Tags

, , ,

Sultan ve Şair, Sema Kaygusuz

BİRİNCİ SAHNE
Güneşli bir sonbahar sabahı Eminönü’nü Karaköy’e bağlayan Galata köprüsünün üstündeyiz. Köprünün üstündeki birkaç kişi sırık oltalarını denize sarkıtmış balık tutmaktalar. Balıkçıların hemen gerisinde trafik akar. Zaman zaman otomobillerin korna seslerini, yolcu teknelerinin düdüklerini duyarız ve elbette aniden yükselip aniden dinen martı seslerini… Balıkçıların hepsi yan yana dizilmişlerdir. İçlerinden biri, özenli ve temiz giyimiyle ŞAİR(65-70) dikkatimizi çeker. O da herkes gibi balık tutmaktadır. Birkaç saniye sonra sahneye iyi giyimli görünüşüyle göz alan SULTAN (35-40) girer, üstünde oldukça şık bir takım elbise vardır. SULTAN balıkçıların arkasından dolanarak dikkatle onların yüzüne bakmaya çalışır. Sanki birini arıyordur. ŞAİR’in yanına geldiğinde duraklar. Aradığı kişiyi nihayet bulmuştur.

Oyun boyunca sürecek olan Şair’in doğal tavrı ile Sultan’ın soğukkanlı tekinsizliği, sahnedeki psikolojik gerilimin temel kaynağıdır.
SULTAN – Afedersiniz beyefendi rahatsız ediyorum…
ŞAİR – Buyrun?
SULTAN  – Mızrağımı sizin göğsünüzde unutmuşum.

ŞAİR – Anlayamadım?

SULTAN – Mızrağımı diyorum, sapladıktan sonra geri çıkarmayı unutmuşum.

ŞAİR – Ne diyorsun birader, ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin?

SULTAN – Diyorum ki vaktiyle sapladığım mızrak sizde kaldı.

ŞAİR – Bana mı saplamıştın?

Sultan Şair’in göğsüne hafifçe uzanır.
SULTAN – Evet tam şuraya…
Duraklar. Sesi alaycıdır.
ŞAİR – Deme ya, nasıl bir mızraktı bu?
SULTAN – Şahane bir işciliği vardı. Hİndistan hükümdarının sünnet hediyesiydi. Yakut ve zümrütlerle bezeli kabzası beyaz yeşim taşındandı. Kabzanın tam bitimindeki kûfi süslemelere bakmaya doyamazdım. Bıçak kısmı demirdendi tabii. İşte ben bu şahane mızrağı tam göğsünüzün ortasına sapladım. Sizden böğürtü gibi bir ses çıktı, can havliyle bileğimi tuttunuz, derken gözleriniz matlaştı, gerisini hatırlamıyorum.
Şair canı yanmışçasına göğsünü sıvazlar.
Advertisements