Tags

, ,

ATTILA JÒZSEF
Çamaşırcı anam! Siyah
bir gülün rüzgârda
titrediği an’
sın. Bir tülbent
gibi emdim yıllarca,
sızdırdığın kederi. Bir düş
bir koku gibi sindirdim
ruhuma.

            Kim bilebilir
bir kucaklayıştaki yabanıl
utancı ve çağıldayan
öfkeyi gözyaşında? Aç
oğuldan başka.
            Belleğimdedi
hâlâ, delinip örselenmiş
belleğimde; kırılan
bir vitrayın sesi gibi: “Oturup
kalmıştın elinde fincan
ve hafif bir gülümseyiş
dudaklarında.”
            İlk Melek
böyle mi görünmüştü
inanmışa?
Gündüzün övgüsü! Bahçenin
övgüsü! Koşuyor biri tarhların
arasından, koparmak için
bağrımdaki kapkara mührü. Ey yitik
sevgililer! Hanginizsiniz
Martha mı Flora mı? Bir tan
atımı ya da yaprağın
üzerindeki sabah
çiyi gibi.
Buydu tek istek.
Buydu özlem.
            Oysa kucaklıyor beni
bir ırmak gibi delilik.
Tanıdım! Tanıdım! Güzün
sesi: Bir kanayış
gibi. Değdi değecek toprağa
bir yaprak: Çok Acıyor               

Kırık aynada da evlatlığın
yüzü: Hüzün
ve dehşet
tüm geçmişinde: Çok Acıyor
Mevsim! Akıt ölülerini,
dudağındaki kanı sil. Yolcu
sarkmış camdan, bir gök
parçası her mendil: Çok Acıyor.
Sarıl bana doktor. İkizim
ol. Gezdirdim yeraltımda
seni. Döküldü çürüyen
dalın üstündeki kabuk.
Bir uçurumdu, öğrendik birlikte
her yeni sözcük. Hortlaksıdır
gördün ki kimi ruh.
                                      Bölüş!
Bu çığlığım: Tarihin
ve zamanın dibinden
geliyor ve sesleniyor
umarsız soydaşına.
                                      Bul beni
doktor. Giyindim işte kışın
ve yasın rengini.
Zalim gün! İlenç
var dilimde. Korku var
dilimde.
             Dizelerimde
beyaz terörün, sıkıyönetimlerin
ve yoksulluğun lekesi.
Tanıdım! Tanıdım! İçimde
ilk yağacak karın sesi.
Uğurluyor beni, zamanın
kalbine, istasyondaki
her mendil:
Kapanmayan
yarasıyla doğandım.

Advertisements