Etiketler

, ,

BİLİMSEL DÜŞÜNCENİN TEMEL KARMAŞIKLIĞI

William James’ten beri, her kültürlü adamın kaçınılmaz bir şekilde bir metafizik! izlediği sık sık söylendi. Her insanın, kendi bilimsel kültür çabası içinde, bir değil, iki metafizik’e dayandığını ve bu doğal ve inandırıcı, kendiliğinde (implicite) ve direngen (tenace) iki metafiziğin çelişik olduklarını söylemek bize daha yerinde gibi geliyor. Bunlara bir çırpıda geçici bir ad vermek için çağdaş bilimsel kavrayış içinde sessizce birleşmiş bu iki temel felsefe tutumunu akılcılık ve gerçekçilik adları altında belirleyelim. Bu gürültüsüz seçmeciliğe (éclectisme) hemen bir kanıt mı isteniyor? Bilimsel felsefenin şu postulat’sı düşünülsün: «Bilim, insan zihninin bir ürünüdür, düşüncemizin yasalarına uygun ve dış dünyaya uyarlanmış olan bir ürünüdür. İki görünüş ortaya koyar, biri öznel, biri nesnel; her ikisi de eşit olarak zorunludur; çünkü zihnimizin yasalarını da, Dünya’nm yasalarını da değiştirmek imkânsızdır. » Bu garip metafizik önerisi, dünyanın yasalarında zihnimizin yasalarını bulan bir çeşit aşırı akılcılığa açıldığı gibi, Dünya yasalarının bir parçası olarak düşünülen «zihnimizin yasaları»na mutlak değişmezliği yükleyen evrensel gerçekçiliğe açılabilir!

Gerçekte, bilimsel felsefe Bouty’nin (yukarıdaki) bildiriminden beri arınmış değildir. Bir yandan en kesin akılcının, bilimsel yargıları içinde, sürekli olarak, temeline kadar tanımadığı bir gerçekliği ortaya koymaya yanaşmadığını, öte yandan en koyu gerçekçinin akılcılıktaki koyucu ilkeleri tam tamına benimsemişçesine dolaysız besitleştirmeleri kullandığını göstermek hiç de zor değil. Kısacası, bilimsel felsefe için, ne mutlak gerçekçilik vardır, ne de mutlak akılcılık; bilimsel düşünceyi yargılamak için genel bir felsefe tutumundan yola çıkmak gerekmez. Er geç bu bilimsel düşünce, felsefi tartışmanın temel konusu olacaktır. Bu düşünce, sezgisel ve dolaysız metafiziklerin yerine, nesnel olarak düzeltilmiş gidimli (discursif) metafizikleri koyacaktır. Bu düzeltmeleri izleyerek örneğin şu inanca varılır: Bilimsel kuşkuyla karşılaşan bir gerçekçilik, artık dolaysız gerçekçilikle aynı düzeyde kalamaz. Aynı şekilde şu inanca da varılır: a priori yargıları düzelten bir akılcılık, kapalı bir akılcılık olamaz; geometrinin yeni kaplamları konusunda olduğu gibi. Bilimsel felsefeyi kendi içinde ele almanın, onu önceden belirlenmemiş fikirlerle yargılamanın, geleneksel felsefenin sözlüğündeki çok katı zorunlulukların dışında yargılamanın yararlı olacağına inanalım. Bilim, sonunda, felsefeden doğar. Felsefeci, esnekliği ve hareketliliği içinde çağdaş düşünceyi açıklamak için dilini eğip bükmelidir. Bütün bilimsel düşüncenin hem gerçekçi dilde, hem akılcı dilde yorumlanmasını isteyen bu garip kaypaklığa saygı göstermek zorundadır da. Hem deneyde, hem usandırmada, hem gerçeklikle bir ilişki içinde, hem akla başvuruşta kendini ortaya koyan bilimsel kanıtın çift anlamı tarafından meydana getirilen bu metafizik bulanıklığı, üstünde düşünülecek bir ilk ders gibi, açıklanacak bir olgu gibi ele almak mümkündür belki.

Zaten, öyle görünüyor ki, her bilimsel felsefenin bu ikili temeline çabucak bir neden gösterilebilir: bilim felsefesi, uygulanan bir felsefe olduğu için, kurgusal bir felsefenin arılığını ve basitliğini koruyamaz. Bilimsel etkinliğin çıkış noktası ne olursa olsun, bu etkinlik ancak temel alanı terkederek tam tamına inandırıcı olabilir: deney yapıyorsa usavurmak gerekir, usavuruyorsa deney yapmak gerekir. Her uygulama aşkındır. Bilimsel davranışların en basitinde, bir ikili durum, olgubilimi çekici ve anlaşılabilir başlıkları altında, bir başka deyişle gerçekçilik ve akılcılık adları altında toplamaya yönelen epistemololojik bir kutuplaşma bulabileceğimizi göstereceğiz. Bilimsel kavrayışın psikolojisi söz konusu olunca, tam tamına bilimsel bilginin alanına girebilirsek, çağdaş bilimin, metafizik çelişkilerin gerçek bileşimiyle uğraştığını göreceğiz. Bununla birlikte epistemolojik vektör’ün yönü bize açık görünüyor. Bu elbette zihinsel olandan gerçek olana doğru gider, yoksa Aristoteles’ten Bacon’a kadar bütün filozofların ileri sürdüğü gibi, tersine, gerçeklikten genele doğru gitmez. Bir başka deyişle, bilimsel düşüncenin uyarlanışı, bize tam olarak gerçekleştirilebilir görünüyor.

Zira bu uygulama ihtiyacı, saf matematik bilimlerde çok gizli olsa bile az etkin değildir. Görünüşte homojen olan bu bilimlere bir metafizik ikilem öğesi, gerçekçilerle nominalistler arasındaki tartışmalar için bir imkân ekleniyor. Daha baştan matematik gerçekçilik mahkûm ediliyorsa, bu formel epistemolojinin büyük yaygınlığının çekiciliğinden, yani matematik kavramların bir çeşit boşuna işleyişindendir. Ama matematikçi psikolojisinin soyutlaması boş yere yapılmıyorsa, matematik etkinlikte, şemaların biçimsel organizasyonundan daha çok bir şey bulunduğunu ve her arı fikrin psikolojik bir uyarlamayla, gerçeklik yerine geçen bir örnekle bütünleştirildiğini görmek uzun sürmez. Matematikçinin çalışması – düşünülünce, görülür ki, bu çalışma her zaman gerçek’ten alınma bir bilginin kaplamından gelmektedir ve matematik bilimlerde de gerçeklik kendi temel işlevi içinde, yani düşündürme işlevi içinde ortaya çıkmaktadır. Az çok belirgin bir biçim altında, az çok karışmış işlevler içinde, bir matematik gerçekçilik er geç düşünceyi pekiştirecek, ona psikolojik süreklilik verecek, sonunda her yerde olduğu gibi, burada da zihinsel etkinliği, nesnel ve öznel ikiliği meydana çıkararak ikiye ayıracak.

Özellikle fizik bilimlerin felsefesini inceleyeceğimizi öne sürdüğümüz gibi, ortaya koymamız gereken şey fizik deneyde ussalın gerçekleştirilmesidir. Teknik gerçekçiliğe karşılık olan bu gerçekleştirme bize çağdaş bilimsel kavrayışın ayırıcı çizgilerinden biri olarak görünüyor; bu yönden çağdaş bilimsel düşünce, geçmiş yüzyılların bilimsel düşüncesinden pek farklı, pozitivist bilinmezcilikten (agnosticisme) ya da yararcı hoşgörüden özellikle iyice uzaklaşmış, sonunda, geleneksel felsefi gerçekçilikle ilgisiz kalmıştır. Gerçekte, ikinci durumda bir gerçekçilik, kullanılan gerçekçiliğe karşı tepkide ve dolaysıza karşı tartışmada olan bir gerçekçilik, gerçekleştirilmiş akıldan, denenmiş akıldan gelen bir gerçekçilik söz konusudur. Bu gerçekçiliğe karşılık olan gerçek, kendinde tanınmaz olan şeyin alanına bırakılmamıştır. Onun çok başka bir numenal zenginliği vardır. Kendinde olan şey olgusal değerlerin atılmasıyla ortaya çıkan b ir numen olunca, bize öyle geliyor ki, bilimsel gerçek, denemenin eksenlerini belirtmeye yarayan numenal bir bağlantıdan meydana gelir. Bilimsel deney böylece doğrulanmış bir nedendir. Bilimin bu yeni felsefi görünüşü, deneye normatifin girişini hazırlar: Gözlemde bulunmadan önce kuramda sezilen deneyin zorunluluğu, fizikçinin çabası, organik numeni bulmak için olguyu oldukça arıtmaktır. M. Goblot’nun matematik düşüncede koruduğu kurma yoluyla usavurma, Matematik fizikte ve Deneysel fizikte kendini gösteriyor. Her iş varsayımı öğretisi bize hızlı bir çöküşe adanmış görünüyor. Bu varsayım deneye bağlandığı oranda deney kadar gerçek diye alınmalıdır. O gerçekleşmiştir. Değişken ve bağlantısız varsayımların çağı geçmiştir, bağımsız ve meraklı deneylerin çağı nasıl geçtiyse. Bundan böyle varsayım bileşimdir.

Dolaysız gerçek, bilimsel düşüncenin basit bir bahanesiyse ve bir bilgi nesnesi değilse, tanımlamanın nasılından kuramsal yorum’a geçmek gerekecektir. Bu uzatılmış açıklama, bir açıklamanın karmaşığı açmakta, karmaşık içinde basiti göstermekte sınırlanmasını isteyen filozofu şaşırtır. Şimdi, gerçek bilimsel düşüncece metafizik olarak tümevarımsaldır; (..) gerçek bilimsel düşünce basitin içinde karmaşığı bulur, olgu karşısında yasayı, örnek karşısında kuralı bildirir. (..) Nietzsche’nin dediği gibi, bütün kesinlik ancak rağmen’ den doğmuştur. Bu, düşünce dünyasında olduğu kadar eylem dünyasında da doğrudur. Her yeni doğru apaçıklığa rağmen doğar, her yeni deney dolaysız deneye rağmen doğar.

Felsefe Dergisi 1973, sayı 3
Çeviren: Eray CANBERK

Reklamlar