Etiketler

, , ,

Kadri Şençalar


Polis komiseri Rauf Bey’in oğlu Kadri Şençalar, Eyüp’te dünyaya gelir; Tarabya’daki Rum İlkokulunda başladığı eğitimini de, babasının Bursa’ya atanması üzerine, 1924’de orada bitirince okul hayatına son verir… Bursa’da Kanbur Tevfik Efendi’den ud öğrenir.

1930’da hicaz makamın da “Bir Bursalı kızın derdi” şarkısını besteleyerek bestekârlığa başlayan Kadri Şençalar, daha sonraları, halk tarafından çok tutulan eserler besteler… İstanbul Radyosu’nda, Belediye Konservatuarı’nda ud sanatkârı olarak çalıştıktan sonra, ünlü gazinoların en aranılan udîleri arasında yer alıp hemen hemen dönemin bütün “assolist” lerinin saz heyeti’nde bulunur.

İzmirli Hacı Nâfız Efendi’nin kızı Muazzez Hanım’la dünya evine giren Kadri Şençalar’ın mutlu bir âile hayatı olur ve yuvalarını, 1931′ de Nurhayat, 1933’te Ali İhsan, 1938’de Emre ve 1940’da Yüksel şenlendirir… Kendi, İlkokuldan sonra okuyamayan Kadri Şençalar, iyi bir aile babası olarak çocuklarının eğitimine çok önem verir…

Gazino hayatına atılınca, bir ara alkole fazlaca “iltifat eden” Kadri Şençalar, sanatına zarar vermeye başladığını anlayınca, daha ölçülü içmeye başlar…

Bir dönem Kadri Şençalar’ın git gide içkiye olan düşkünlüğünü, hatta Radyoevi’ndeki çalışmalarına bile içkili geldiğini fark eden, o zamanki Radyo Müdürü Nevzat Atlığ, bu hassas konuyu, nasıl tatlılıkla çözüme kavuşturduğunu şöyle anlatmaktadır: “Fasıl programlarında aranılan saz sanatçılarımızdan  biri de Kadri Şençalar’dı. Son derece kıvrak icrâsıyla, fasıl içindeki vazifesini hatâsız yapardı; ama biraz içki düşkünlüğü varmış. Bir fasıl provası sırasında kendisinden umulmayan falsolar, anlamsız hareketler yapıyordu; hiçbir şey söylemeden provanın bitmesini bekledim. Anlaşıldı ki Radyo’ya içki içip gelmiş. Kimseye belli etmeden Radyo’nun tenha bir köşesine çektim; ‘Bakın Kadri Bey, gelin sizle şöyle bir anlaşma yapalım: Gündüz içki içip dozunu kaçırdığınızda, bana haber vermeyeceksiniz, teledon da etmeyeceksiniz. Fasıla gelmediğiniz zaman anlayacağım ki, Kadri bey içkilidir. Ayrıca özür bildirmenizi de istemiyorum; yeter ki içkili olarak Radyo’ya adımınızı atmayınız.’

Çok da mahcup, son derece hürmetkâr bir adamdı. Radyoya içkili gelenlerden birçoğunun işine son verildi; onları da biliyordu; fakat elimizin altında olması gereken, kolay kolay vazgeçemeyeceğimiz, önemli bir sanatkârdı. Bu konuşmamızdan sonra Kadri Bey bir daha içkili olarak Radyo’ya ayak basmadı. Aramızda sevgiye, saygıya dayalı bir yakınlık gelişti ve vefâtına kadar devam etti.” Kardeşi ünlü kânûnî İsmail Şençalar, bestekârlığa hiç heves etmemesine karşılık, ağabeyi Kadri Şençalar, daha genç yaşlarda başladığı bestekârlığını hayatı boyunca sürdürmüştür… Film müzikleri de yapan, daha çok piyasa şarkıcılığında büyük ün kazanan sanatkârın beş yüz kadar bestesi olduğu ileri sürülmüşse de elde ancaz yüz-yüz elli kadarının notaları bulunmaktadır. Yeni bestelendiğinde büyük ün kazanan, ünlü sanatçılarca gazinolarda sık sık okunup plâkları da yapılan besteleri arasında:
Uşşak makamında:
“Sönmez artık yüreğimde yanan bu sonsuz ateş,
Bulunur mu bana bilmem, senin gibi güzel eş.
Kalbimde hep yâre açtın, gel elinle bâri deş;
Bulunur mu bana bilmem senin gibi güzewl eş”;
hicaz makamında:
“Gönlüm yaralı, bilmiyorum yâr bana noldu?
Gül renkli yüzüm, aşkın için, bak yine soldu.
Artık yetişir, hasretimiz yılları buldu;
Gül renkli yüzüm, aşkın için, bak yine soldu”;
sözleri Necdet Atılgan’ın olan, hüzzam makamında türkü:
“Gezdiğim dikenli aşk yollarında,
Elimden bir kırık saz geldi geçti.
Kara tâliimden yine bu yıl da,
Bahârı görmeden yaz geldi geçti”;
sözleri Vecdi Bingöl’ün olan, dügâh makamında ninni:
“Ah, yeni o menekşe gözler aralı,
Oya kirpiklerde yaşlar sıralı.
Uyu ey gönlümün nazlı marâlı.
Susun, garip kuşlar, ötmeyin susun;
Yetimler güzeli yavrum uyusun.
Uyu yavrum ninni diyeyim sana,
Şu mahzun gönlümü salma hicrâna,
Sen kaldın gidenden hâtıra bana.
Susun, garip kuşlar, ötmeyin susun;
Yetimler güzeli yavrum uyusun.”  bulunduğu gibi ayrıca da, Karcigârdan: Yeşil olur şu Konya’nın Meram’ı”; Uşşak’tan “Sarı gül destesi sandım o güzel saçlarını”; sözleri kendisinin olan hicaz’dan: “Görmedim ömrümün âsûde geçen bir demini”; gibi çok sevilen besteleri ile yerel motiflerin de kullanıldığı: Hicaz’dan “ufacık bir selâm çakmadın Ayşe’m” sabâ’ dan: “Güzel Ayşe’m gel yanıma” karcigâr’dan: ” Köylü kızı su doldurur dereden”; “Osman Çavuş gez dur davar başında”; “Yârimin evleri hamama karşı”; gerdâniye’den: “Tavladan atlar boşanır”; “Karşı dağdan uçan turna”; “Odalar yaptırdım döşedemedim” gibi değişik renkler taşıyan eserleri de vardır.
Kadri Şençalar’la Başbaşa
Birinci sınıf sazların kadrolarına en yakışan sanatçılardan biri de Kadri Şençalar’dı. Dalgalı gür saçları hep gülümsüyormuş izlenimi veren sevimli yüzü, sahneden seyirciye verdiği pozitif elektrik; sanatı kadar kişiliğinin de sevilmesine yol açmıştır… Özel hayatında da son derece “gönül adamı” oluşu, hoşlandığı kimselere çok candan davranışı; hatta yeni tanıştığı, kendisine yakın bulduğu insanlara bile”-cığım” lı hitapları, kendisiyle hemen dost olunmasına yol açmış, bu yüzden pek çok dost edinmiştir…
Fakat ona “kötülük” etmek isteyenler hep yakın çevresinden çıkmıştır!… Son derece mazbut bir âile hayatı olan, eşinin ve çocuklarının üstüne titreyen Kadri Şençalar’ın; en az, kanun’un büyük üstadı olan kardeşi İsmail Şençalar kadar “çapkın” olduğu, “yakın” bildiği kimseler tarafın dan benim kulağıma bile fısıldanmıştır!… İsmail Şençalar’ın evli barklı olduğu halde, büyük çabalar sonucu “assolist” olarak da sahneye çıkardığı -fakat bu dönemi çok kısa sürmüştür- Suzan Güven’le birlikte yaşaması; esmer, uzun boylu, yakışıklı ve son derece sevimli olan Kadri Şençalar’ın da, sanki “çapkınlık” yapması gerekiyormuş gibi; kimi zaman sahnelere yeni adım atan “uvertür”lerle, kimi zaman da sahnelerin “ağır top”ları ile adının çıkmasına yol açmış; fakat her seferinde, “Sönmez artık yüreğimde bu sonsuz ateş”in bestekârı:
– Çok mutlu bir yuvam olduğu için, bizi çekemeyenler bu rivayetleri çıkararak benim akılları sıra huzurumu bozmaya çalışıyorlar… Ama nafile!… Ben yirmi yıldır evli bir insanım. Üstelik, herkesinkileriyle birlikte benimkileri de Allah bağışlasın; üçü kız, biri erkek olmak üzere dört çocuk sahibiyim…  Benim en büyük aşkım karıma, evlatlarıma ve sazımadır… Böyle olunca da, hatta kendi çevremin, dahası en yakın arkabam olan kimselerin bile kıskançlığını üstüme çekiyorum… Çünkü onların mutlu bir âile yaşantıları yok! Seni en çok da, yakınlarımdan duyduğun o saçma sapan çapkınlık hikâyelerinin hiç birine yer vermeyişin için bu kadar seviyorum; hata öz kardeşimden çok canıma sokasım geliyor!…
Daha, sanatçılarla ilk röportajlara başladığımda; hiçbirini asılsız haberlerle üzmemeye karar vermiş ve bu kararımı, Kadri Şençalar hakkında duyduğum -ama hiçbir zaman inanmadığım- “çapkınlık” hikâyelerine de uygulamıştım… Belki de dostluğunu böylesine kazanışım bu yüzdendi… Nitekim son cümlesinden sonra candan sarılıp iki yanağımdan da dostça uzun uzun öpmüştü.
1950 Baharında, bir gün Konservatuar’a kendisine sonsuz bir saygı ve muhabbetle bağlı bulunduğum; kendisinin de bu duygularımdan dolayı hep “mütehassis” olduğunu belirttiği, Hazret-i Muhammed’in torunlarından Şerif Muhiddin Beyefendi’yi ziyarete gitmiştim… Meğer o gün, biraz rahatsızlandığı için gelememişler… Dönmeden, uğradığım Müdür Muavini Selâhattin Bey’in odasında Kadri Şençalar’la karşılaşınca çok sevindim… O da bir saz arkadaşını bekliyormuş… Bir köşeye çekilip sohbete başladık… Bir süre, sahne gerisinde yaşanan huzursuzlukları, assolistlerin bitmez tükenmez kaprislerini; günün en sevilen şarkıları da dahil, uzun bir liste yaparak sahne gerisine astıklarını; bu şarkıları kendilerinden önce çıkan diğer sanatçıların okumalarını yasakladıklarını; böylece de onlara başarıya erişmeleri için hiçbir “şans” tanımadıklarını; hatta saz heyetine bile sahne gerisinde yapmadıklarını bırakmadıklarını; sahneye çıkınca da, müşterilere şirin görünmek için, “şimdi değerli saz üstadımız falancadan nefis bir taksim dinleyeceksiniz” dediklerini; taksim bitince de yalancıktan boynuna sarılarak tebrik ettiklerini; fakat sahne gerisine çekilince bu samimiyetten eser kalmadığını örnekler vererek anlatıp birazcık olsun içini dökerek ferahladı… Daha sonra nasılsa söz hayatına intikal edince:
-Babam, dedi, daha önceleri motör kaptanlığı da yapmış olan eski Polis Memuru Azmi Bey’dir… Son derece çalışkan gayretli bir insandı… Polis deniz teşkilatında ilk vazife alanlardandır… Fakat gücünün kuvvetinin ve kendine fazla güvenmesinin kurbanı oldu… Günün birinde hiç durup dinlenmeden yirmi dört saat mesaiden sonra, köprüye yaklaştığı sırada takatten iyice düşünce motorunu bırakıp uyuyakalmış!… Aksi tesadüf tam bu sırada Marmara sularında bir denizaltı görünmez mi!… Arkadaşlarının babama haber vermeyerek denize açılmaları babamı suçlu duruma düşürdü… Mahkûm oldu!…

Bana gelince, ben doğma büyüme İstanbullu’yum… Fakat on yaşındayken Bursa’ya gittik… Ben daha o yaşta kemana başladım.
– Ailede musikiyle uğraşanlar var mıydı?
– Hayır. Babamın da anamın da musiki ile hiç alâkaları yoktu. Daha çocuk denecek yaşta düğünlere gidip çaldım… Ardından gazinolar geldi.
– Musiki dersleri aldınız mı?
– Evet, ilk ve son hocam, Bursalı Kambur lakabıyla anılan Udi Tevfik’ti. Notayı ondan öğrendim. Allah rahmet eylesin, bana çok emeği geçti…
Daha sonra kemanı bırakıp uda geçtim… Şimdi artık asıl sazım uddur.
– Sizin güzel besteleriniz de var. İlk bestenizi hatırlıyor musunuz?
– Elbette. 17 yaşımdayken yapmıştım… Uşşak makamından; “Sönmez artık yüreğimde bu sonsuz ateş” tir.
– Ben bu eserinizi olgunluk döneminizde bestelediğinizi sanıyordum… Benim de çok sevdiğim bir bestedir.
– Gerçekten de bu eserim çok sevildi… Daha sonra, hicaz makamında, “Kırık kalbimi inletme”yi yaptım… Daha böyle birçok eserim vardır. En son olarak da “Püsküllü belâ” ile “Şu karşıdan gelen esmer”i yaptım.
-Beğendiğiniz bestekârlarımız?
-Eskilerden Dede Efendi, Hacı Arif Bey, Şevki Bey, bunlar musikimizin gerçek üstadlarıdır… Yenilerden de başta Selâhattin Pınar, Yesârî Âsım, Zeki Arif Bey en çok beğenip takdir ettiğim değerli bestekârlarımızdır.
– Musikimizle ilgili en eksik yön sizce nedir?
– Tam yarama bastınız!… Son derece değerli, erişilmez güzellikte eski bestelerimiz var. Yazık ki kesin olarak notaları tesbit edilemediğinden, piyasada beş altı türlü notaları bulunuyor!… Bu da söyleyişte ve çalışta armoni birliğini ortadan kaldırıyor; başka başka tarzlarda icra ediliyor!… O erişilmez güzellikteki besteler çoğu zaman perişan oluyor… En büyük arzum, bu gibi değerli eserlerin bir an önce Konservatuar tarafından doğru notalarının yayımlanması ve eşsiz eserlerimizin içine düştüğü keşmekeşten kurtarılmasıdır.

Reklamlar