Etiketler

,

ZIEGLER ADINDA BİRİ
 

Bir zamanlar Bramer Sokağı’nda Ziegler adında bir genç otururdu. Her gün yolda karşılaştığınız, ama hepsinin yüzü aynı olduğu için hiç ayrımsayamadığınız insanlardandı. Yani sıradan biriydi. Ziegler, bu tür insanların hepsinin yaptığının aynısını yapardı. Ne yetenekli ne de yeteneksizdi. Parayı, eğlenceyi, iyi giyimi severdi ve bu insanların çoğu gibi korkaktı. Yaşamını içgüdüsel istekler ve yoğun çabalar değil, yasaklar ve cezalandırılma korkusu yönetirdi. İlkeleri olan, aklı başında, yani uzun lafın kısası kendini pek beğenen ve önemseyen, normal dediğimiz türde biriydi. Her insan gibi kişiliğini başkalarmkinden farklı görür, yine her insan gibi kendini ve yazgısını dünyanın merkezi sanırdı. Oysa yalnızca bir insan örneğiydi. Çelişkilerden haberi yoktu ve gerçekler dünya görüşüne ters düştüğünde hiç hoşgörü göstermeden gözlerini kapatıverdi. Çağcıl bir insan olarak, paranın yanı sıra ikinci bir güce daha sonsuz saygısı vardı. Bilime. Oysa “Bilim nedir?” diye sorulsa nasıl yanıtlayacağını pek bilemez, bilim kavramı onda biraz istatistiksel bilgiyi biraz da bakteriyolojiyi çağrıştırırdı. Ama devletin bilim için ne çok para harcadığını ve bilime ne kadar değer verdiğini adı gibi biliyordu. Özellikle kanser araştırmalarına saygısı sonsuzdu, çünkü babası kanserden ölmüştü ve Ziegler o günden beri, çok ilerlemiş olan bilimin onun başına da aynı felaketin gelmesine izin vermeyeceğine inanıyordu. Ayrıca Ziegler’in o yılın modasına ayak uydurabilmek için bütçesini zorlayarak iyi giyinmeye çabalamak gibi bir özelliği daha vardı ama, bütçesini aşan, mevsimlik ya da her ay değişen modalara saçma diye burun kıvırır geçerdi. Ona benzeyenlerin arasında ve güvenli ortamlarda kişilik göstergesi olarak yasalara ve hükümete sövüp saymaktan da asla çekinmezdi. Sanırım onu anlatırken lafı epeyce uzattım. Aslında Ziegler parlak bir gençti ve onu yitirmekle çok şey kaybettik, çünkü ölümü erken ve hiç de sıradan olmadı, böylece tüm tasarıları ve haklı umutlan yitip gitti. Kentimize geldikten bir süre sonra, iyi bir pazar günü geçirmeye karar vermişti. Doğru dürüst tanıdığı kimse yoktu henüz. Herhangi bir derneğe girmeye de bir türlü karar veremiyordu. Belki de felaketini hazırlayan da bu oldu. İnsanın yalnız kalması hiç de iyi değildir. Böylece kentin titizlikle seçtiği görülmeye değer yerlerini gezmeye karar verdi. Uzun süre inceledikten sonra tarih müzesini ve hayvanat bahçesini seçti. Müzeye pazar sabahları ücretsiz girilebiliyordu, hayvanat bahçesinde de öğleden sonraları indirim vardı. Pazar günü pek beğendiği, düğmeleri kumaştan, yeni takım elbisesini giyip müzeye gitti. Şık ince bastonunu da yanma almayı ihmal etmemişti. Kırmızı renkte cilalanmış köşeli bir bastondu ve ona daha ağırbaşlı, gösterişli bir hava veriyordu. Ama ne yazık ki, müzenin kapısındaki hizmetli bastonu kapıda bıraktırdı. Ziegler’in canı sıkılmıştı. Yüksek tavanlı odalarda görülmeye değer ne çok şey vardı. Ziegler camekânlarm üzerindeki, titizlikle hazırlanmış bilgileri okudukça bilimin burada da alçakgönüllü güvenilirliğini kanıtladığına tanık oldu ve iyi niyetli bir ziyaretçi olarak, her şeye kadir bilimin yüceliğini bir kez daha yüreğinde duyumsadı. Eski ıvır zıvırlar, paslanmış anahtarlar, yosun tutmuş kırık dökük gerdanlıklar vb., bu yazılar sayesinde inanılmaz ölçüde ilginçleşiyordu. Bilim her şeyi inceden inceye irdeliyor, her şeye egemen oluyor, hiçbir şeyi gözden kaçırmıyordu. Evet, demek ki yakında kesinlikle kansere çare bulacaktı, ölüme bile. İkinci salonda, bir camekân gördü. Camekân öylesine parlıyordu ki, Ziegler önünde durduğunda, giysisinin, saçının, yakasının, pantolonunun çizgisinin ve kravatının düzgün olup olmadığını titizlikle denetleyebildi ve görünüşünden pek memnun kaldı. Rahat bir nefes alarak gezmesini sürdürdü. Birkaç eski tahta iş ilgisini çektiğinde, ‘Saf olmalarına karşın çalışkan insanlarmış,’diye düşündü, iyi niyetle. Bunun dışında, saat başı vurduğunda, dans eden fildişi figürleri olan eski bir duvar saati de ilgisini çekti, hoşgörülü bir sabırla onları izledi, ama artık sıkılmaya başlamıştı. Esnedi ve cep saatini gösterişli bir hareketle çıkardı. Saati de gösterilmeye değer bir saatti, çünkü som altındandı. Babasından miras kalmıştı. Öğle yemeğine epeyce zaman vardı. Merakı yeniden birazcık uyansındiye başka bir salona geçti. Burada karşılıklı duran camekânlarda, ortaçağ inançları ve büyüyle ilgili kitaplar, muskalar, cadıların kullandığı malzemeler sergileniyordu. Salonun bir köşesine, ocağı, havanları, yuvarlak gövdeli şişeleri, ince domuz mesaneleri vb. araç gereçleriyle simyacıların kullandığı tam bir çalışma tezgâhı yerleştirilmiş, köşe, yünden yapma bir halatla ayrılmıştı. Eşyalara dokunmanın yasak olduğunu belirten bir levha da vardı ama bu tür yazılar hiçbir zaman fazla ciddiye alınmaz. Üstelik, Ziegler odada yalnızdı. Düşünmeden kolunu uzatıp halatın üzerinden cisimlere dokundu. Gülünç ortaçağ inançlarını duymuş, bu konuda bir-iki şey de okumuştu. O zamanlar insanların bu çocuksu inançlara nasıl kapıldıklarını ve bu cadılık şarlatanlığının ve tüm bu nesnelerin neden yasaklanıp işin kolayca çözümlenemediğini bir türlü anlayamıyordu. Ama yine de simyanın bağışlanabilecek bir yönü de yok değildi, çünkü çok yararlı kimya bilimi onun sayesinde doğmuştu. Aman Tanrım! Böyle düşünüldüğünde, altın yapmada kullanılan bu kaplar ve bu saçmasapan büyücülük ıvır zıvırmm belki de gerekli olduğu ortaya çıkıyordu. Onlar olmasaydı bugün ne aspirin ne de gaz bombası olurdu! Bilinçsizce bilyeye benzeyen, koyu renkte, küçük bir cismi uzanıp aldı. Hapa benzeyen, sanki ağırlığı olmayan, kuru bir şeydi bu. Elinde evirdi, çevirdi. Tam yerine koyacaktı ki, arkasında ayak sesleri duydu ve dönüp baktığında, bir ziyaretçinin salona girmiş olduğunu gördü. ‘Dokunmak Yasaktır’ levhasını, Ziegler de okumuştu kuşkusuz. Küçük bilyeyi hâlâ elinde tuttuğu aklına geldi, avucunu kapattı, bilyeyi cebine attı ve salondan çıktı. Hapı ancak sokağa çıktığında anımsadı. Atmak niyetiyle cebinden çıkardığında burnuna götürüp kokladı. Reçineye benzer hafif bir kokusu vardı. Koku hoşuna gitti ve hapı yeniden cebine soktu. Bir lokantaya gitti, yemeğini ısmarladı, gazetelere göz gezdirdi, kravatını düzeltti, çevredeki müşterilerin giyimlerini kâh beğeniyle kâh burun kıvırarak süzdü. Yemeğinin gelmesi gecikince müzeden çaldığı, simyacıların hazırladığı hapı çıkarıp kokladı, üstünü işaret parmağının tırnağıyla kazımaya çalıştı. Ansızın doğal ve çocuksu bir neşeye kapılarak cismi ağzına atıverdi. Cisim ağzında çabucak eridi. Tadı hiç de fena değildi. Üstüne bir yudum bira içti. O sırada da yemeği geldi. Saat ikide genç adam tramvaydan atlayarak îndi, pazar tarifesine göre indirimli bir bilet aldı ve hayvanat bahçesine girdi. Dost gülücükler saçarak maymun evine gitti ve şempanzelerin olduğu büyük kafesin önünde durdu. İri bir maymun ona bakarak göz kırptı, boğuk bir sesle, “İşler nasıl gidiyor, kardeş?” diye sordu. Büyük bir şaşkınlık ve tiksintiyle hemen geri çekilip oradan ayrılırken maymunun arkasından söylendiğini duydu: “Herif kendini hâlâ bir şey sanıyor, geri zekâlı düztaban!” Ziegler koşa koşa başka tür-maymunların olduğu kafese gitti. Dans edercesine oraya buraya zıplayarak, “Şeker ver bakalım arkadaş!” diye bağrıştılar. Şekeri olmadığı için de kızıp söylendiler. “Çulsuz,” diye haykırıp dişlerini gösterdiler. Tüm bunlara dayanamazdı. Tökezleyerek çılgın gibi dışarı fırladı ve daha iyi bir davranış beklediği geyiklerin ve ceylanların olduğu yere yöneldi. Olağanüstü güzellikte büyük bir ceylan, parmaklığa yakın bir yerde durmuş ziyaretçisine bakıyordu. Ziegler yüreğinin içine dek titrediğini duyumsadı, çünkü hapı içtiğinden beri hayvanların dilinden anlar olmuştu ve ceylanın iri, kahverengi gözleriyle ne demek istediğini kavrayabiliyordu. Ceylan bakışıyla soyluluk, boyun eğme ve hüzünden söz ediyor, bilinçli bir ciddiyetle onu izleyenin güçlü bir aşağılık, hem de çok kötü bir aşağılık duygusuna kapılmasına neden oluyordu. Ziegler, bu sessiz bakışta ceylanın kendisini yalnızca süslü giysileri, şapkası ve bastonu olan, ayaktakımından, gülünç ve iğrenç bir hayvan olarak gördüğünü okudu. Ceylanların olduğu yerden keçilerin yanına, oradan dağ keçilerine, ardından lamaların, domuzların ve ayıların olduğu yerlere koştu durdu. Hepsi de ona hakaret etmedi, ama onu hor gördükleri kesindi. Konuşmalarını dinlediğinde insanlar hakkında ne düşündüklerini öğrendi. Çok olumsuzdu düşündükleri. Çirkin, pis kokan, hiç de gururlu olmayan bu iki ayaklı yaratıkların rüküş giysiler içinde özgürce sağa sola koşuşmalarına izin verilmesine bir anlam veremiyorlardı. Bir pumanın yavrusuyla, insanlar arasında çok ender görülen bir biçimde ciddi ve aklı başında konuştuğunu duydu; güzel bir panterin soylu biri gibi kısa ve özlü sözlerle» pazar ziyaretçilerinden oluşan güruha değinen yorumunu dinledi; sarı yeleli aslanların gözlerine baktı; insanların ve kafeslerin olmadığı vahşi hayvanlar dünyasının ne denli özgür ve olağanüstü olduğunu kavradı. Bıkkın, ama gururunu yitirmemiş bir kerkenez kuşunu üzüntüden konmuşçasına kuru bir dalda tünerken gördü. Alakargalarsa tutsaklıklarını, efendice bir umursamazlıkla, bir şaka olarak kabullenmişlerdi. Tüm inançları yıkılmış ve iyice sersemlemiş olarak şaşkınlık içinde yeniden insanların arasına döndü, içinde bulunduğu açmazı ve korkusunu anlayabilecek biriyle göz göze gelmeye çalıştı; dürüst, anlamlı ve rahatlatıcı bir-iki söz duyabilmek için konuşmalara kulak kabarttı. Erdem, doğallık, soyluluk ve suskun bir anlayış bulabilmek için birçok ziyaretçinin davranışlarını izledi, ama hep hayal kırıklığına uğradı. Sesleri ve sözcükleri dinledi, el kol hareketlerini ve davranışları irdeledi. Artık her şeyi hayvanların gözüyle algıladığı için karşısında onlara benzeyen, ama soysuzlaşmış, gösterişe meraklı, yalancı ve çirkin bir topluluk buldu. Ziegler ne yapacağını bilemeden dolaştı durdu. Kendinden çok utanmaya başlamıştı. Dört köşeli bastonunu, ardından da eldivenlerini bir çalının arkasına fırlatıp atalı çok olmuştu. Kravatını da. Şapkasını ve çizmelerini çıkarıp ceylanların kafesinin parmaklıklarına ağlayarak kapandığında, çevresine toplanmış kalabalığın önünde onu kıskıvrak yakaladılar ve bir akıl hastanesine kapattılar.

1908


Reklamlar