi bulan Turgutca şafak sökünce babasıyla beraber kalkar, koyunları, keçileri ya dağa veyahut deniz kıyısına sürerdi. Dağ yolu tutulursa çocuğun yüzü sarkar; denizden yana gidecekse çocuk sevincinden havada iki kere dönerek taklalar atardı.
 
Bir gün yoldan pürsilah geçmekte olan Tahtabacak çocuğun havada çarkıfelek kesildiğini görünce gülmüş ve babasına, “senin oğlan denizci olacak galiba,” demişti. Veli de “ne denizcisi? Cambaz olacak desene,” diye söylenmişti.
 
Tahtabacak yolda durup, “Sen bilmezsin, denizciye kıyas dağ keçisi veya ağaca turmanıcı maymun bile camuzlar ve öküzler kadar hantaldırlar.Evet yalnız kol, bacak atikliği yetmez, baş ve düşünce çevikliği de gerek, “ demişti.
 
Veli, “Bizim gibi çobanlara bunlar gerekmez” diye cevaplamıştı.
 
Tahtabacak Amca da “ne olacağını sen ben değil Allah bilir, fakat biz akşamları kör Ali ile dertleşirken onun nasıl kulak verdiğine, gözlerinin nasıl parıl parıl parladığına dikkat etmedin mi? Ben günün ne olacağını şafağından, denizciyi de çocukluğundan tanırım” diye karşılık vermişti.
 
Denize varınca Turgutca karabatak gibi denize batar çıkardı, öyleki, yürümeyi de, yüzmeyi de hemen hemen aynı zamanda öğrendi. Bazı akşamları Tahtabacak’la Kör Ali, Veli’nin evine gelirler ve her denizci gibi denizde başlarından geçenleri birbirine ve dinleyenlere anlatmaktan hoşlanırlardı. Bir akşam Kör Ali kardeşlerinden şöyle söz etti:
 
“Babamın üç oğlu vardı. En büyükleri bendim. Babam ve kardeşlerimle Halikarnas’ta balık avlıyorduk. Tekirburnu’na ve burunu dolanarak ta Datça’ya giderdik. Bir gün Tekirburnu’nun kuzeyinde bir mil açıkta avlanırken birdenbire burnun arkasından iki haçlı fırkata( frekata yirmi otuz kürekli ve yelkenli bir savaş gemisidir. Günümüzün destroyerlerinin ödevini görürlerdi)çıktı. Pupayelken geliyorlardı. Onun arkasından iki kırlangıç (bunlar fırkatalardan daha küçük ve daha hızlı gemilerdi) göründü. Karaya kaçmaya kalkıştık, önümüzü kestiler, Esir olduk. İki fırkatayla iki kırlangıç Pietro Monçenigo’nun kumanda ettiği haçlı filosunun öncüleri imişler. Biz üç kardeşe ve babamıza zincirler vurdular ve topumuzu bir kadırgaya geçirdiler. Üç kardeşin en büyüğü bendim. Forsa koğuşunun rutubetli farşlarının (tahta tabanlarının) üzerinde halkalar vardır. Onların ayak bileklerini saran prangalarının ne de buz gibi soğuk olduklarını siz bilmezsiniz… Bakın şu ayak bileğime, prangada dişlerinin hâlâ yeri durur. Bizleri birbirimizden uzak olarak ayrı ayrı yerlere zincirlediler. Bizim kadırga İspanyol Don Sebastion da Hurtdoy’a aitti. 
Zincirlendikten birkaç gün sonra artık ölüm haline gelmiş, tükenmiş olan babamızı, ‘Forsalık edemez anlamına gelen ‘gastado’ diyerek diri diri denize attılar.
 
Her kürekte dört kişi idik.Benim bir yanımda bir İtalyan, öteki yanımda bir İspanyol vardı. İkisi de katildiler. O forsa koğuşunun loş ışığında üç kardeş birbirimizin yüzünü bulamaz, tanıyamaz olduk. Birbirimizinden uzaktık, fakat yürekçe birliktik. Seslerimizle birbirimizi teselli ederdik. Fakat günler geçtikçe bazen umutla ve bazen de umutsuzlukla söylediğimiz bir türküdeki seslerimizi, bizim değilmişler gibi tanıyamaz olduk.
 
En gencimiz… Onun gözleri, kaşları anamızınkilere benziyordu. Babamın sevgilisi idi, biz de onu çok severdik. Ha ne diyordum? En gencimiz narin bir çocuktu. Onu düşündükçe kendimi unutuyordum, böyle bir yuvanın kuşu muydu o?
 
Asıl kötüsü, kürek çekiyorduk,ama, ne için?
 
Venedik doju Pietro Monçenigo’nun komutası altındaki haçlı filosu Türk kıyılarını yaksın, Hıristiyanlığa yardım etmiyor diye erkek, dişi ve çoluk çocuk masum halkı boğazlasın, bütün kıyıyı yağma edip yaksın ve kız kızanı tutsak edip Venedik ve Cenova tutsak pazarlarında satsın diye! Daha hâlâ kadırganın (cigali)kıç kasarasında kazığa oturtulan erkeklerin ve kadınların çığlıklarını hatırladıkça tüylerim ürperir.”
 
Çoban Murat, “Yahu, Ali Amca, kazığa oturtulmak nedir ki?” diye sordu.
 
Kör Ali:
 
“O zaman ben de bilmiyordum. Yanımdaki İtalyana sormuştum. Banakıç kasarada dümenin iki yanında küpeşteye saplı ucu sivri, sağlam ve dik iki kazığın bulunduğunu söyledi. Sonradan çok gördüm a. On karış boydadırlar. Bu kazığa bir insan –fazla değil– ancak düşemeyecek kadar saplanıyordu. Onun üzerinde insan hemen hemen dört gün yaşayabiliyordu. Kazık, insanın ağırlığı ve çabalamasıyla yavaş yavaş giriyordu. İnsanın can alacak bir iç organına değince, ne bileyim barsaklarını veyahut karnını içeriden delince zavallıcağız ölüyordu. Kazığın haça germeye benzeyen şu yeri vardı ki, ölüm,celladın göreceği iş tamamlandıktan çok sonra geliyor ve idama mahkûm olan adam uzun zaman düşünüp konuşabiliyordu. Kazığın haça gerilmeye benzemeyen yeriyse bir insan bir kere kazığa oturtuldu muydu, daha sağ iken kazıktan indirilse bile sağken haçtan indirilenin hayatı kurtarıldığı gibi ölümden kurtarılamıyordu. Bir kere kazığa konulanın kaderi uzun bir ölüm oluyordu. Ben, yanımda zincirli İtalyana bunu niçin yaptıklarını sorduğum zaman, o suratı gülmez herif bir kahkaha salıvererek ‘Ne için olacak? Dümen kullanan adamın yalnız kalarak canı sıkılmasın diye. İki yanlarında konuşacak birer adamın bulunmasını istedikleri için kazıkların boş kalmamasına dikkat ederler,’ dedi. Biz sonradan zaptettiğimiz düşman gemilerinde bazen uçları insanlı, bazen de uçları boş kazıklara rastgelirdik. Boş olanları raspa edilmiş ve sivrilmiş, yani iş görmeye hazır bir durumda buluyorduk. Bizcellat değildik yahu. Bu kazıkları kullanmak aklımızdan geçmezdi. Onları hemen söker, denize atardık. Yalnız bir kere, bir tanesini söküp, onu kullanmış olan kaptanın başına çaldığımızı hatırlıyorum. Herifin kellesi, tencereye atılan lahana gibi omuzlarının arasına girdi.
 
Neyse! Gelelim kardeşlerime. Dedim a. En küçük kardeşimizin üzerine hepimiz titrerdik. Ortancamız hepimizden kuvvetli idi.
 
Savaş için yaratılmıştı. Fakat zincirde erimek için değil ha! Zincirlerin şakırtısı onun kartal ruhuna ağır gelirdi. O, dağlarda pars ve kurt avlar, denizde köpek balıklarıyla savaşırdı. Vardiyanın kamçısı onun tarafından sakladığı zaman benim kendi sırtım yarılıyor, cılk yaraları kanıyor gibi olurdu.
 
Sevdiğimiz denizin sulan ve çırpıntısı hep kulaklarımızda idi. Lombozlardan küreklerin, fırtınada rüzgârın çılgın savruluşunu görürdük. Dalgaların, bordamızda gümleyişini dinlerdik ve bize hürriyet bahşedecek ölümü getirmeleri için dua ederdik.
 
İşte ilk önce ortancamız öldü. Kendisine verilen kuru galetayı yiyemezdi. Fena bulduğu için değil..Sanki özgür olduğumuz eski günlerimizde kuru ekmekten daha iyisini mi yiyorduk. Kardeşim o mayadan yaratılmış ki, ona göre hürriyeti alındıktan sonra sarayın bile forsa koğuşundan farkı olmazdı. Fakat sözü neye uzatalım? Ölüp gitti! Ben uzaktan gördüm, ama son soluğunda bile yanına varıp soğumakta olan elini tutamadım, bir yudum su olsun veremedim. Zincirlerini çözdüler. Onu denize attılar. Ölüsü bari o özgür engini ve güneşi buldu.
 
Fakat hepimizin çiçeği, en gencimiz yok mu? Onun belki ezgisini hafifletirim, onu yaşatarak bir gün özgürlüğe kavuşmasına yardım ederim diye yaşamaya gayret ediyordum. Onun da yüzünün nuru gökkuşağı gibi yavaş yavaş bulutların karanlığında sönüp gitti. O vakitsiz ölümünden bir kez olsun yakınmadı.
 
Neden bilmiyorum? Ben ölmedim. Ondan sonra bana neler olduğunun da farkında olmadım. Gözlerim söndü. Üzerinde kürek çekmekte olduğum tahta, pangaçça vardı ya? Biz ona oturak diyoruz. İşte sanki tıpkı onun için bir tahta pangaççaydım.
 
Benim için artık ne gün vardı, ne gece, ne deniz, ne forsa ve ne de ses, renksiz bir boşluk içindeydim. Yalnız oturduğum pangaççayı, tuttuğum kürek topacını ve sırtıma yediğim kamçıyı duyuyordum. Kör ve sağırdım artık! Ne umudum ve ne de bir amacım vardı. O anda zincirlerimi çözselerdi bile neye yarardı? Bana zincirli olmak veya olmamak hep birdi. Zincirlerim çözüleydi, forsa koğuşundan ve kamçısından artık evimden ve evimin her günkü hayatından ayrılıyormuşum gibi olurdum. Aylar mı, yıllar mı geçiyordu? Kimin haberindeydi. Günün birinde denizin sesi yavaş yavaş kulağıma gelmeye koyulmuştu. Belki denize atılmış olan kardeşlerim, denizin sesiyle bana bir şeyler anlatıyorlardı. Daha sonraları denizi de görür gibi olmaya başladım. Keşke görmez olaydım. Gözlerimi koğuşta gezdirince, koğuşun bütün boşluğu ezici bir ağırlık gibi üstüme çöktü. Gitgide iyiden iyiye görmeye ve işitmeye başladım, içimde de zincirlerimi bile eritecek bir ateş harlıyordu.”
 
Kör Ali biraz durdu ve bir su istedi. Güneş çoktan ‘batmıştı. Yıldızlar parlıyordu. Veli’nin evinin eşiğinde birkaç çocuk Kör Ali’yi dinlemek üzere yanyana oturmuşlardı. Bunların içinde Turgutca dışında hepsi uyumuştu. Turgutca, kara gözleri fal taşları gibi açılmış dinliyordu. Bir aralık Tahtabacak, Veliyi dürttü ve “bak senin sıpa nasıl dinliyor?” dedi. Veli ile çoban Murat bir ağızdan” Vazgeç be Hüssam Amca, böyle diye diye oğlanı ayartacaksın,” dediler. Dinleyicilerin biri:
 
“Ali Dayı! Demek ki körlüğün forsalıktan kalma değil ha?” dedi.
 
Kör Ali, “Hayır değil!” dedi. “Gözlerim forsalıktan kurtulup korsan olduktan sonra böyle oldu.”
 
“Bunun ilacı yok mu?”
 
– Kime gösterdimse yok, dedi. Demincek size, içimde bir ateş harlıyordu dedim a. İşte ondan sonra daha iki sene kadar kürek çektim. Kış gelince, gemiyi Barselona limanına götürürler. Zincirlerimizi çözüp bizi zindana atarlardı.
 
Kurtulduğum yıl idi. İki gali, yani sizin anlayacağınız, iki kadırga ile denize açıldık. Bizim galinin adı, “Madre Dolorose” idi. Komutanı da Kastil ya da Aragon asilzadelerinden Don Guzman Gonzales Maria Simenez de Soto adlı bir kefereydi. Öteki galinin adı “Santa Katerina” idi. Onun da kumandasında bizimki gibi uzun adlı bir İspanyol keferesi vardı. Bizim kadırgadakiler, forsalar birkaç beyaz Portekizli hariç hepsi de Afrika zencilerindendiler. Sıcak havada leş gibi kokuyorlardı. Fakat ben o zavallılara çok acıyordum doğrusu. Benim sağ tarafımdaki zenci, herhangi dört kişiye bedel bir izbanduttu. İspanyolca
biliyordu, bana anlattı. İspanyollar onlara o kadar işkence etmişlermiş ki, onların kabilesi yamyam olmamakla beraber, ellerine bir fırsat geçer de bir İspanyolu yakaladılar mıydı onu hemen yavaş yavaş ateşte kızartırlar ve yalnız yüreğini kemali afiyetle yerlermiş. Onun söylediğine göre İspanyol yüreği kin badelerinin en güzeli, içindeki kan da kin şerbetlerinin en içimine doyulmaz olanı imiş.
 
Neyse biz iki gemi birbirimizden epeyce açık olarak borda düzeninde ilerliyorduk. Yani iki geminin pruvaları aynı yöne ve yanlan birbirine bakıyordu. Öğle vaktiydi. Güzel bir batı rüzgârına yelken açmıştık. Alınlarımızı, içeriye çekmiş olduğumuz küreklere dayamış, fırsattan istifade biraz uyku kestirmeye çalışıyorduk. Tam Balear Adalarının en büyüğü Majorka’nın güney burnunu kovanço ederken, yukarıdan gardiyanlara “kürekleri fora!” diye bir emir çınladı. Vay anasını! Kamçılar yağmur gibi sırtımızda şakırdamaya koyuldu. Salya kürek ettik. Aynı zamanda kürek lombozlarını açmaya ve toplan telaşlı telaşlı doldurmaya başladılar. Yukarıdaysa askerler aceleyle arkebüzlerinin çakmaklarını muayene ediyor, okçular da oklarını yaylarına dayıyorlardı. Lombozdan baktım, bir şey göremedim. Biz mi saldırıyorduk, yoksa bize mi saldırıyorlardı? Bilemiyordum! Fakat hemen neredeyse bir ana baba gününün başgöstereceğini anlıyordum.
 
Ben geminin art tarafındaki küreklerin birindeydim. Grandi direği önde idi. Birbiri arkasına birkaç topun gürlediğini işittim. Ses, rüzgârla beraber arkamızdan geliyordu. Ateş eden her kimse, güvertemizi bir misket kasırgası ve zincir fırtınasıyla perdah etti. Gemimizinkıç tarafında da berbat bir çatırtı oldu. İçimden, “Galiba bizim dümen gürültüye gitti” dedim. Tahminimde yanılmamışım ki, gemimiz rüzgârın isteğine bağlı olarak dalgaların üzerinde sendelemeye koyuldu. Bizim topçularımız, topları iskele omuzluğumuza doğru çevirmeye çalışıyorlardı. Demek ki düşman mı diyeceğiz, dost mu diyeceğiz, saldıran her kimse arkamızda ve sancak omuzluğumuzda idi,kıç kasaramızdaki toplar ateş etmiyorlardı. Demek ki yalnız dümen değil, gemimizinkıçının hepsi güm diye patlamış bir davula dönmüştü. Bizleri zindandan çıkarıp gemiye bindirirlerken, gemininkıçında altın yaldızlı Madre Dolorose adını ve kabartma Meryem Ana tasvirini görmüştüm. Onların ne hâle geldiğini tahayyül ettim… Derken bizim toplar konuşmaya başladı. Topçular lombarlardan bakıyorlardı. “Eviva! Santi Yago” diye bağırmadıklarına göre, ateşimizin pek etkili olmadığına hükmettim. İşte ondan sonra bir gürültü koptu. Bu sefer bizim lombozun yanındaki kaburga ve kaplama tahtaları dört tarafa uçtu. Artık lombozdan değil de han kapısı gibi açılan koca bir gedikten dünyayı seyredebiliyordum. Grandi direğimiz de bütün takım taklavatıyla tepemize yıkıldı. Altın renkli İspanyol bayrağı denizlerde sürünüyordu. Bizim koğuştan on, on beş kürekçi kanlar içinde yerlere serildi.
 
İşte o zaman gardiyanlar, bağırmamamız için bizlere verilmiş olan yassı mantar parçalarını dişlerimizin arasına koyarak ısırmamızı emrettiler. Ben çenemin arasında sıkıştıracağım mantarı kaybetmiştim. “Mantarı kaybedenler –eğer külahları varsa– külahlarını dişlerinin arasına alırlardı. Benim külahım da yoktu. Oturağın üzerindeki paçavralardan bir parça alarak dişlerimi sıkı sıkı kıstım. Hepimiz, ağızlarında koca bir kemik parçası taşıyan köpeklere benziyorduk. Çenemi sıkarak dışarıya baktım.
 
İşte o zaman açılan gedikten bizim galiden biraz daha küçük olan bir kalitayı gördüm, bayrak göstermediği için ne milletten olduğunu anlayamadım.İçimden, “Her ne ise, durumu kötü. Bizimgâvurlar iki, buysa tek başına. Hem de daha küçük! Fakat topçuluklarına diyecek yok! Yaman herifler” diye düşündüm ve umutlarım doğmaya başladı. Derken küçük bir kadırga dümen kırdı. Bizi bıraktı ve sancak açığımızdaki Santa Katerina’nın üzerine fırladı. O zaman içimden, “Bu bir gemi değil, sanki bir tımarhane!” dedim. Santa Katerina imdadımıza yetişmek üzere rota değiştirmiş, bize doğru geliyordu. Baş taraftaki üç topun namlu ağızları küçük kadırgaya doğru dönüyordu. Isırmaya hazırlanan bir yılan gibi baştaki sivri bastonu ile küçüğe yanaşıyordu. Niyeti bastonu, yani sivri mahmuzunu küçüğe saplamak, onu delip çiğnemekti.
 
Santa Katerina’nın omurgası hizasında baştankıça uzanan yüksek forsa gözcüleri ya da vardiyanlar köprüsünde, vardiyanlar aşağı yukarı koşuyorlar, aşağıda iki tarafta kararan forsa ve köle kalabalığını habire kamçılıyorlardı.
 
Fakat küçük kadırga ötekinin niyetini anlamakta gecikmeyerek ustaca bir manevra ile topaç gibi yerinde döndü. Sonra da iskele tarafını düşmana vererek pupa yelken Majorka Adasına doğru uzaklaştı. Volta başı döndü. Rüzgârı sancaktan alarak yıldırım gibi yetişti. Santa Katerina başını hep ona doğru çevirmeye çalışıyor, küçük kadırga ise, yekesini basarak teşebbüsü elinden bırakmıyordu. Santa Katerina’nın iskele bordası alev püskürdü. Çalkantılı denizde uzaktan isabet alamazdı. Gülleler küçük kadırganın sağında ve solunda denizden köpükler kaldırdılar.Küçük, şimşek gibi yanaşmakta devam. etti . Herifler lâyıkıyla denizci ve nişancı ki, istedikleri menzili bulunca başlarından bir duman bulutu fırladı. Santa Katerina başını ona doğru dönmekte iken birdenbire durakladı. Demek ki dümeni uçurulmuştu. Küçük ileriye atılarak olanca hızıyla mahmuzunu Santa Katerina’nın bordasına sapladı. Aynı zamanda piştov menzilinden baştaki üç topunu birden ateş ederek İspanyolun barsaklarını deşti.
 
Sonra ne yaptı, bilmiyoruz, fakat geriye siya etti. İşte o zaman şaşakaldım. Bir arının iğnesini, soktuğu insanda bırakması gibi kendi mahmuzunu kesmiş miydi ne? Bir de ne görevim? Mahmuzsuz olarak düşmandan ayrıldı. Santa Katerina, bir yana yatıyordu. Fena halde su yapıyordu ki, tulumbalarından çıkan sular bordalarından şarıl şarıl akıyordu.
 
Küçük kadırganın serenleri gıcırdadı. Yelken kürek (hey babam yağlı börek) üzerimize geliyordu. Baş vekıç güverteleri savaşçı kalabalığıyla kaynaşıyordu. Onların vardiyan kamçılarının saklayışını, küreklerin gürleyip takırdayışmı, hatta bir çekişte forsaların “Hah!” diye nefes salıverişlerini rüzgâr bize getiriyordu. Bizim gemidekiler baltalarla uğraşarak, kırılan grandi direğinin ıvır zıvırını kesip güverteyi temizlemişlerdi…Kıç üstünde dinelen bizim reis Don Guzman de Soto Moto Koko Riko’nun (Allah belasını verdi ya!) has Toledo çeliğinden yapılma miğfer ve zırhları güneşte parlıyordu. Emirlerini soğukkanlılıkla veriyordu. Cesurdu herif.
 
Küçük kadırga arkamızdan,kıç iskele omuzluğumuzdan yanaşıyordu. Acaba şeşi beş mi gördüm diye, elimin ardıyla gözlerimi sildim. Küçük kadırganın savaşçı kalabalığı arasında beyazlıklar görüyordum. Bilirsiniz ya, bizim korsanlar savaşacakları zaman tepeden tırnağa zırhlara bürünmezler, fakat arma iplerine, öteye beriye takıntı vermemek üzere bellerine kadar soyunurlar, içim, yüreğimi ağzıma getiren pür ümit bir “Acaba?” kesildi. Bunca yıllık forsalık, babamın, kardeşlerimin “Abajo perro!” (Diş üstü düş ey köpek!) denerek kamçılanmaları ve denize atılmaları hep gözümün önüne geldi.
 
Küçük kadırga gene ateş etti. Fakat birdenbire heybetli bir kalkınışla, “Allah! Allah!” nidası yükselmesin mi? Ebedi adın gürleyişi top ve harp tarrakasını yendi. Sanki Kadir Gecesiydi. Gökler yarılıyor ve cennetler bana gülümsüyordu. Küreği bırakıp çocukmuşum gibi hüngür hüngür ağladım. Sırtıma, kemiklerimi dahi dağıtacak kamçılar şaklıyormuş! Artık kime dokunur ki? “Dur! Ne oluyor? Fesuphanallah!..”
 
Kör Ali’nin anlattıklarının burasında, kapı eşiğinde uyumakta olan çocuklar arasında küçük Turgut da ağlayarak kalkmıştı. Kör Ali’nin yanına sokulmuştu. Onu Kör Ali, babası Veli, Tahtabacak okşayıp susturdular. Fakat dinleyiciler Kör Ali’nin anlatmış olduklarının ötesini dinlemek istiyorlardı. O da sözüne devam etti.
 
– Ötesi ne olacak? Bizim kadırgada (artık küçük kadırgaya bizim demeliyim) ilk önce bir vıngıltı oldu. Oklar kırlangıç alayı gibi uçarak bulunduğum İspanyol kadırgasının güvertesi üzerinde takırdadılar. Gemimizdekilerin sinirlerinin bozulmakta olduğunu görüyorum. Ben içimden kurtuluş saatinin çaldığını anlıyorum. Tam yolla gelen Türk kadırgasının başı bizim taraftaki küreklere çarptı ve onları birbiri arkasına çatırdatarak kırdı. Bizim hâlimizi bir görseydiniz? Kürek topaçları göğüslerimizi itiyor, biz forsalar, yığın halinde birbirimizin üstüne düşüyorduk. Acımasına, göğüslerimiz adamakıllı acıyordu. Fakat acının böylesine can feda!işte o zaman beni bir gülmedir tuttu. Ömründe, o acıdan güldüğüm kadar hiçbir şeye güldüğümü hatırlamam.
 
Kürekler boydan boya budandıktan sonra bizimkiler, Madre Dolorose’ye hayırlısıyla bir rampa eylediler. Aynı zamanda sancak bordalarının toplarıyla olanca misket, çakıltaşı, zincir ve güllelerini bizim gövdenin ta özüne boşalttılar. Sonra bize bir kene gibi kancalandılar. Don Guzman zamanın en korkunç İspanyol piyadesiyle baş vekıç güvertelerden, bizim Türk kadırgasına girmeye çalıştı, hatta kısmen girdiler bile! Fakat orada öyle bir kurşun yatağanı ve pala fırtınasıyla karşılaştılar ki, haydi gerisin geriye yallah Madre Dolorose’ye döndüler. Ne var ki, bu sefer bizim leventler de onlarla beraber geldiler. Bir çeyrek saat kadar devam eden hızlı bir kesip doğrama, tepeden inmeyle ve sepetlemesiyle biçişten sonra denizciler vardiyan köprüsünün üstünden koşarak ve forsalara, “Zincirlerinizi sökünüz!” diye bağırarak, koğuşun içine bir sürü kerpeten ve çekiç attılar.
 
Ben “Kardeşler burada bir Türk var!” diye bağırdım. Leventin biri, elde çekiç aşağıya atladı. “Zavallı kardeşim!” diye zinciri çözdü. Bana: “Haydi bizim kadırgaya!” diyerekkıçıma bir tekme attı. Kendimi kendi kadırgamda buldum. Forsalara, “Biz öteki kadırgaya gideceğiz. O daha batmadı. Siz bu gemiyi temizleyin!” dedi.
 
Forsalar baş vekıç kasaralarda toplanan İspanyolların üzerlerine küfürler ve kin avâzeleriyle
yürüyorlardı. Havada uçarmış gibi giderken, yanımda kürek çekmiş olan zencinin Don Gonzales’i kavrayıp denize attığını gördüm. Herif miğferi ve zırhıyla denizin dibine tepe takla zımba gibi saplandı galiba!
 
Türk kadırgasına gelince beni ambarda bir köşede yatırmaya çalıştılar. Fakat yatan kim yahu? Savaşacak halde değilim. Kürek başında farkında olmamıştım. Fakat yaralanmış ve epeyce kan kaybetmiştim.
 
Bir yana yatmış olan Santa Katerina’nın tulumbaları suyu yeniyordu ki, punya delikleri cılız cılız şırıldıyordu. Biz ona yaklaştık. Rüzgâr üstündeydik. İlk önce o ateş etti. Düşman gülleleri kamçı yiyen topaçlar gibi vızıldayarak armamızın arasından geçip, öteki bordalarımızdaki denize düşüyorlardı. Gemi bir yana yatmıştı.
 
Havaya bakan geminin ateşinde, isabet mi olur yahu? Biz ateş ettik. Grandi direğinin sahanlıktan üst tarafı (yani gabya ve babafingo) uçup keratanın bordasına düştü. Güvertesine, birdenbire sallanan ve sarkan, ip, halat, yelken, seren ve çubuk parçalan yığıldı kıldı. Eğer direğini ta güverteden köklemiş olsaydık, onda bir kadar büyük bir kargaşalık yaratamamış olurduk, vesselam!
 
Ne ise ona da rampa ettik. Kadırgamızın reisi, topçu ve savaşçılara, “aşağıya ateş etmeyiniz. Çünkü forsalar arasında belki bizimkiler vardır, hem de bırakınız, ilk önce bize onlar girsinler, burada nasıl çiftetelli oynandığını görürüz! Topu, güverte kaplamalarını (yani tavan tahtalarını) kaldırınız… Kumbara (hambire) kullanınız. Bu gemiden artık hayır yok” diye emirler savurdu. Bizim iki direğin sahanlıklarından düşmanın üzerine kumbaralar atıldı. İki geminin topları burun buruna ateş ederek birbirlerine misket ve zincir sağanakları gönderiyorlardı. İki gemi zangır zangır titriyorlar, gülleleri iki taraflarını delip deşiyorlardı. Birdenbire kenetlenmiş, çakıp, gürleyip durur ve bulut bulut duman salarken, kapkara zırhlara bürünmüş İspanyollar, kadırgamıza sökün etmeye başladılar, fakat kalabalık halinde hücum etmek kaygısıyla arkadakiler öndekileri itiyorlardı. Arkadan itilenler küpeşteye atlayınca kendilerini güvertede bulacaklarını sanıyorlardı. Fakat güverte kaplamaları kaldırılmış olduğundan, elde kılıç kendilerini tepe taklak aşağıda ambarda buluyorlardı. Orada zırhlı kol, zırhlı bacak, baş, el ve kılıç kargaşalığından ibaret bir küme, habire kalgıyıp duruyordu. Denizcilerimiz bu zırh ve kol bacak bulamacından çekip çıkardıklarını hemen tutsak ediyorlar ve zincire vuruyorlardı. Düşman gemisinde hemen hemen kimse kalmayınca, leventler kancaları kılıçlarıyla kestiler. Santa Katerina’dan ayrıldık. Onun burnu yıkılıyor vekıçı batıyordu. Gözümüzün önünde yana yana denizlere kaynadı gitti. Biz de arkasından merhaba dedik.
 
İşte o zaman hemen ötekisine gittik. Tutsakları ona geçirdik. Onları zenci forsaların muhafazasında bıraktık ve Afrika’nın kuzey kıyısında Halkulvat’a dümen kırdık.
 
Çoban Murat, “Zincirler çözülünce, onlara tükürmüşsündür Ali Amca” dedi.
 
Öteki, “Hiç de değil! Bacağımızı çözdükleri zaman zincirin farslara çakılı halkasını da söktüm. Zinciri bizim kadırgaya götürdüm. Onu hiç yanımdan ayırmadım. Rastgeldiğim ilk usta demircide ondan bir kılıç dövdürdüm. O kılıcı yıllarca kullandım” dedi. Koltuğuna sokulan Turgutca’yı kendine daha da çekti ve:
 
“ Beni kurtaran kadırgaya gelince,” dedi. “İşte o gemi Monçenigo’nun Ege kıyılarını yakıp yağmalaması üzerine İzmir ve Menteşe yalı halkı tarafından yaptırılmış bir Türk korsan gemisiydi. Biz oturduğumuz yerde insancasına işimizle gücümüzle uğraşırken, Haçlı sefer yaparak gelir sataşır, Müslümanız diye bizi keser, biçer, ev–barkımızı yağma eder, yakar, yıkarlar. Bunun üzerine kalkıp onlara güzel bir dayak atmak zorunda kalırız. Köteği yeyince, ‘Aman vurmayın! Sayımız suyumuz yok, gelin de barışalım,’ derler. ‘Pekâlâ’ deriz… ‘Şu kadar yıl sürecek karşılıklı bir saldırmazlık anlaşması imzalayalım,’ derler. İmzalarız! Silahı bırakıp işimize gücümüze döndüğümüzü görünce daha demincek verdikleri söze ihanet ederek gene Haçlı Seferi diye başımıza tebelleş olurlar. Yurtta patriği, hahamı, kilisesi, okulu serbest iken, İspanya’sında, Sardenya ve Sicilya’sında kanına geçmedik hemen hemen bir Katolik, Protestan ve Müslüman bırakmazlar. Eh bu iş hayretullaha dokunmaz da neye dokunur? Siz söyleyin Allahaşkına!
 
Monçenigo’su, papazı, Sen Jan ve Templiye şövalyesi vurur da bizim ellerimiz armut mu toplar? Şimdi de gözlerimin nasıl kör olduğuna gelelim: Bilirsiniz ya bizim kadırgalara…” dedi. Fakat boğazından bir hırıltı çıktı ve başı bir yana düştü. Herkes zavallı ihtiyara fenalık geldi diye yerinden sıçradı. Ali Amca taneden sonra kendine geldiği zaman, cılız ve harharalı bir sesle, “Bilirsiniz ya askerin aziz gelini kılıçtır. Size anlattığım gibi bizimkisi forsa zincirindendir. O savaş görmüş güzelim çeliği gözü yaşlı bir dul gibi, yabancıların elinde bırakamam. Artık ömrümü yaşadım demektir. Öldüğüm zaman kılıcım, bu yanımdaki çocuk, Turgutca’nındır,” dedi. Su istedi. Turgutca’ya: “Vakit geç, haydi git yat oğlum!” dedi. Çocuk, içine yılan, çıyan ve akrep girmez, çitlembik çalısının üzerine gidip yattı. Ali Amcanın ise koltuğuna girdiler ve evine götürdüler. Zavallı adam iki ay kadar hasta yattı.
 
Veli, Kör Ali’yi evine getirip döndükten ve yattıktan sonra, karısına, “Ali Amcanın hakkı var. Sanki hayatımız hayat mı? Her an baskına uğrayacağız diye dağ başında köle gibi mazgallı evlerde yatarız,” dedi, durdu. Biraz sonra: “Palasını bizim oğlana verdi,” dedi gene durdu. “Ben yaşımı başımı bulmuş bir adamım. Allah bana bir evlat verdi. Ondan ayrılmak istemem” yollu söylenerek, derin bir uykuya daldı.
 
Turgutca söylenen sözleri pek kavrayamıyordu, yalnız o sözlerden seziş yoluyla zamanının halini ve havasını anlıyordu. Kendisinin ne istediğine gelince, onu hiç de bilemiyordu? Yaşı altıya basınca babası baş edemediği koca sürünün keçilerini ona bırakarak koyunlarla deniz kenarına inerdi. Denizde boğulur ya da kıyıya yanaşan haydutlara keçileri de kendisini de kaptırır korkusuyla Turgutca’ya deniz kıyısını yasak etmişti. Turgutca sabahleyin erkenden davarcığını, kavalını alır ve dağ başına çıkardı. Bir gün koyu mavilerden bembeyaz bir sıyrılışla çırılçıplak yükselen bir doruk sütununun gölgesine yan geldi. Başını göğe kaldırdı. Kar beyaz bir bulutçuk, sütunun üzerinden geçiyordu. Sütun sanki uçuyor ve göklere gidiyordu. Bilmedi neden, fakat yerinde saplı katı mermer sütunun uçuşunu görünce içine bir gariplik çöktü. Gönlünde için için yanan bir gitme özlemi, bir uzaklıklarnostaljisi uyandı.
 
Dalgın çoban, değneğine dayandı ve yemyeşil yayılışıyla ta aşağıda uzanan ovaya göz gezdirdi. Aplak Kulesi, gömgök buğday engininin ortasında bir elif gibi dimdik duruyordu. Birden çocuğun gözü ani bir istekle yandı, “Bu buğdaylar, bu kule, neden benim olmasın?” dedi. Kayalını çıkarıp çaldı. Kaval keçilere ninni gibi geldi? Öğle sıcağında tembel tembel geviş getirirlerken ağırlaşan zümrüt gözlerinin uykulu kara kirpikleri arasından ovayı süzüyorlardı.
 
Turgutca bilmedi neden, fakat “yerinde serili duran ovayı da, ortasında saplı duran kuleyi de, şu geviş getiren keçileri de istemem!” dedi.
 
Gözleri gene uçan beyaz bulutu aradı. Buğday ovasını da, tarlayı tokadı, kuleyi de, demincek
üzerlerinden geçmiş gitmiş bulut gibi geride bırakıp unuttu. Gene kavalını üfledi, kavalının sesinde bir uzaklıklar özlemi vardı. Çocuk o sesteki acıyı duyuyor, fakat o sesin ne istediğini gene de anlayamıyordu.
 
Turgutca keçileri kaldırıp dağın ta tepesine sürdü. Önünde adalar, çepçevre peri halkaları teşkil ediyorlardı. Binlerce yıldır içine, derinliğince insan kanı akmış olan Arşipel’in dalgaları gene masmavi idi. Aşağıdaki kıyının önünde küçük Çatal adacıkları sıralanıyordu. Ondan sonra Sporad adaları geliyordu.
 
Turgutca bunlardan Nikariya, Patmos, Leros, Kalimnos ve Yeşilistan köyünün bir kısmını görüyordu. Daha açıkta Kiklad adalarından Delusa, Kinaros, Arnorgos ve Astropalia Adası sıralanıyorlardı? Onların da uzağında Naksos, Niyos ve Santorin, İda Dağı üç bin küsur metrelik yüksekliğiyle ufkun ötesinden çevresine tepeden bakıyordu.
 
Gönülden türkü, dudaktan gülüş, çiçekten renk olduğu gibi Ege sularından da bu leylâki, açık mavi ve açık yeşil adalar doğmuştu. Bu adalara gönül veren Anadolu, yeşil çimenlik ve çamlık kollarını açarak onları bağrına basmıştı. Adalar Denizi gerdanını onlara ayna etmişti. Denizde adalar! Adalarda denizler! İşte Adalar Denizi! Arşipel buydu işte! Turgutca’nın, Sıralovaz Yarımadası batı kıyısındaki Karabağ köyünün üzerlerinde düşen sivri “Partipanas”, (Yani Tzi Partenas = Bakirenin Örtüsü) tepesinden görmekte olduğu manzara buydu.
 
Ne var ki, bu cennet gibi adaların bağırlarında, cehennem zebanileri gibi haydutları barındırdığını duyuyordu. Turgutca daha çocuktu, dünyaya masum gözlerle bakıyordu. Yamyamlar, dev aynaları, yedi haramiler, gülyabaniler hakkında masallar dinleyip, Venedikliler, Cenevizliler, şövalyeler diye masallar duymuştu. Küçük kafasında bunları insandan çok, yedi haramiler, dev anaları kabilinden garip yaratıklardan sayıyordu.
 
Çocuk, adaları uzun uzun seyre dalmışken denizin açık mavisinin üzerinden yol yol koyu mavi ürpertiler süren sağanakların önünde küçük ve beyaz bir yelkenli, rüzgârın ta gözüne volta vurmaya başladı. Turgutca sanki orada bırakılan boş bir karadan yana Anadolu’nun dik ve keskin dağları, çekilmiş kılıç ve mızrak kargaşalığı halinde, ağır ve koyu bulutları deliyorlardı. Dağ ve tepelerinin aralıklarında yağmurun bıraktığı yedi renk eğmeçleri göklerden sarkıyordu. Tepeler birbirine öfkeyle homurdanıyor ve gürültülerini doruktan doruğa gönderiyorlardı. Göklere meydan okuyan koca bir tepe öteki dağların küfürlerine fena halde kızdı ki, altındakiler!bir şimşekle cayır cayır yaktı. Dağların hepsi zangır zangır titreyerek algılandılar. Şaka değil, Anadolu’nun bu “Yayla Tepmesi” denilen öfkesiydi.
 
Bütün bu gürültünün içinde yalnız kalan Turgutca, kavalını çıkarıp ateş gibi yanan bir hava çalmaya başladı.
 
Tam o sırada arkasından, “Ne o Turgutca, kavalı çaîan sen misin?” diye bir ses duydu. Başını
döndürünce Tahtabacak Hüssam Amcayı gördü. Piştovları belinde, palası yanında, dürbünü de elindeydi. Turgutca dürbünü görünce, ötekinin sorusunu işitmemezlikten gelerek; “Şu karşımızdaki adaları ve onların arasında giden küçük yelkenliyi merak ediyorum da…” dedi.
 
Öteki, “Ben de onu merak ettim de buraya çıktım. Çakal adalarının ardındaki iki büyük adayı görüyor musun?..Üst taraftaki Leros, alt taraftaki Toparlakça, Kayalık Ada, Kalimnos’tur. O küçük dediğin yelkenli de koca bir karavelladır. Fakat üzerinde top ve silah yok. Kürekleri de yok. Patnos Adasına doğru volta vuruyor. Herhalde tahıl taşıyordur. Ondan bize zarar gelmez. Eğer bir korsan gemimiz olsaydı kâr bile ederdik. Dürbünü al da bak!” dedi.
 
Çocuk dürbünle bakarak ilk önce gördüğü bütün adaların adlarını sordu. Sıra karavellaya geldi.
 
Hüssam Kaptan çocuğun yanına oturdu. Turgutca dürbünle bakıyor ve bir şeyler soruyor, Hüssam dürbünü alıp bakıyor ve cevap veriyordu. Tahtabacak her söylediğinin bu iki karışlık çocuk tarafından on kadar hızla anlaşıldığına şaşıyordu. Dürbün on, on beş kere el değiştirdikten sonra, çocuk karavellanın armasının öğrenmedik ne maestra, ne gabya, ne kontragabya, ne de kontralarıyla floklarını bırakmıştı. Yeni gemicilerin hatırlarında yer etsin diye armanın her kısmının adı, aceminin sırtına bir halat parçası vurularak ezberletilirdi. Oysa Tahtabacak’ın dinleyicisi bu yoksul çoban yavrusu, lep demeden leblebiyi anlayıveriyordu.
 
Öğretmek bu kadar kolay olunca, Tahtabacak’ın anlattıkça anlatası geliyordu. Arada sırada durup durup çocuğa, “Ülen sen galiba bunları ananın karnında belledin!” diyordu.
 
Her denizci gibi, Tahtabacak da boş vakitlerinde tahta, bez ve tire parçalarından, çakısı ile küçük oyuncak kayıklar yapmasını severdi. Ne var ki, tahtayı dizlerinin arasına sıkıştırarak bir eliyle yonttuğu için pek yavaş işlerdi. Fakat bu sıralarda küçük bir tersane imiş gibi, kaba saba da olsa bütün armalarıyla karakalar, kalyonlar, bortonlar, kadırgalar, kalitalar çıkarmaya koyuldu. Onları Turgutca’ya veriyor ve her yerden ve her tipin adıyla beraber görevini anlatıyordu. Turgutca’nın yerdeki döşeğinin başucunda âdeta bir minyatür filo peydah olmuştu. Bunları gören babası Tahtabacak’a da, arkadaşı çoban Murat’a da yana yakıla şikâyetlerde bulunmuştu.
 
Bir gün çoban Murat, Turgutca’yı dağ başında gene denizde yol almakta olan bir karavellayı seyre dalmış bir halde bulmuştu. Onun yanına oturunca, Turgutca: “Murat Amca, şu karavellayı görüyor musun?” demişti.
 
– Eee…görüyorum , ne olacak?
 
– Bir ay kadar önce Kalimnos Adasından Patmos’a zahire taşımıştı. Şimdi boş olarak geri dönüyor. Rüzgâr apazlama (arkadan gelme) olduğu için cunda yelkenlerini de açmış.
 
– Fesuphanallah. Ben doğdum doğalı buradan bakar dururum, daha o adaların adlarını bilmem. Sen yelkenleri de biliyorsun maşallah. Böyle şeylerle ne uğraşır durursun a evlat? Sen baba zenaatına dört elle sarıl. Deniz işleri boş şeylerdir. Yel üfürür, su götürür. Koyunlar kelebeğe uğrayınca, ne çeşit ilaç kullanılacağını öğren. Bak ben sana şeytana uyup da denize açılan çobanın başına gelenleri anlatayım da aklın başına gelsin: Bir varmış bir yokmuş. Bu bizim Sıralovaz’da bin koyunu olan hal ve vakti yerinde bir çoban varmış. Nahacık şuracıkta duruyor ve denizi seyrediyormuş. Bir gün gelin gibi bir gemi, Çatal Adaları arasındandolu dizgin geçmiş, onu gören çoban içinden, “Çobanlık sanki iş mi? Koyunu, keçiyi satıp savıp bir gemi almalı; hem sağa sola mal taşıyıp para kazanmalı, hem de denizin üzerinde (gel keyfim gel) gezip tozmalı. Şu gemininkıyaklığına bakındı bir!” diye düşünmüş ve koyunlarını satınca bir gemi almış, birkaç da tayfa bulmuş… Gökova’dan incir yüklemişler, Mısıra götüreceklermiş. Rodos şövalyeleri tarafından yakalanıp soyulmamak için Anadolu kıyısını sığaya sığaya, su almak üzere Marmaris’e uğramışlar… Bahriyeli tayfa çobanın haberi olmadan incirleri Marmaris’te satmışlarmış. Oradan ayrılıp da denize açılınca gece olmuş. Çobankıç altındaki kamarasına inip yatmış.
 
İşte o zaman tayfa geminin güvertesinin sağından soluna hep birden koşarak, gemiyi sallamaya ve denizden çektikleri kovalar dolusu suları güverteye vekıç altına dökmeye koyulmuşlar. Aynı zamanda “Fırtına var! Batıyoruz!” diye avaz avaz haykırmaya başlamışlar.
 
Korkan çoban kamaradan “Aman kurtulmak için ne yapmalı!” diye sorar dururmuş. Onlar da “Malları denize atarak canlarımızı kurtarmalı” demişler. Adamcağız da, “Atınız öyle ise incirleri” diye bağırmış. Onlar da incirleri denize alıyorlarmış gibi gürültüler etmişler.
 
Çoban deniz ticaretinden çok zarar edeceğini anlamış: Gemiyi satmış, eskisi kadar büyük olmamakla beraber bir koyun sürüsü satın almış, onları gene burada otlatırken, gene masmavi denizlerin üzerindenkıyak bir gemi geçmiş. Çobanın gönlünde gene deniz özlemi depreşmiş. Denize dönerek ona yumruğunu sıkmış ve “Gene canın incir istedi galiba!” diye haykırmış.
 
Çoban sözünün burasında Turgutca’ya dönerek: “Bak evlat, sana gene söyleyeyim. Atadan babadan kalan sanatı bırakan onmaz, donar. Bizim gibi yoksul çobanlara leventlik ne gerek?” dedi.
 
Tam o sırada aşağıda bir ayak sesi duydular; döndüler. Emine bacı biraz hava ve güneş alsın diye Kör Ali’yi bileğinden tutmuş, yavaş yavaş dağa çıkartıyordu. Turgutca’yı görünce Emine bacı, “Bak, Turgutca’n burada,” dedi. Kör Ali de çocuğun yanına oturdu. Çoban Murat’ın masalına hiç de kulak asmamış, fakat karavelladan gözlerini ayırmamış olan Turgutca, büyük bir haber veriyormuş gibi Kör Ali’ye bir karavellanın cunda yelkenleri de açık olarak Kalimnos’a gitmekte olduğunu heyecanla anlattı. Kör Ali “Yelkenleri pek seçemiyorum, ama mavi üzerinde bir ağartı seçebiliyorum,” dedi. Turgutca, “Maestra, gabya, kordelçin, kordelasa ve iskopamaresini de açmış,” dedi.
 
Kör Ali’nin gözleri fal taşları gibi açıldı. “Bunları sen nereden öğrendin?” diye sordu. Turgutca “Tahtabacak Amca bana öğretti. Fakat neden bu yelkenlere böyle ad koyuyorlar. Bu iskopamare ne demek?” dedi.
 
Öteki “Bütün Akdeniz bu adları kullanıyor. Biz de öyle…Bunların bir kısmı İspanyolca, bir kısmı. İtalyanca ve Rumca, birazı da Türkçedir. İskopamare cunda yelkenlerinin en aşağıdakisi olduğu için gemi yalpa vurdukça bazen denize dokunur. Onun için iskopamare, yani süpürmekten İskopamare denizi süpürür manasına gelir, “ diye anlattı.
 
İşte bundan sonra hava iyi olup da Emine bacı, Kör Ali’yi dağ başı gezintisine çıkardığı zaman Ali, Turgutca’yı arar bulur ve ona sevine sevine İtalyanca ve İspanyolca dersler verirdi.
 
Vakit durmuyordu. Artık Turgutca on iki yaşına basmıştı. Fakat yaşına göre boyu fazla uzun ve pazuları da fazla kuvvetli idi. Tahtabacak’tan ok, yay ve piştovla iyi nişan almasını öğrenmişti.
 
Bir gün dağda ok talimi yaparken Hüssam Amcaya, Kör Ali’nin nasıl kör olduğunu sormuştu.
 
Tahtabacak:
 
“O acıklı bir öyküdür. Bunlar Tunus sularında Bön burnunun yanında bir İspanyol gemisini kovalıyorlarmış. İkisi de rüzgârsız havada küreklere dayanıyorlarmış. Fakat uzaktan uzağa seyrek seyrek gürleyen gök, birdenbire çok yakınlaşmış, İspanyol kalyonu mezarlıkta dinelen bir selvi ağacı gibi üç mil açıklarında kararıyormuş, derken doğu tarafında denizin yüzünde bir kara çizgi görülmüş. Rüzgâr ha geldi ha geliyor derken hava adamakıllı patlamış. Serenleri çatırdamış, ipleri gerilmiş ve İspanyolun üzerine yürümüşler. Fakat rüzgâr gittikçe artmış. Arkadan dahası da geliyormuş. Yelkenleri kısalım demişler. Kör Ali, reise yelkenlerin kısılmaması için yalvarmış. Onun üzerine yelkenleri camadana vurmamışlar. Fakat rüzgâr İspanyol köpeğini de bulmuş. Ona bir mil yaklaşmışlarmış. Savaşa hazır olmuşlar. Şimşekler gitgide daha yakından çakmaya başlamış. Yağmurlar da dikine yağan su levhaları gibiymiş. Şimşek keskin bir mavi kıvılcım gibi, yağmur arasında sıçrayıp duruyormuş. Artık deniz kaynayan, tüten, beyaz, yoksul ve ıssız bir ova olmuş. Top memelerindeki barutlar belki ıslanmıştır diye onları ateşlemek için demir çubuklarını ateşte kıpkızıl kızdırmışlar. Bir aralık düşmanı yağmur arasında göremez olmuşlar. Sonra sancak omuzlukları hizasında seçebilmişler. Herif önünde sığlık olduğunun farkında değilmiş. Kalyonu çarptırıp tuzla buz etmiş. Ali, ‘Hey Allah, avımızı neden aldın?’ diye bağırmış. İşte o zaman çakan bir şimşek, pruva direğini babafingo çubuğundan güverteye kadar birkaç parçaya yarmış.Ali direğin dibinde imiş. Ondan sonra görmez olmuş,” dedi.
 
Turgutca, gelip geçen gemileri seyrede ede teknelerin çeşitleri, armaların donanımları ve rüzgârların esişleri hakkında çok şeyler öğrenmişti. Fakat gönlünde gene de bir boşluk duyuyordu. Yalnız kaldıkça, gene bazen kavalını çıkartıp çalıyor ve yüreği cız ediyordu.
 
Bir gün şafaktan önce keçileri alıp, babasının uyarısına aykırı olarak deniz kenarına doğru gitti. Güneş doğdu, hava buğulu olduğu için onun ateş küresini göremedi. Fakat aradan çok geçmeden denizden esen rüzgâr, suları örten sisleri tel tel süzerek vadilere doldurdu.
 
İşte o zaman çocuk, beş Türk kalitasını sisler arasında hayal meyal seçebildi? İlk önceleri Latin yelkenleri hiç görülmezken, biraz sonra bir muammanın çözülüşü gibi yavaş yavaş ağarmaya başladılar. Hepsi de mehterlerini çalıyorlardı. Sertçe bir sağanak, buğuları kadırgaların üzerinden büsbütün siliverince bütün gemiler tepelerinden tırnaklarına kadar ışıklandılar. Yelkenler güneşe tutulan aynalar gibi çakıyordu: Gemilerin topları güneşte pırıl pırıl parlıyordu Ne yazık ki, gemiler geçip gittiler. Oâna kadar yoksul yoksul ötmüş olan kavalının, anlatmak isteyip de bir türlü anlatamadığı şeylerin ne olduğunu Turgutca birdenbire anladı. Çünkü kalitaların her biri ona doğuştan bildiği bir dille konuşuyor ve etrafındaki bütün muammaları (Bu arada da kavalın sesini) çözüyordu.
 
Ertesi günü akşama doğru çocuk beş kalitanın aksi yönden yol almakta olduklarını gördü. Küdür burnundan sonra gemiler kıyıyı sıyırarak geliyorlardı. Turgutca’nın yüreği ağzına geldi. Çünkü gemilerin dördü aşağıda, Gümüşlük limanına girdi. Birisi de karakol olarak, kıyıdan iki üç mil açıkta volta vurmaya başladı. Artık Turgutca’yı bağlasalar yerinde tutamazlardı.
 
Keçileri önüne katınca köy yolunu tuttu. Babası daha gelmemişti. Ona memnun oldu. Çünkü ondan sıvışmak güç olurdu. Yalvarışına ise annesi “Hayır!” diyemezdi. Keçileri ağıla kapayınca, nereye gideceğini söylemesiyle beraber, çarıklarının yokuş aşağı patırdaması bir oldu. Annesi ardından, “Geç kalma!” diye bağırdığı zaman çocuk çoktan gözden kaybolmuştu.
 
Yalı kenarına vardığı zaman sular tamamen kararmıştı… Gemilerden çıkan leventler kıyı boyunca yer yer ateşler yakıp, onların etrafında halka olmuşlar ve yemek yemeye koyulmuşlardı. Aralarında on altı, on yedi yaşında delikanlılar da, altmışlık, yetmişlikak sakallılar da vardı. Bu ateşlerin birinin yanında otuz yaşında bir levent, palasının parlaklığını gölgeleyen kana ilgisiz gözlerle bakarak, onu kayıktan getirmiş olduğu biley taşına sürtüyordu.
 
Turgutca yirmi, otuz adım ötede bir ateşin etrafında toplananların yanı başına giderek, onların dediklerine kulak misafiri oldu.
 
Orada otuz yaşlarında bir adam, geçmiş bir zamanda değil, fakat pek yakında geçen bir olayı, sıcağı sıcağına anlatanlara özgü bir heyecanla konuşuyordu.
 
“Yahu uzağa gitmeye ne gerek? Üç yıl önce Lepanto’da, yani bizim İnebahtı dediğimiz körfezin açığında oldu.
 
İki tane idi. Fakat ne kalyonlardı onlar. Onlara biz Köke diyorduk. Uzunlukları yetmiş arşındı, enleri de otuz arşın. İki bin beş yüz ton yüklüyorduk. Gene bana mısın demiyorlardı. Sen hiç dörder arşın kalınlığında ana direk gördün mü? Direklerin ortasındaki çanaklıklar yok mu, onlarda kırk savaşçı halka olup arkebüz ve ok atıyorlardı. Bataryalarındaki toplardan başka, pruvalarında sekizer büyük top vardı. Pilora her biri dokuzar kişi tarafından çekilen yirmi beşer kürek lombozu sıralanıyordu. O İnebahtı savaşında bu iki kalyonun her biri ikişer bin savaşçı taşıyordu… Yahu onlar gemi değil, fakat âdeta yüzen birer ada idiler. Bu kalyonların birine donanmanın sancak fırkası kumandanı Kemal Reis, ötekine de iskele fırkası kumandanı Burak Reis binmişlerdi. Boğazdan çıkarken az mı fırtına yedik? Zaten otuz yaşındayım, ben geçen o yılın baharı kadar kancık bir mevsim görmedim. Gelin havası gösterir… Yarım saat sonra kıyametler koparır. Ne ise fırtına, bora ve kasırgalarla uğraşa uğraşa Mora sularına vardık. Çok şükür fırtınaya bir gemicik olsun kaptırmadık.
 
Modon ile Spienza Adası arasında on beş yirmi kulaç sular vardır ya. Oraya demir attık. Gözünü sevdiğimin yeri, Allah ne kadar tatlı su varsa hep oralara akıtmış. Oradan bize aylarca yetecek kadar su aldık ve demir alıp, ver elini Kalamata limanı dedik. O yere de Allah, doğrusu zeytin bağışlamış. Dağı taşı zeytin ağaçlarından gümüş renginde. Donanmanın on beş mil alargasına gönderdiğimiz gözcü kalitalar ve kırlangıçlar, yüz elli gemiden ibaret Venedik do– nanmasının Antonio Grimani’nin komutası altında Lepanto körfezinin ağzına gelip demir attığını bildirdiler. Sanki bunların yüz ellisi yetip artmıyormuş gibi birkaç gün sonra da Kıbrıs Valisi Pietro Loredano on beş tane domuz gibi gemi ile gelip ötekilerinin yanına demir attı. Filonun komutasını Loredano aldı. Onun ne yaman bir deniz kurdu olduğunu bilirsiniz.
 
Bizim donanmanın başında Hersek Ahmet Paşa vardı; fakat asıl denizcilerimiz Kemal Reis’le Burak Reis’ti. Ben bir yıl önce bunlarla beraber İspanya yakasına gitmiştim. Endülüslü, Beni Ahmer’in Granada hükümeti yıkılmak üzere idi… Kastil ve Aragon Kralı Katolik Ferdinand yok mu? Endülüslüleri İspanya’dan sürmeyi kurmuş. Onlar da bizim Sultan İkinci Bayezid Handan imdat istemişler. Donanma ile apar topar İspanyol sularına gittik.
 
Kıyı boyunca bir aşağı bir yukarı volta vurup gezdik… İspanyollar, Endülüslüleri keser, biçer, yakar, yıkarken (Kemal Reis’le Burak Reis’in aldıkları emirler öyle miydi ne?) biz, kollarımızı kavuşturarak olup bitenlere uzaktan seyirci kaldık… Bizimkisi kıyı önünde bir gösteriş seferi oldu. Eh? Kemal Reis’le öteki reisler bu hâle hiç kızmaz olurlar mı? Yahu biz adi savaşçı erler olduğumuz halde kendimizi güç tutuyorduk. Durun hele, siz Lepanto savaşının nasıl geçtiğini öğrenmek istiyordunuz değil mi?
 
Bizim reisler düşmanlara fena halde diş biliyorlardı. Biz Loredano’yla savaşmak üzere hazırlandık. Donanmaların ikisi de birbirine çatmayı göze alamıyorlardı. Fakat birbirini gözetlemesine, ikisi de tepeden tırnağa kadar göz kesilmişlerdi. Bir gün şafakleyin, kıyılardan kekliklerin ötüşlerini kıyı rüzgârı bize getirirken, iki donanma da birbirine karşı yürümeye koyuldu. Spienza Adasının yanındaydık. Venedik donanmasının savaş hattı borda nizamında ilerleyen üç saftan ibaretti. Birinci safa Amiral Armenio, ikinci safa ise Amiral Loredano, üçüncüsüne de Grimani kumanda ediyordu.
 
Türk donanması ise borda düzeninde yarım daire teşkil eden bir tek hattan ibaretti. Bu dairenin ortasına derya kaptanı Ahmet Paşa, sağ koluna, yani sağ boynuza Kemal Reis, sol kanadına ise Burak Reis komuta etmekte idiler. Rüzgâr Türk donanmasına uygundu. Arkadan esiyordu. Bundan dolayı bütün yelkenlerimizi açmış, olanca hızımızla düşmana saldırmaya başlamıştık. Burak Reis’in koca kalyonu, savaş hattının biraz ilerisinde donanmadan biraz ayrılmış bulunuyordu. Düşmanın öncü filosunun komutanı Amiral Armenio bu hali görünce Burak Reis’in kalyonunu Kemal Reis’inkine benzetti. O sıralarda an ve sanı her tarafa yayılmış bulunan Kemal Reis’i tutsak edeceğini sanarak, bir kevke (yani kalyon), bir barca ve bir mavna ile Burak Reis’in tek gemisine saldırdı.
 
Bu üç gemi Burak Reis’i ortalarına aldılar ve onu olanca top ateşleriyle dövdüler. Burak Reis ise düşmanlarının armalarına attığı neftli ve yağ’ı paçavralarla düşman yelkenlerini tutuşturup yaktı. Rüzgâr ateşi iyi körüklüyordu.
 
Ben bizim savaş hattının ortasındaki bir kadırgada idim. Gemilerimizin hepsi trampet ve davullarını çalıyordu.Düşman da öyle. Amiral Armenio’nun savaşçıları ve denizcileri, tutuşan yelken, seren ve direklerle uğraşırken, Burak Reis’in oâna kadar bir mezarlık gibi sessiz duran kalyonu birdenbire her tarafından dumanlar ve alev dilleri püskürdü. Spienza Adası ile kıyı dağları angılanarak uzun süre gürlediler. Amiralin koca barçasıyla, toparlakkıçlı mavnası, bacakları kırılmış ördekler gibi bir yana yatarak çabalamaya başladılar. İnanır mısınız bilmem? Bu barçanın punya deliklerinden denize kanların aktığını gördük. O iki gemi battı.
 
Amiral Loredano bu hali görünce kendi büyük kalyonu ile Armenio’nun imdadına koştu. İki düşman amirali, toplarla bir iş göremeyeceklerini anlamış olacaklardı ki, Armenio’nun batmamış olan kalyonu ile Loredano’nun kalyonu, Burak Reis’e rampa ettiler. Arkebüz patırdısını duyuyor ve dumanlarla kılıçların ve yatağanların pırıltısını görüyorduk. Orada adamakıllı boğazlaşıyorlardı. Biz daha top menziline girmemiştik.
 
Fakat çok geçmeden bizim pruvalarımızdaki babacan karaoğlanlar ateş dilinden konuşmaya koyuldular. Düşman da susmadı elbette. Top ateşi karşılıklı olarak iki saat kadar devam etti.
 
Burak Reis savaşa tutuşalıberi tek başına dört gemi ile uğraşmış, ikisini de batırmıştı. Geride kalan iki gemi ise sancak ve iskele bordalarına rampa etmiş bulunuyorlardı. Burak Reis çok telefat vermişti. Ne var ki sancağını alaşağı ederek teslim olacak adamlardan değildi. Son çare olarak böğürlerine yapışan iki gemiyi neft ile ateşe verdi. İki gemiden alevlerin ve kara dumanların yükseldiğini gördük. Hâlâ da içlerinde yaka paça boğazlaşıyorlardı. Düşman gemilerinin ikisi de yandı. Burak Reis kendi gemisini bunların arasından kurtaramadı… Bir aralık göklere kapkara bir duman sütunu yükseldi. Gemisini kurtaramayacağını anlayan koca denizci, sanki iki düşman amiralini de gırtlaklarından tutup havaya uçurmuştu. Deniz onların mezarı oldu. İşte bundan sonra Spienza Adasına Burak Adası adını verdik.
 
Loredano’dan sonra rütbesi en büyük olan düşman Grimani idi. Bittabi o amiral oldu. Fakat Burak Reis olayından sonra düşmanın diz bağı çözülmüş, gözleri iyiden iyiye yılmıştı. Amiral olarak Grimani’nin ilk emri boca alabanda ederek kaçmak oldu. Doğruca Lepanto’nun yolunu tuttu. Amacı açık denizde karşılayamadığı Osmanlı donanmasını, hiç olmazsa İnebahtı’nın dar boğazından içeriye sokmamaktı. Donanmasının arta kalanıyla gidip boğazın ağzını tıkadı ve hatta karaya top çıkardı.
 
Biz artık herifin ardını mı bırakırdık? Hemen peşinden davrandık. Boğaza varınca, herif bize bir cehennem ateşidir açtı. Bizim topçular yamandı doğrusu. Düşman ateşine bin beteriyle cevap verdi. Düşmanı yarıp ikiye böldük. Flandıra ve sancaklarımız rüzgârda yapraklanıyordu. Davullarımızı gümbürdeterek boğazdan içeri daldık. Grimani toplarımızın artığı nesi varsa tezelden toparlayarak, kuyrukları bacaklarının arasına sıkışmış yılgın köpekler gibi dümen kırıp gitti. İmdadına Fransızlar ve Sen
 
Jan şövalyeleri yetiştiler. Fakat ağzının tadını bir kere almıştı. Artık böyle bir işe bir daha karışır mıydı?.
 
Sonra işittik. Venedik’e gider gitmez herife zincir vurmuşlar ve senatoda mahkemeye çekmişler, sonra da ölünceye kadar Chiasso Adasına sürgün etmişler. Adamı sanki neye sürgün ediyorlardı? Kendileri gelip savaşsaydılar ya?.”
 
Levent, sözünün burasında durdu. Halkada bağdaş kurmuş olanların arasında kırk yaşlarında bir denizci, “Sen o günleri unut. Devlet baba Venedikliler ve ötekilerle barış yaptı. Artık donanma çıkıp savaşmaz. Baksana biz bile Antalya’da yapılan iki beylik kadırgayı alıp İstanbul’a gitmek üzere denize açıldık. Bize, yabancı gemi görürseniz sakın ha sataşmayınız, diye sıkı sıkı emirler verilmedi mi?” dedi.
 
Beriki, “Ne barışı be yahu? Görmüyor musun, İspanyollar bir Türkü, bir Müslümanı yakalayınca, hemen zindana atıyorlar, orada onlara çeşit çeşit işkenceler ediyorlar… Ne bileyim, tırnaklarını söküyorlar, açlıktan ölecek hâle getiriyorlar, forsa diye küreğe zincirliyorlar, ya da fe–da–auto diye cayır cayır yakıyorlar? Apaçık savaştan daha kanlı ve daha acıklı ya?” diye söylendi.
 
Öteki, “Orası öyle! İşte onun için korsanlar da kendi başlarının çaresine bakıyorlar. Ben onlara hak veririm. Ben Midilli köylerindenim. Bir karım, iki çocuğum vardı. Eh, birkaç inek, biraz da tarla ile idare oluyorduk. Bir gece kente gittim. Köye dönünce, onu yanmış buldum. Bütün köylüleri yere yatırıp koyun boğazlıyorlarmış gibi boğazlarından kesip, başlarını gövdelerinden ayırmışlar. Yanaklarını delerek çenelerinden bir ip geçirmişler. Kafa demeti halinde ağaçlara asmışlar. İşte o demette, karım ve iki küçük çocuğumun başlarını da buldum? Dünya tepeme yıkıldı. Gidip şikâyet ettim. Bana ‘Buhaltı işleyen Venedik ve İspanyolllar değil, korsanlar… Korsanlar böyle yaptılar diye sultanımız öteki devletlere savaş
mı açsın?’ dediler? Şaşakaldım. Çoluk çocuğum öldürüldükten sonra ve evim de yandıktan sonra ben artık orada ne duracaktım?.Hemen gidip aydın uşaklarının bir kadırgasında korsan oldum. Benim şimdiki leventliğim çok sonradır. Yeniçeri olsun, sipahi ve biz leventler olalım, savaş zamanında sefere gideriz… Sonra döner, bacak bacak üzerine vurur, keyiflerimize bakarız. Oysa serhad halkı ve bir de biz korsanlar rahat yüzü görmeyiz. Yeniçeri, sipahi ve leventlerin babayiğit olduklarını inkâr etmek istemiyorum.
 
Benim Midilli’de tanımış olduğum Yakup adında bir köylü vardı. Rahmetli öldü, ortada dört erkek çocuğu bıraktı. İshak, Oruç, İlyas ve bir de en küçükleri Hızır (Sonradan Barbaros). İshak, Midilli’de yaşıyordu. Fakat öteki üç kardeş tarlalarını tokatlarını satarak 20–30 tonluk bir yelkenli peydahladılar. Bunlardan Oruç, İskenderun ve Mısıra, Hızır’la İlyas da Selanik ve Serez’e işleyen yük ve ticaret gemilerinde tayfalık etmiş oldukları için ora kıyılarını iyi biliyorlardı. Hızır, kardeşi İlyas’la Mısıra gitmek üzere gemilerini Rodos ve Sömbeki adalarının arasından geçirirken, Rodos şövalyelerinin bir gemisi, üzerlerine saldırır. İlyas’la Hızır, daha on üç, on dört yaşında çocuklardı. Ceviz kabuğu kadar gemiciklerinde top yoktu. Gene de teslim olmadılar. Ellerindeki bir tüfek ve iki üç kılıçla, yaralanıp yere yuvarlanıncaya kadar dövüştüler. İlyas şehit oldu. Hızır’ı, Rodos’ta zindana attılar. Bu iş, senin anlattığın Lepanto savaşı sonrasında oldu. Hızır bir yolunu bulup Rodos’tan kaçtı. Antalya’da Şehzade Korkut yok mu? İşte Hızır’a o yardım etti de ona halis Antalya kerestesinden on dokuz oturaklı bir perkende yaptırıp verdi. Oruç ve Hızır onunla Rodos şövalyelerine ait birçok gemi ele geçirdiler.
 
Ne var ki, Yavuz Sultan Selim geçen yıl tahta çıkınca, Sultan Korkut ortadan kayboldu. Hızır’la Oruç, kendilerini korumuş olan şehzadeyi kaybettiler. Yavuz Sultan Selim de Osmanlı korsanlarının Türk sularında gezmelerini yasak etti.
 
Bu yılın başında Midilliye gittiğim zaman duydum. İki kardeş Türk sularından ayrılmışlar. Tunus’u Beni Hıfs emirlerinden birisi idare ediyormuş. Hızır’la Oruç ona başvurmuşlar. Ondan korsanlıkta merkez edinebilecekleri bir yer, bir liman istemişler. Hızır Reis’in kazandığı birkaç deniz savaşı, onun adını sanını Tunus’taki denizcilerin kulağına ulaştırmıştı. Tunus Emiri denizde ele geçirecekleri ganimetin beşte birini kendi hazinesine vermeleri şartıyla Halkulvat adındaki bir kaleyi onlara vermiş. İki kardeş hiçbir yerden yardım görmeden, İstanköy’ün karşısındaki Gökoya körfezinin Ula iskelesinde bir gemi yaptırmışlar. Öyle ya, Tunus’ta, Fas’ta, Trablusgarb’ta gemi yapacak kereste ne gezer? Hurma ağacından kadırga, perkende ve kalita mı yapılır?”
 
Otuz yaşındaki levent, “E?…Top, barut, gülleyi nereden buluyorlar?” diye sordu.
 
Öteki, “Nereden olacak? Düşmandan, yani onlardan zaptettikleri gemilerden! Ne ise, o yaptırdıkları gemi ile ilk denize açıldıkları zaman buğday yüklü bir Ceneviz gemisini, sonra da çuha yüklü koca bir kalyonu dövüşerek ele geçirmişler. Bu iki avlarını yedekte çekerek Tunus’a dönmüşler? Şimdi Güney Avrupa kıyılarında dolaşıyorlarmış. Midilli’de kâfirlerin zulmüne uğramış birçok delikanlı, ne yapsak da Hızır’la Oruç Reis’in yanına varsak diye istekle yanıyorlardı,” dedi.
 
Turgutca, ateşli gözlerle dinliyordu. Bu işittikleri bir taraftan hoşuna gidiyor, bir taraftan da canını sıkıyordu. Bu gemilere kaçıp denize açılmak vardı. Fakat levent ya da azep olarak gidip limanda yatacak olduktan sonra babasından, anasından ve şu sevdiği Sıralovaz’dan ayrılmak neye yarardı? Yabancı korsan korkusundan ta dağ başındaki dört duvar mazgallı evlerde çobanlık ederek mi ihtiyarlayıp ölecekti?…Çocuk derin derin içini çekti. Artık leventlerin yanında pek gecikemezdi. Yoksa babasından pek esaslı bir papara yerdi… Köy yolunu tuttu. Taş evlerinin kapısini kapalı buldu. Babasını uyandırmaktan korkarak, ahıra gitti. Gökte ne güzel bir ay vardı. Ahırda dört inek yatıyordu. Gözleri karanlıkta parlıyordu. Bir yana sarkan dudaklarından salyalar sunuyordu. Meraksız iri gözlerini Turtgutca’ya çevirerek baktılar ve onları kırptılar. Turgutca önlerine birer ikişer tutam saman koyarken onlara:
 
“Sanki sizinle benim sürdüğüm hayat arasında ne fark var? Hep aynı boyunduruk altında çalışıyoruz,” dedi. İnekler samanları yavaş yavaş çiğneyiphohluyorlardı.Turgutca ay ışığı ile nurlanmış Sıralovaz Yarımadasına ve gümüş bir çarşaf gibi yayılan Arşipel’e bir göz gezdirdi.
 
Levent olmak mı? Turgutca için en dayanılmayacak durum özgürlüğünü kaybetmek, başkalarının keyfine ve iradesine baş eğmekti. Leventlik aklından geçerken çocuk, “Hayır” dermişçesine başını salladı. Köyde mi kalacaktı? İçinden bir ses ona şiddetle “Hayır!” diyordu. Sonradan denizin çağırışını duyuyordu. Bu düşüncelerle sabaha kadar göz yumamadı? Orada bir kayanın üzerinde put gibi duruyordu. Bakışı uzuyor, uzuyor âdeta ufukların ötelerini görmeye çalışıyordu. Hayatının yolu olsa olsa o açıklıklardaydı.
Advertisements