Tags

, , ,

Babür şah

VEKAYİ

(BABÜR’ÜN HÂTIRATI)

I.
FERGANA


Salı günü, beş ramazan 899 (10 haziran 1494) da, Fergana vilâyetinde, on iki yaşında padişah oldum. Fergana vilâyeti beşinci iklimdendir ve mâmurenin kenarındadır. Şarkı – Kâşgar, garbı – Semerkand ve cenubu – Bedahşan’ın hududu olan dağlardır. Evvelce şimalinde, Almalık, Almatu ve Yangı kitaplarda Otrar yazarlar- gibi, şehirler varmış; fakat bugün rpoğul ve Özbekler tarafından tahrip edilmiş ve hiç bir mâmure kalmamıştır. Küçük bir vilâyettir. Hububat ve meyvası boldur. Etrafı dağlıktır, yalnız Semerkand ve Hocend’in bulunduğu garp tarafında dağ yoktur. Kışın, bu cihetten başka, hiç bir yerden düşman gelemez. Hocend suyu ismi ile meşhur olan Seyhun nehri, (2 a) bu ülkenin şimâl-i şarkîsinden gelir ve içinden geçerek, garba doğru akar; Hocend’in şimâli ve bugün Şahruhiye namı ile meşhur olan Fenaket’in cenubundan geçip, tekrar şimâle dönerek, Türkistan’a doğru gider. Türkistan’dan epeyce aşağıda bu nehir büsbütün kumlar arasında kaybolur ve hiç bir nehire karışmaz. Beşi Seyhun nehrinin cenubunda ve ikisi şimâlinde olmak üzere, yedi kasabası vardır.

***


II.
KÂBİL
DOKUZ YÜZ ON SENESİ VEKAYİİ

Muharrem ayında, Horasan’a gitmek niyeti ile,Fergana vilâyetinden çıkıp, Hisar vilâyetinin yaylalarından olan İlek yaylasına indim. Burada ve yirmi üç yaşıma girdiğim vakit, ilk defa traş oldum. Herhangi bir ümide kapılarak, benimle beraber gelenlerin sayısı, büyük ve küçük, iki yüzden biraz fazla ve üç yüzden biraz azdı. Ekserisi yaya idi. Ellerinde sopa, ayaklarında çarık ve üstlerinde çuldan başka hiç bir şeyleri yoktu. Sefâlet o derece idi ki, bizim ancak iki çadırımız vardı. Benim çadırım vâldeme tahsis edilmişti. Bana ise, her gittiğimiz yerde, bir çergi yaparlar ve ben de bu çergide otururdum. Vâkıa Horasan’a gitmek niyeti ile çıkmıştık; fakat bu vaziyette, bu vilâyetten ve Husrev Şah’ın adamlarından ümitleniyorduk. Birkaç günde bir, birisi gelip, vilâyet ve halktan haber getirir ve biz de ümide kapılırdık. Bu sırada, Husrev Şah’a elçi gönderilen Molla Baba Peşâgarî geldi. Husrev Şah’tan gönüle hoş gelen bir söz getirmemekle beraber, ahaliden getirdiği sözler (120 b) ümit verici idi. İlek’ten, üç dört defa konakladıktan sonra, Hisar civarına, (147) Hoca-Imâd denilen yere gelip inildi. Burada iken, Muhib Ali Kurçı, Husrev Şah’tan elçi olarak geldi. Husrev Şah kerem ve sehaveti ile meşhur olduğu hâlde, iki defa onun vilâyetinden geçtik, başkalarına yaptığı insaniyeti bize göstermedi. Ahaliden ve vilâyetten ümitvar olduğumuz için, her konakta bir müddet kalmıyordu. Şîrim Tagayî o sırada en büyük adamımız idi. Onun da, Horasan’a gitmek istemeyerek, bizden ayrılmak niyeti vardı. Serpül’de mağlûp olarak, Semerkand’a döndüğüm zamanda da, âilesini uzaklaştırmış ve kalenin müdafaasında kendisi yalnız kalmıştı. Çok alçak bir adamdı. Birkaç defa böyle hareketlerde bulundu. Kabadiyan’a geldiğimiz vakit, Çaganyan, Şehr-i Safa ve Termiz’i elinde bulunduran, Husrev Şah’ın küçük kardeşi, Bâki Çaganyânî, Karşı hatibini gönderip, bana sadakatini bildirerek, bize iltihak etmek istedi ve Arau nehrini Ubaç (Uyan) geçidinden geçtiğimiz zaman, gelip mülâzemet etti. Bâkî’nin ricası üzerine, Termiz karşısına gelip, onun bütün göçlerini Amu’dan geçirip bizimkilere iltihak etmesinden sonra, Husrev Şah’ın yeğeni olan, Bâkî’nin oğlu Ahmed Kasım idaresinde bulunan Kâhmerd ve Bamyam taraflarına hareket ettik. Niyetimiz Kâhmerd’in Ecer adlı dere kurganında âile ve adamlarımızı (121a) emniyet altına almak ve sonra, vaziyete göre, hareket etmekti. Aybek’e geldiğimiz vakit, evvelce benim yanımda bulunup, iyi kılıç kullanmış ve bu karışıklıkta benden ayrılıp, Husrev Şah yanında bulunan Yar-Ali Bilâl, birkaç yiğitle, kaçıp geldi ve Husrev Şah’ın moğullarından sadakat sözleri getirdi. Dere-i Zindan’a geldiğimiz vakit, Sellâh da dedikleri Kanber Ali Bey de kaçıp geldi, üç dört defa konakladıktan sonra, Kâhmerd’e geldik. Ev ve aileleri Ecer kurganına yerleştirdik.
 

***


III.
HİNDİSTAN
DOKUZ YÜZ OTUZ İKİ SENESİ VEKAYİİ

Safer ayının birinci Cuma günü, 932 senesinde, güneş (325) Kavs burcunda iken, Hindistan üzerine yürümek niyetiyle, hareket edip, Yek-Lenge tepesini aşarak, Dih-Yâkub suyunun garp tarafındaki çayıra indik. Bu yurtda iken, yedi-sekiz ay Önce Sultan Said Han’ın huzuruna ilçi olarak gitmiş olan Abdülmülûk Kurçı, Han’ın Yangı-Beg Kökeltaş adlı bir adamı ile birlikte, geldi; hanımlardan ve handan mektuplar ve bir parça hediye getirdi. 
Askerin hazırlık yapması için, bu yurtta iki gün kaldıktan sonra, hareket edip, bir defa konaklayarak, Bâdem-Çeşme’ye indik. Burada mâcun yedik. Çarşamba günü, Bârik-Âb’a indiğimiz zaman, Hoca Hüseyin Divan’ın Lâhûr hâlisasından göndermiş olduğu yirmi bin şahruhî kıymetinde altın, eşrefi ve tenkeleri, Hindistan’da kalan Nur Bey’in küçük kardeşlerinden biri getirdi. Bunun büyük bir kısmı, Belh işi için, Belh erbabından olan Molla Ahmed’e gönderildi.

Cuma günü, ayın sekizinde, (252 a) Gendemek’e indiğimiz zaman, şiddetli nezleye tutuldum. Hamd olsun, kolay geçti.. Cumartesi günü Bağ-ı Vefa’ya inildi. Birkaç gün, Humayun Mirza ve o tarafın askeri yüzünden, Bağ-ı Vefa’da kalındı. Bağ-ı Vefa’nın büyüklüğü, safa ve letafeti bu eserde birkaç defa zikredilmiştir. Fevkalâde safalı bir bahçedir. Alıcı gözü ile bakan herkes, onun nasıl bir yer olduğunu anlar. Orada bulunduğumuz bu birkaç günde, ekseriya içildi ve sabuhî yapıldı. İçilmeyen günlerde de mâcun sohbeti yapıldı. Humayun’a, mühleti çok geçirdiği için, sert mektuplar ve şiddetli hitaplar gönderildi.

Pazar günü, Safer ajanın on yedisinde, sabuhî yapmıştık; Humayun geldi. Çok kaldığı için, bir parça sert söyledim. Hoca Kelân da Gazne’den o gün geldi. O Pazartesi akşamı kalkarak, Sultanpûr ile Hoca-Rüstem arasında yapılan Yangı-Bağ (“yeni bahçe”)’a inildi. Çarşamba günü oradan kalkıp, sala binerek, Kuş-Künbed’e kadar, şarap içerek, gidip, Kuş-Künbed’de saldan çıkıp, ordugâha geldik. (326) Ertesi gün de, orduyu göç ettirip, sala binerek, mâcun yenildi. Her vakit indiğimiz yer Kırık-Arık idi. Kırık-Arık karşısına gelince, her ne kadar etrafa bakıldı ise de, ordudan (252 b) bir eser görünmedi. Atlar da meydan da yoktu. Germ-Çeşme yakın olduğu için, — “Belki ordu oraya inmiştir” — diye düşünerek, buradan geçip gittik. Germ-Çeşme’ye geldiğimiz zamanda da geç olmuştu; orada da kalmayarak, gene de yola devam ettik. Bir yerde salı durdurarak, bir parça uyuduk. Sünnet vaktinde Yede-Bir’e çıkıldı. Sabah erkenden asker gelmeye başladı. Ordu Kırık-Arık civarına inmiş, fakat biz görememişiz. Salda Şeyh Ebülvecd, Şeyh Zeyn Molla Ali-Han, Terdi Bey Hâksãr ve diğerleri gibi’ şiir okuyan çok adam vardı. Sohbette Muhammed Salih’in şü beyi ti zikredildi:

Her işve yapanın mahbupluğunu insan ne yapsın;
senin bulunduğun yerde başka birisine insanın ne lüzumu var.

Bu örneğe göre, söylemelerini emrettim. Şâir olanlar söylemeye başladılar. Molla Ali-Han ile çok lâtife edilirdi. Hezil kabilinden şu beyit hemen hatıra geldi:

Senin gibi akılsız bir bekriyi insann ne yapsın;
her öküz doğuran dişi eşeği insan ne yapsın.

Bu zamana kadar, iyi ve ve kötü, ciddî ve şaka hatıra ne gelirse, lâtife tariki ile, bazan manzum olurdu; her ne gibi kabîh ve kaba nazım olsa bile zikredilirdi. O zaman Mübîn`i nazma çeviriyordumhâtıra hutur ve hazin idi. (253 a) – »Böyle sözleri derceden ve fikri kötü sözlere kullanan dile ve böyle mânaları izhar eden ve çirkin hayaller hatıra getiren gönüle yazık” – diye düşündüm. O zamandan beri hiciv ve hezil vâdisinde şiir ve nazım söylemekten vazgeçmiştim (327) ve tövbeli idim. Onun için, bu beyiti söylemek zamanı hiç hatıra gelmedi
ve bu mâna hiç bir vakit gönüle doğmadı.
 
Bir-iki gün sonra, Bigrâm’a indiğimiz vakit nezleye tutularak, ateşim yükseldi. Bu nezle öksürüğe çevirdi. Her öksürüşte kan tükürüyordum.

Ateşim hiç düşmüyordu. Bunuıı nereden geldiğini ve iztirabın neden olduğunu anladım.

Sözünde durmayan kimse, bunu kendi zararına yapmış olur ve 
Allaha karşı yaptığı teahhudlere sâdık kalan kimseye, 
Allah çok büyük mükâfat verecektir.
 
Ey dil, sana ne yapayım; senin yüzünden benim içim kandır. 
Ne kadar iyi desen de, hezil vadisinde yazdığın şiir 
ya edebe mugayir yahut da yalandır. 
Eğer bu günahla yanmayayım dersen, dizginini bu yoldan çevir.
 
Ey Tanrım, kendimize karşı günah işledik; 
eğer bize rahmetmezsen, 
biz de mutlaka ziyan edenlerden olacağız.


Advertisements