Tags

, , ,

FELSEFESEL İNTİHAR
Uyumsuz duygusu bu kadarcıkla uyumsuz kavramı olmaz. Onun temelini atar, o kadar. Evren konusunda bir yargıya vardığı kısacık an bir yana, onda özetlenmez. Sonra daha ileriye gitmek kalır ona. Canlıdır, yani ya ölmesi ya daha ilerilere doğru yankılanması gerekir. Bir araya getirdiğimiz izlekler için de böyle. Ama burada da beni ilgilendiren şey eleştirisi başka bir biçim, başka bir yer isteyecek yapıtlar ya da düşünürler değil, sonuçlarında ortak olan şeyin bulunması. Düşünürler belki  hiçbir zaman bu denli farklı olmamıştır. Gene de yola çıktıkları tinsel görünümlerin aynı olduğunu görüyoruz. Gene böylece, hiç benzeşmeyen bilimler içinde, yollarının sonundaki haykırış da aynı biçimde çınlar. Sözü geçen düşünürler için ortak bir iklim bulunduğu iyice seziliyor. Bu iklimin öldürücü olduğunu söylemek pek o kadar da sözcükler üzerinde oynamak sayılmaz. Bu boğucu gök altında yaşamak, bu iklimden çıkmamızı ya da kalmamızı buyurur. Birinci durumda oradan nasıl çıkıldığını, ikinci durumda ise neden kalındığını bilmek söz konusu. Böylece intihar sorununu ve varoluşçu felsefenin sonuçlarına gösterilebilecek ilgiyi tanımlamış oluyorum. 
 
Daha önce düz yoldan bir an ayrılmak istiyorum. Buraya kadar, uyumsuzu dışarıdan sınırlayabildik. Bununla birlikte, bu kavramın ne ölçüde aydınlık olduğunu sorabilir, dolaysız çözüm yoluyla da bir yandan anlamını, öte yandan getirdiği sonuçları bulmaya çalışabiliriz.
 
Bir suçsuzu canavarca bir cinayetle suçlarsam, erdemli bir adama öz kız kardeşine göz diktiğini söylersem, bana bunun saçma olduğunu söyleyecektir. Bu kızmanın gülünç bir yanı var. Ama derin nedeni de var. Erdemli insan kendisine yüklediğim eylemle tüm yaşamının ilkeleri arasındaki kesin karşıtlığı açıklar bir yanıtla. “Bu uyumsuzdur” demek “Bu olanaksızdır” demektir, aynı zamanda “Bu çelişkilidir” demektir de. Bir adamın silahsız olarak bir mitralyözlüler topluluğuna saldırdığını görürsem, eyleminin uyumsuz olduğu yargısına varırım. Ama ancak onun niyetiyle kendisini bekleyen gerçek arasında bulunan oransızlık, onun gerçek güçleriyle güttüğü amaç arasında kavrayabildiğim çelişki dolayısıyla böyledir bu. Bir kararın uyumsuz olduğu kanısına da bu kararı olayların buyurduğu bir kararla karşılaştırarak varırız. Gene aynı biçimde, uyumsuz yoluyla kanıtlamayı da bu uslamlamanın sonuçlarını kurmak istediğimiz mantıksal gerçekle karşılaştırarak yaparız. En basitinden en karmaşığına kadar, tüm bu durumlarda uyumsuzluk karşılaştırmanın terimleri arasındaki uzaklık büyüdüğü ölçüde büyük olacaktır. Uyumsuz evlenmeler vardır, uyumsuz meydan okumalar, kinler, susuşlar, savaşlar, hatta barışlar vardır. Bunların hepsinde de uyumsuzluk bir karşılaştırmadan doğar. Öyleyse, uyumsuzluk duygusunun bir olay ya da bir izlenimin basit incelemesinden doğmadığını, bir durumla belirli bir gerçek arasındaki, bir eylemle onu aşan dünya arasındaki karşılaştırmadan fışkırdığını söyleyebilirim. Uyumsuz her şeyden önce bir kopuştur. Karşılaştırılan öğelerin ne birinde ne de öbüründedir. Karşılaştırılmalarından doğar.
 
Öyleyse, us düzleminde, uyumsuzun insanda da (böyle bir eğretilemenin bir anlamı varsa), dünyada da olmadığını, ortak varlıklarında bulunduğunu söyleyebilirim. Uyumsuz şimdilik onları birleştiren tek bağ. Bu kesinliklerle yetinirsem, insanın ne istediğini biliyorum, dünyanın ona ne sunduğunu biliyorum demektir, şimdi onları birleştiren şeyi de bildiğimi söyleyebilirim. Daha ötesini derinleştirmek gereksinimini duymuyorum. Arayana tek bir kesinlik yeter. İş bundan tüm sonuçları çıkarmakta.
 
Dolaysız sonuç aynı zamanda bir yöntem kuralıdır da. Böylece ortaya konulan benzersiz üçlemenin hiç de olağanüstü bir yanı yok. Ama deneyimin verileriyle bir ortak yanı varsa, o da aynı zamanda hem son derece basit hem de son derece karışık olması. Bu bakımdan, niteliklerinin ilki bölünmezliğidir. Terimlerinden birini yıkmak onu bütünüyle yıkmak demektir. İnsan kafasının dışında uyumsuz olamaz. Uyumsuz da her şey gibi ölümle biter böylece. Ama bu dünyanın dışında da uyumsuz olamaz. İşte bu ilkel ölçüye göre, uyumsuz kavramının temel olduğuna ve gerçeklerimin birincisi olarak belirlenebileceği yargısına varıyorum. Yukarıda anılan yöntem kuralı burada beliriyor. Bir şeyin gerçek olduğu yargısına varmışsam, onu korumam gerekir. Bir soruna çözüm bulmak istiyorsam, hiç değilse bu çözüm aracılığıyla sorunun terimlerinden birini atmamam gerekir. Benim için tek veri uyumsuz. İş buradan nasıl çıkılacağını, bir de intiharın bu uyumsuzdan çıkarılması gereken bir sonuç olup olmadığını bilmek. Araştırmalarımın birinci ve gerçekte tek koşulu beni ezen şeyi korumak, sonuç olarak onda temel saydığım şeye saygı göstermek. Şimdi onu bir karşılaştırma ve bitmek bilmez bir çarpışma olarak tanımlamış bulunuyorum.
 
Bu uyumsuz mantığı sonuna kadar götürerek bu çarpışmanın tam bir umut yokluğunu (bunun umutsuzlukla hiçbir ilgisi yok), sürekli yadsımayı (bunu vazgeçişle karıştırmamalı) ve bilinçli yetinmezliği (gençlik kaygısına benzetilemez bu) gerektirdiğini onaylamak zorundayım. Bu gereklilikleri yıkan, ortadan kaldıran ya da yücelten her şey (hepsinden önce de kopmayı yıkan boyun eğiş) uyumsuzu yıkar, o zaman önerilebilecek tutumu değerden düşürür. Uyumsuz ancak kendisine boyun eğilmediği ölçüde bir anlam taşır.
 
Tümüyle tinsel görünen, açık bir olgu vardır: insanın her zaman kendi gerçeklerinin pençesinde olduğu. Kimi gerçekleri benimsedikten sonra, onlardan bir daha kopamaz insan. Ödemek de gerekir biraz. Uyumsuzun bilincine varmış kişi ayrılmamasıya bağlanmıştır ona. Umutsuz ve umutsuzluğunun bilincine varmış kişi geleceğin değildir artık. Kuraldandır bu. Ama yaratıcısı olduğu evrenden sıyrılmak için çaba harcaması da kuraldandır. Yukarıda söylenenlerin hepsi bu aykırılık göz önüne alındığı zaman bir anlam taşır ancak. Bu bakımdan, şimdi insanların usçuluğun bir eleştirisinden başlayarak uyumsuz iklimi tanıma ve bundan sonuç çıkarma biçimlerini incelemekten daha aydınlatıcı bir şey olamaz.
 
Varlık felsefeleriyle yetinmek gerekirse, ayrıksız olarak hepsinin bana kaçışı salık verdiklerini görüyorum. Tuhaf bir uslamlamayla, insansalla sınırlı, kapalı bir evrende, usun yıkıntıları üzerinde uyumsuzdan yola çıktıktan sonra, kendilerini ezeni tanrılaştırıyor, ellerini boş bırakan şeyde bir umut nedeni buluyorlar. Bu zorlama umudun özü hepsinde de dinsel. Üzerinde durulmaya değer.
 
Burada, örnek vermek amacıyla, Chestov’a ve Kierkegaafd’a özgü birkaç izleği çözümleyeceğim yalnız. Ama Jaspers, karikatüre kadar götürülünce, bize bu tutumun bir ana örneğini sağlayacaktır. Gerisi daha açık olacaktır onun yardımıyla. Aşkınlığı gerçekleştirmekte güçsüz, deneyimin derinliklerine inmekte yetersiz, başarısızlıkla altüst olmuş bir evrenin bilincine varmış bir durumdadır. İlerleyecek ya da hiç değilse bu başarısızlıktan sonuçlar çıkaracak mıdır? Hiçbir yenilik getirmez. Deneyimde güçsüzlüğün kanıtından başka bir şey bulamamıştır, doyurucu bir ilkeye varmak için de hiçbir dayanağı yoktur. Bununla birlikte, kendisinin de söylediği gibi, doğrulamasız olarak, hem “aşkın”ı hem deneysel varlığı hem de yaşamın insanüstü anlamını bir çırpıda kesinleyiverir: “Başarısızlık, her türlü açıklamanın ve olanak alanına girebilecek her türlü yorumlamanın ötesinde, hiçliği değil, aşkın varlığını göstermiyor mu?” İnsan güveninin kör bir edimiyle birdenbire her şeyi açıklayıveren bu varlığı “genelin ve özelin anlaşılmaz birimi” diye tanımlar. Uyumsuz (sözcüğün en geniş anlamında) tanrı olur böylece, bu anlama güçsüzlüğü de her şeyi aydınlatan varlık. Mantık açısından, böyle bir uslamlamayı getiren hiçbir şey yoktur. Buna bir sıçrama diyebilirim. Aykırı biçimde, Jaspers’in aşkınlık deneyimini gerçekleştirilmez kılmak konusunda dayatması, bu konuda gösterdiği sonsuz sabır anlaşılıyor. Öyle ya, bu oranlama ne kadar ele gelmez bir şeyse, bu tanım o derece boş, bu aşkınlık da onun için o derece gerçek oluyor, çünkü bunu kesinlemekte gösterdiği tutku açıklama gücüyle dünya ve deneyimin usdışılığı arasındaki uzaklıkla orantılı. Anlaşılıyor ki Jaspers dünyayı ne kadar köktenci bir biçimde açıklamak istiyorsa, usun önyargılarını yıkmakta o kadar büyük çaba gösteriyor. Alçalmış düşüncenin bu “havarisi” varlığı tüm derinliğiyle yeniden canlandıracak şeyi bu alçalışının son noktasında bulur.
 
Gizemci düşünce bizi bu yollara alıştırdı. Bunlar da herhangi bir düşünce tutumu kadar geçerli. Ama ben şimdilik belirli bir sorunu ciddiye alır gibi davranıyorum. Bu tutumun genel değeri üzerinde, aydınlatma gücü üzerinde önyargıda bulunmadan, kendi benimsediğim koşullara uyup uymadığını, beni ilgilendiren çatışmaya uygun düşüp düşmediğini incelemek istiyorum yalnızca. Böylece Chestov’a dönüyorum. Bir yorumcu onun ilgiye değer bir sözünü anlatır: “Tek çıkar yol, insan yargısı için bir çıkış yolu bulunmayan yerdedir,” der. Böyle olmasa, Tanrı’yı ne yapacaktık? Kişi ancak olanaksızı elde etmek için Tanrı’ya yönelir. Olabilene gelince, insanlar yeter onu bulmaya.” Bir Chestov felsefesi varsa, bu felsefenin tümüyle burada özetlendiğini söyleyebilirim. Çünkü Chestov, tutkulu çözümlerinin sonunda, her türlü yaşamın temel uyumsuzluğunu bulduğu zaman, “işte uyumsuz” demez hiç. “İşte tanrı: ona bağlanmak gerekir, bizim ussal ulamlarımızın hiçbirine uymasa bile,” der. Rus filozofu, karışıklığa yer bırakmamak için, bu tanrının belki kindar ve nefret verici, anlaşılmaz ve çelişkili olduğunu bile çıtlatır, ama tanrının yüzü ne ölçüde çirkinse, Chestov o ölçüde kesinler onun gücünü. Büyüklüğü tutarsızlığıdır. Kanıtı da insansal olmaması. Ona sıçramak ve bu sıçramayla ussal aldanmalardan kurtulmak gerekir. Böylece Chestov için uyumsuzun benimsenmesi, uyumsuzun kendisiyle zamandaştır. Onu görüp tanımak, onu benimsemektir, düşüncesinin tüm mantıksal çabası da uyumsuzu gün ışığına çıkarmak, böylece onun getirdiği uçsuz bucaksız umudu aynı anda fışkırtıvermektir. Bir kez daha söylüyorum, geçersiz değil bu tutum. Ama ben burada bir tek sorun ve onun tüm sonuçları üzerinde durmakta direniyorum. Bir düşüncenin ya da bir inanç ediminin dokunaklılığını inceleyecek değilim. Bunu yapmak için tüm bir yaşam var önümde. Biliyorum ki usçu bir kişi Chestov’un tutumunu sinirlendirici bulur. Ama Chestov’un usçuya karşı haklı olduğunu da seziyorum. Uyumsuzun buyruklarına bağlı kalıyor mu, kalmıyor mu, ben yalnızca bunu bilmek istiyorum.
 
Uyumsuz, umudun karşıtı olarak benimsenirse, Chestov için, varlıksal düşüncenin uyumsuzu varsaydığı, ama onu yalnızca dağıtmak için tanıtladığı görülür. Düşüncenin bu inceliği acıklı bir hokkabaz oyunudur. Öte yandan, Chestov, uyumsuzu alışılmış ahlaka ve mantığa karşı çıkardıktan sonra, onu gerçek ve kurtuluş diye adlandırır. Demek ki, uyumsuzun temelinde ve bu tanımında, Chestov’un getirdiği bir onama var. Bu kavramın tüm gücünün temel umutlarımızı sarsışında bulunduğu benimsenirse, uyumsuzun varlığını sürdürmek için kendisine hiç boyun eğilmemesini gerektirdiği düşünülürse, hem anlaşılmaz hem de doyurucu bir ölümsüzlüğe girmek üzere gerçek yüzünü, insansal ve görece niteliğini yitirdiği görülür. Uyumsuz diye bir şey varsa, insanın evreninde
vardır. Uyumsuz kavramı ölümsüzlük tramplenine dönüştükten sonra, uyumsuz insan açık görüşlülüğüne bağlı olmaktan çıkar. Uyumsuz, insanın boyun eğmeden görüp tanıdığı açık gerçek değildir artık. Çarpışma bir yana bırakılmıştır. İnsan uyumsuzla birleşerek bu kaynaşmada onun temel özelliğini, yani karşıtlığı, parçalanışı, kopuşu yok eder. Bu atlama bir kaçmadır. Hamlet’in “The time is out of joint”1 sözünü seve seve anan Chestov, bunu Shakespeare’in eğiliminden çok, kendi eğilimini yansıtan bir tür vahşi umutla yazar. Çünkü Hamlet bunu böyle söylemez ya da Shakespeare böyle yazmaz. Usdışı sarhoşluğuyla esrime iççağrısı açık görüşlü bir kafanın uyumsuza yüz çevirmesine yol açar. Chestov’a göre, us boştur, ama usun ötesinde bir şey vardır. Uyumsuz bir kafa içinse, us boştur, ama usun ötesinde hiçbir şey yoktur.
 
Hiç değilse, bu sıçrama uyumsuzun gerçek niteliği konusunda bizi biraz daha aydınlatabilir. Ancak bir denge içinde geçerli olduğunu, her şeyden önce karşılaştırmada bulunduğunu ve bu karşılaştırmanın terimlerinde olmadığını biliyoruz. Ama Chestov tüm ağırlığı terimlerden birine yükleyerek dengeyi yok eder: anlama isteğimiz, saltık özlemimiz ancak biz birçok şeyleri anlayabildiğimiz, açıklayabildiğimiz ölçüde açıklanabilecek şeylerdir. Usu kesin olarak yadsımak boşunadır. Onun da kendi alanı vardır, kendi alanında etkilidir. Bu da tam insan deneyiminin alanıdır. Bu nedenle her şeyi aydınlığa kavuşturmak isteriz. Bunu yapamazsak, bundan da uyumsuz doğarsa, etkili, ama usçuluğun her zaman yeniden doğan usdışının karşılaştığı yerde olur bu. Chestov, Hegel’in “güneş dizgesinin devinimleri, değişmez yasa-lara uygun olarak gerçekleşir, bu yasalar onun ussal dayanağıdır,” türünden bir önermesine sinirlendiği zaman, tüm tutkusuyla Spinoza usçuluğunu yerle bir etmeye çalıştığı zaman, usun boşluğu sonucuna varır. Buradan da, doğal, ama geçersiz bir dönüşle, usdışının üstünlüğü sonucuna. 1 Ama geçiş kesin değildir. Çünkü burada sınır kavramıyla düzlem kavramı girebilir araya. Doğanın yasaları belirli bir sınıra kadar doğru olabilir, bu sınırı geçtikten sonra kendi kendilerine karşı dönerek uyumsuzu doğururlar. Betimleme düzleminde geçerlilik de sağlayabilirler, ama bu durum açıklama düzleminde doğru olmalarını gerektirmez. Burada her şey usdışına kurban edilir, aydınlık zorunluluğu yok edildiği için de karşılaştırma terimlerinden biriyle birlikte uyumsuz silinir. Uyumsuz insansa, tam tersine, her şeyi bir düzeye getirmekten uzaktır. Savaşı tanır, usu tümden küçümsemez ve usdışını benimser. Böylece bakışları deneyimin tüm verilerini kapsar, bilmeden önce sıçramaya da fazla eğilim göstermez. Ama iyi bilir ki bu dikkatli bilinçte artık umuda yer yoktur.
 
Leon Chestov’da sezilen Kierkegaard’da daha da iyi sezilecektir belki. Böylesine güç kavranılır bir yazarda açık önermeler yakalamak güçtür kuşkusuz. Ama görünüşte birbirini tutmayan yazılara karşın, takma adlar, oyunlar, gülümsemeler ötesinde, tüm bu yapıt boyunca, en sonunda son kitaplarda parlayıveren bir gerçeğin önsezisine (aynı zamanda da kuşkusuna) benzer bir şeyin belirişi sezilir: Kierkegaard da sıçrar. Çocukluğunda o kadar ürktüğü hıristiyanlığın en sert yüzüne yönelir sonunda. Karşıtlık ile çelişki onun için de dinselin ölçütleri olur. Böylece, bir zamanlar bu yaşamın anlamından ve derinliğinden umudu kestiren şey ona gerçeğini ve aydınlığını verir. Hıristiyanlık “skandal”dır, Kierkegaard’ın açık açık istediği de Ignace de Loyola’nın istediği üçüncü özveridir: “kavrayış gücünden el çekilmesi”.1 “Sıçramanın” bu etkisi gariptir, ama bizi şaşırtmamalı artık. Bu
dünyanın deneyiminden bir izken öbür dünyanın ölçütü yapar uyumsuzu. “İnanmış kişi” başarısızlığında yengiyi bulur.
 
Bu tutum hangi içli din söylevine bağlanıyor, orasını araştıracak değilim. Yalnızca uyumsuzun görünümünün ve öz niteliğinin bunu haklı kılıp kılmadığını soracağım kendi kendime. Bu noktada, bunun böyle olmadığını biliyorum. Uyumsuzun içeriği yeniden ele alınınca, Kierkegaard’ı esinleyen yöntem daha iyi anlaşılır. Dünyanın usdışılığı ve başkaldırmış uyumsuz özlemi arasında dengeyi sürdürmüyor. Gerçek uyumsuzluk duygusunu oluşturan ilişkiye saygı göstermiyor. Usdışından kurtulamayacağını kesin olarak bildiği için, hiç değilse kendisine kısır ve erimsiz görünen bu umutsuz özlemden kurtulmak istiyor. Ama bu noktada yargısında haklı olsa bile, yadsımasında olamaz. Başkaldırı çığlığının yerini kendinden geçmiş bir katılmaya, bağlanmaya vermişse, şimdiye kadar kendisini aydınlatan uyumsuzu bilmemeye, bundan böyle elinde bulunan tek kesinliği, usdışını tanrılaştırmaya yönelmiş demektir. Rahip Galiani, Mme d’Epinay’e, “Önemli olan iyileşmek değil, dertleriyle yaşamak,” dermiş. Kierkegaard iyileşmek ister. İyileşmek büyük dileğidir, günlüğünün her yanında görürüz bunu. Usunun tüm çabası insan koşulunun çatışkısından sıyrılmaktır. İkide bir boşluğunu gördüğü için daha da umutsuzdur bu çaba. Örneğin kendini Tanrı korkusunun da, dindarlığın da esenliğe kavuşturamayacağı bir insan olarak anlattığı zaman. İşte böylece, acılı bir kaçamakla, usdışına uyumsuzun yüzünü, Tanrı’ya da uyumsuzun niteliklerini verir: adaletsiz, tutarsız, anlaşılmaz. Onda us insan yüreğinin derin hak isteğini tek başına susturmaya çalışır. Hiçbir şey tanıtlanmamış olduğuna göre, her şey tanıtlanabilir.
 
1 (Burada temel sorunu, yani inanç sorununu atladığım düşünülebilir. Ama ben Kierkegaard’ın ya da Chestov’un ya da daha ileride Husserl’in felsefesini incelemiyorum (bunun için başka bir yer, başka bir düşünce tutumu gerekir), onlardan bir konuyu alıyor, sonuçlarının önceden belirlenmiş kurallara uyup uyamayacaklarını inceliyorum. Yalnızca dayatma söz konusu.)
 
Kierkegaard bize kendisi belirtir izlenen yolu. Burada hiçbir şey esinlemek istemiyorum, ama uyumsuzun onanmış budanışı karşısında ruhun nerdeyse gönüllü olarak benimsenmiş budanışının belirtilerini yapıtlarından okumamak elde mi? Günlük’te en sık yinelenen izlek budur. “Bende eksik kalmış olan hayvandır, bu da insan yazgısının bir parçası… Bir beden verin bana.” Sonra daha ileride “Ah! Hele ilkgençliğimde, adam olmak için neler vermezdim, altı ay için de olsa… bende eksik olan bir beden ve yaşamın fizik koşulları.” Başka yerde, yine aynı adam, birçok yüzyıl içinden geçip gelmiş, uyumsuz insanın yüreğinden başka birçok yürekleri canlandırmış büyük umut çığlığını kendi çığlığı yapar: “Ama hıristiyan için ölüm hiç de her şeyin sonu değildir, bizim için yaşamda, hatta sağlıkla, güçle dolup taşan yaşamda bulunan umuttan çok daha fazlası var onda.” Yanılgı yoluyla yapılan uzlaşma da gene uzlaşmadır. Belki de, görüldüğü gibi, ölüm denen karşıtından umut çıkarmayı sağlar. Ama sevecenlik duygusu insanı böyle bir tutuma yöneltse bile, ölçüsüzlüğün hiçbir şeyi doğrulamadığını söylemek gerekir. İnsan ölçüsünü aşıyor bu, öyleyse insanüstü olması gerek, derler. Ama bu “öyleyse” fazla. Burada mantıksal kesinlik diye bir şey yok. Deneysel olabilirlik diye bir şey de yok. Tüm söyleyebileceğim, gerçekten de bunun benim ölçümü aştığıdır. Bundan bir yadsıma çıkarmıyorum, ama hiç değilse anlaşılmazın üzerine bir şey kurmak da istemiyorum. Bildiğimle ve yalnız bununla yaşayıp yaşayamayacağımı bilmek istiyorum. Bana bir de usun gururu bir yana bırakması, mantığın boyun eğmesi gerektiğini söylüyorlar. Ama mantığın sınırlarını kabul ediyorsam da görece yeteneklerini bildiğimden, bu kadarı onu yadsımama yetmiyor. Ben yalnızca usun aydınlık kalabildiği bu orta yolda durmak istiyorum. Gururu buysa, ondan vazgeçmek için yeterli bir neden görmüyorum. Örneğin, Kierkegaard’ın umutsuzluğu bir olgu değil de bir durum, günahın durumu olarak belirleyen görüşünden daha derin bir şey olamaz. Çünkü günah tanrıdan uzaklaştıran şeydir. Bilinçli insanın metafizik durumu olan uyumsuz Tanrı’ya götürmez.1 Belki şöyle ölçüsüz bir sözle aydınlatabilirim bu kavramı: uyumsuz, tanrısız günahtır. 
 
Uyumsuzun durumu, işte bu durum içinde yaşamak söz konusu. Birbirlerine dayanıp da bir türlü kucaklaşamayan bu benlik ile bu dünyanın ne üzerine kurulmuş olduğunu biliyorum. Bu durumun yaşama kuralını soruyorum, önüme sürülen kural yaşamın temelini önemsemiyor, acılı karşıtlığın terimlerinden birini yadsıyor, el çekmemi buyuruyor. Kendi durumum olarak tanıdığım durumun ne getirdiğini soruyorum, onun karanlıkla, bilgisizlikle yüklü olduğunu biliyorum, ama bana bu bilgisizliğin her şeyi açıkladığını, bu karanlığın da benim ışığım olduğunu söylüyorlar. Ne var ki burada benim isteğime yanıt verilmiyor, bu coşturucu içlilik de çelişkiyi gizleyemiyor benden. Öyleyse başka yana dönmek gerek. Kierkegaard bağırabilir, “İnsanın ölümsüz bilinci olmasaydı, her şeyin temelinde, karanlık tutkuların girdabında büyüklü küçüklü, gerekli gereksiz her şeyi oluşturan, kaynayıp dalgalanan vahşi bir güçten başka bir şey bulunmasaydı, nesnelerin altında hiçbir şeyin dolduramayacağı dinsiz bir boşluk saklı olsaydı, yaşam umutsuzluk olmazdı da ne olurdu?” diyebilir. Uyumsuz insanı durduracak bir şey yok bu haykırışta. Doğru olanı aramak isteneni aramak değildir. O bunaltılı “Yaşam ne olurdu?” sorusundan kurtulmak için, eşek gibi düşsel güllerle beslenmek gerekse, uyumsuz düşünce, yalana boyun eğmektense, Kierkegaard’ın yanıtını göz kırpmadan benimsemeyi yeğ görür: “umutsuzluk”. Ne olursa olsun, kararlı bir benlik bu duruma her zaman ayak uydurabilecektir.
 
Burada varoluşsal tutumu felsefesel intihar diye adlandırmak istiyorum. Ama bu bir yargı içermiyor. Bir düşüncenin kendi kendini yadsımasını ve yadsımasına yol açan şeyde kendi kendini aşmaya yönelişini belirtmek için elverişli bir yol bu. Varoluşçulara bakılırsa, yadsıma tanrılarıdır. Bu tanrı da ancak insan usunun yadsınmasıyla ayakta kalır.1 Ama intiharlar gibi tanrılar da insandan insana değişir. Birçok sıçrama biçimleri vardır, önemli olan sıçramadır. Bu kurtarıcı yadsımalar, daha üzerinden atlanmamış engeli yadsıyan bu çelişkiler, us düzeyinden olduğu kadar dinsel bir esinden de doğabilir (çelişkidir bu uslamlamanın varmak istediği). Hep ölümsüze göz dikerler, yalnızca burada yaparlar sıçramayı.
 
Bir kez daha söyleyelim, bu denemede izlenen uslamlama, bilgili yüzyılımızda en yaygın olan tinsel tutumu: her şeyin usa dayandığı ilkesiyle temellenen, dünyanın bir açıklamasını vermek amacını güden tutumu, tümüyle bir yana bırakıyor. Açık olması gerektiği benimsendikten sonra, açık bir görüntüsünü vermek doğal bir şey. Hatta yerinde bir iş, ama burada sürdürdüğümüz uslamlamayla ilgisi yok. Öyle ya, bu uslamlamanın amacı dünyanın anlamsızlığı felsefesinden yola çıkıp da sonunda ona bir anlam ve bir derinlik bulan düşüncenin tutumunu aydınlatmak. Bu tutumların en dokunaklısı dinsel özdendir; usdışını işlemesiyle ünlüdür. Ama en çelişkin ve en anlamlı olanı, başlangıçta yönetici ilkesi bulunmayan bir şey diye tasarladığı bir dünyaya bilgiççe ussal dayanaklar veren tutumdur. Ne olursa olsun, özlem anlayışının bu yeni kazancı konusunda bir fikir verilmeden bizi ilgilendiren sonuçlara gelinemezdi.
 
‘• Bir kez daha belirtelim, burada tartışma konusu yapılan Tann’nın doğrulanması değil, sonunda ona getiren mantıktır
 
Burada, Husserl ile görüngübilimcilerin bir moda durumuna getirdikleri “amaçlama” konusunu incelemekle yetineceğim. Şöyle bir dokunmuştum buna. Husserl yöntemi başlangıçta usun alışılmış gidişini yadsır. Bir daha söyleyelim söylediğimizi. Düşünmek birleştirmek, görünüşü büyük bir ilke çehresi altında bildik kılmak değildir. Düşünmek görmeyi yeniden öğrenmektir; bilinci yönetmek, her görüntüyü ayrıcalıklı bir yer durumuna getirmektir. Başka bir deyişle, görüngübilim dünyayı açıklamaya yanaşmaz, yaşanmışın bir betimi olmak ister yalnızca. İlk kesinlemesinde, yani gerçek değil, yalnızca gerçekler bulunduğu konusunda uyumsuz düşünceyle birleşir. Akşam yelinden omzumun üstündeki şu ele varıncaya kadar, her nesnenin kendi gerçeği vardır. Bilinç aydınlatır onu, bunu da gösterdiği dikkatle sağlar. Bilinç bilgi nesnesine biçim vermez, yalnızca saptar, dikkat eylemidir. Bergson’un bir benzetmesini kullanmak gerekirse, bir resim üzerine dikilen bir projeksiyon aracına benzer. Aradaki ayrım, bir senaryo bulunmaması, art arda gelen, bağlantısız bir resimler dizisi olmasıdır. Bu sihirli lamba içinde tüm resimler ayrıcalıklıdır. Bilinç, dikkatinin nesnelerini deneyimde askıda bırakır. Gerçekleştirdiği tansıkla her şeyden ayırır onları. Bundan sonra tüm yargıların dışındadırlar. Bilince nitelik veren bu “amaçlama”dır. Ama sözcük hiçbir amaçlılık düşüncesi taşımaz; “yön” anlamında alınmıştır; ancak yersel bir değeri vardır. İlk bakışta, bunda uyumsuz düşünceyle çelişen hiçbir şey yokmuş gibi görünüyor. Açıklamaya yanaşmadığını betinlemekle yetinen düşüncenin görünüşte kalan bu alçakgönüllülüğü, aykın bir biçimde hem deneyimin derin zenginleşmesine hem de dağınıklığı içinde dünyanın yeniden doğuşuna yol açan, istenerek uyulan bu sıkı düzen, hep uyumsuz davranışlardır. Hiç değilse ilk bakışta. Çünkü düşünce yöntemleri, başka durumlarda olduğu gibi bu durumda da biri tinbilimsel, öteki metafizik iki ayrı yüze bürünür.1 Bu bakımdan, iki gerçek saklarlar. Amaçlılık izleği gerçeği açıklayacak yerde tüketecek bir tinbilimsel tutumu belirleyeceğini ileri sürdüğüne göre, gerçekten de hiçbir şey onu uyumsuz düşünceden ayırmaz. Aşkınlaştıramayacağı şeyin sayımını yapma amacını güder. Düşüncenin her türlü birlik ilkesi yokluğunda, deneyimin tüm görünüşlerini betimlemekte de sevinç bulabileceğini söyler yalnızca. O zaman bu görünüşlerden her biri için söz konusu olan gerçek; ruhbilimsel düzeydedir. Gerçeğin sunabileceği “ilginçliğe” tanıklık eder yalnız. Uyuklayan bir dünyayı uyandırıp düşünce için canlı kılma yollarından biridir bu. Ama bu gerçek kavramı genişletilmek, usa uygun biçimde kurulmak istenirse, böylece her bilgi konusunun “özü” bulunduğu ileri sürülürse, deneyime derinliği geri verilmiş demektir. Uyumsuz bir düşünce için anlaşılmaz bir şey bu. Amaçlamacı tutumda sezilen de alçakgönüllülükten güvene doğru bu sallanıştır. Görüngübilimsel düşüncenin bu balkıması ise uyumsuz uslamlamayı her şeyden daha iyi açıklayacaktır.
 
Çünkü Husserl amaçlamanın gün ışığına çıkardığı “zaman-dışı özler”den de söz eder, Platon’u dinler gibi olur insan. Her şey bir tek şeyle değil, her şey her şeyle açıklanır. Ben bir aynm görmüyorum arada. Hiç kuşkusuz, bilinci her betimleme sonunda “gerçekleştirdiği” bu düşünlerin ya da bu özlerin kusursuz örnekler olmaları istenmiyor daha. Ama algılamanın her verisinde doğrudan doğruya var oldukları söyleniyor. Her şeyi açıklayan tek bir düşünce yok artık, sonsuz sayıda nesneye anlam veren, sonsuz sayıda öz var. Dünya kımıltısızlaşıyor, ama aydınlanıyor da. Platon gerçekçiliği sezgisel oluyor, ama gene de gerçekçilik olarak kalıyor. Kierkegaard tanrısına dalıyordu, Parmenides düşünceyi Bir’in içine atıyordu. Ama burada düşünce soyut bir çoktanrıcılığa atılıyor. Dahası var: sanrılar ve düşlemler de bu “zamandışı özler” den. Düşüncelerin yeni dünyasında, Kentavros’un ulamı kentlinin daha alçakgönüllü ulamıyla el ele veıiyor.
 
‘ En sağlam bilim felsefeleri bile metafizikten vazgeçemez. O kadar ki çağın düşünürlerinin büyük bir bölümünün metafiziği tek bir bilim felsefesini izlemektir.
 
Uyumsuz insan için, dünyanın tüm yüzlerinin ayrıcalıklı olduklarını söyleyen bu tümüyle ruhbilimsel kanıda, bir acılık ve bir gerçeklik vardı. Her şey ayrıcalıklıdır demek her şey eşdeğerlidir demeye gelir. Ama bu gerçeğin metafizik yüzü onu öyle uzaklara götürür ki, belki de ilkel bir tepkiyle Platon’a daha yakın bulur kendini. Gerçekten de, her görüntünün aynı biçimde ayrıcalıklı bir öz gerektirdiği öğretilir ona. “Hierarşi”den uzak olan bu ülküsel dünyada, ordu yalnız generallerden oluşmuştur. Aşkınlık elenmiştir kuşkusuz. Ama düşüncenin beklenmedik bir dönüşü dünyaya bir tür yarım içkinlik sokar yeniden, evrene derinliğini geri verir. Yaratıcılarınca daha büyük bir özenle işlenmiş bir konuyu fazlasıyla uzaklara götürmüş olmaktan korkmam gerekir mi? Husserl’in görünüşte aykırı, ama yukarıda söylenenler benimsenince sağlam mantığını sezdiren şu kesinlemelerini yalnızca okumakla yetiniyorum: “Gerçek olan, saltık biçimde, özünde gerçektir; gerçek birdir, kendisini kavrayan varlıklar, insanlar, devler, melekler ya da tanrılar ne olursa olsun kendi kendinin tıpkısıdır.” Us yengiye eriyor, gümbürdüyor bu sesle, bunu yadsıyamam. Uyumsuz dünyada onun kesinlemesinin ne anlamı olabilir? Bir meleğin ya da bir tanrının algısının benim için anlamı yok. Tanrısal usun benim usumu onayladığı bu geometrik yer benim için her zaman anlaşılmaz kalacak bir şey. Burada da bir sıçrama buluyorum, bu sıçrama soyut içinde yapılıyor diye unutmamak istediğim şeyin unutuluşu olmaktan geri kalacak değil ya. Husserl, daha ileride, “Çekime bağlı bütün kitleler yok olsaydı, bununla çekim yasası yıkılmış olmayacaktı, yalnızca uygulamasız kalacaktı”, diye haykırdığı zaman, bir avuntu metafiziği karşısında bulunduğumu biliyorum. Düşüncenin açıklık yolundan ayrıldığı dönemeci bulmak istediğim zaman da Husserl’in tinsel varlık konusundaki uslamlamasını okumam yetiyor: “Tinsel süreçlerin yasalarını tam olarak, açık açık izleyebilseydik, tıpkı kuramsal doğa bilimlerinin temel yasaları gibi ölümsüz ve değişmez görüneceklerdi bize. Öyleyse, hiçbir tinsel süreç olmasa bile, bu yasalar geçerli olacaklardır”. Tinsel varlık olmasa bile yasaları olacakmış! Bu durumda, anlıyorum ki, Husserl ruhbilimsel bir gerçeği ussal bir kural yapmaya kalkıyor: insan usunun birleştirici gücünü yadsıdıktan sonra, bu dolambaçlı yoldan ölümsüz Us’a atlıyor.
 
Bu durumda, Husserl’in “somut evren” izleği beni şaşırtamaz. Tüm özlerin kesin olmadıklarını, ama özdeksel olanları bulunduğunu, birincilerin mantık, ikincilerinse bilim konusu olduklarını söylemek bir tanım sorunundan başka bir şey değil. Soyut evrensel bir somutun kendi başına sağlam olmayan bir bölümünden başka bir şeyi belirtmez, deniliyor bana. Ama daha önce ortaya çıkardığımız sallanma bu terimlerin karışıklığını aydınlatmamı sağlıyor. Çünkü bu söz dikkatimi yönelttiğim şu somut nesnenin, şu göğün, şu mantonun eteği üzerinde şu suyun yansımasının ilgimin dünyadan ayırdığı gerçeğin büyüleyici etkisini kendi başlarına sürdürdükleri anlamına da gelebilir. Ben de bunu yadsıyacak değilim. Ama bu mantonun kendisinin evrensel olduğu, özel ve yeterli özü bulunduğu biçimler dünyasının malı olduğu anlamına da gelebilir. O zaman anlarım ki, yalnızca yürüyüş düzeni değiştirilmiştir. Bu dünyanın daha yüce bir dünyada yansıması yoktur artık, dünyanın görüntüler kitlesi içinde biçimler göğü belirir. Benim için hiçbir şeyi değiştirmez bu. Somut sevgisi değil, insan koşulunun anlamı da değil burada bulduğum, somutu bile genelleştirecek kadar dizginlerini koparmış bir düşüncülük.
 
Düşünceyi alçalmış usla yengin usun birbirine karşıt yollarından kendi kendini yadsımaya götüren bu görünüşteki aykırılığa şaşmak boşuna. Husserl’in soyut tanrısıyla Kierkegaard’ın gözler kamaştıran tanrısı arasındaki uzaklık o kadar da fazla değil. Usla usdışı aynı öğretiye götürüyor. Çünkü yolun pek önemi yok gerçekte, varma istemi her şeye yetiyor. Soyutçu filozofla dindar filozof aynı kargaşadan yola çıkıyor, aynı bunalımda birbirlerine destek oluyorlar. Ama önemli olan açıklamak. Burada özlem bilimden daha güçlü. Çağımızın düşüncesinin aynı zamanda hem dünyanın anlamsızlığı felsefesine en yatkın olanlardan hem de sonuçlarında en parçalanmışlardan biri olması çok anlamlı. Gerçeğin sonuna kadar ussallaştırılmasıyla sonuna kadar usdışılaştınlması arasında gidip gelmesi bir türlü bitmiyor, birinci durumda örnek mantıklara bölüyor onu, ikinci durumda tanrılaştırıyor. Ama bu kopma yalnızca görünüşte. Sorun uzlaşmak, her iki durumda da sıçrama buna yetiyor. Yanlış olarak us kavramının tek yönlü olduğu sanılıyor hep. Gerçekte, hırsında ne kadar güçlü olursa olsun, bu durum bu kavramın ötekilerden daha az oynak olmasını gerektirmez. Us tümüyle insansı bir yüz taşır, ama tanrısala  yönelmesini de bilir. Onu ölümsüzlük iklimiyle uzlaştırmasını ilk başaran Plotinos’tan bu yana, ilkelerin en tuhafını, en büyülüsünü, katılma ilkesini benimsemek üzere, ilkelerinin en değerlisine, yani çelişkiye sırt çevirmesini öğrendi.1 Düşüncenin bir aracıdır, düşüncenin kendisi değil. Bir insanın düşüncesi her şeyden önce özlemidir.
 
Us, Plotinos’un hüznünü yatıştırmasını başardığı gibi, yeni bunalıma da ölümsüzün alışılmış dekorları içinde rahatlama olanakları sağlar. Uyumsuz düşünce bu kadar şanslı değildir. Ona göre, dünya ne bu kadar ussal ne de bu kadar usdışıdır. Usa uymaz bir şeydir ve yalnız budur. Husserl’de işin sonunda usun hiçbir sınırı kalmaz. Uyumsuz, tam tersine, bunalımını yatıştıracak güçte olmadığına göre, sınırlarını kesin olarak belirtir. Öte yandan, Kierkegaard onu yadsımak için bir tek sınırın yeteceğini söyler. Ama uyumsuz o kadar uzağa gitmez. Onun için bu sınırın amacı, usun hırslarıdır yalnız. Usdışı izleği, varlıkçılarca düşünüldüğü biçimiyle, kendini yadsıyarak bulunan ve kurtulan ustur. Uyumsuz dediğimiz şey kendi sınırlarını saptayan, açık görüşlü ustur.
 
1 A. Bu çağda, usun ya uyması ya ölmesi gerekiyordu. Uydu. Plotinos ile mantık iken estetik olur. Tasımın yerini eğretileme alır.
B. Bu Plotinos’un görüngücülüğe tek katkısı da değildir. Tüm bu tutum İskenderiye okulunun düşünürü için çok değerli olan ‘yalnız bir insan kavramı olmadığı, bir de Sokrates kavramı bulunduğu” görüşünde önceden vardır.
 
Uyumsuz insan gerçek ussal dayanaklarını işte bu çetin yolun sonunda tanır. Derin isteğiyle o zaman önüne sürüleni karşılaştırınca, birdenbire başka yana dönmek üzere olduğunu sezinler. HusseıTin evreninde dünya durulur, insanın yüreğine oturan bu içli-dışlılık isteği gereksiz kalır. Kierkegaard’ın açınlama evreninde bu aydınlık isteği, doyurulmak isteniyorsa, kendinden vazgeçmelidir. Günah bilmekte değildir pek (bu bakımdan herkes suçsuzdur), bilmek istemektedir. Bu da uyumsuz insanın hem suçluluğunu hem suçsuzluğunu oluşturan şey olarak duyabileceği tek günahtır. Böylece önüne sürülen, sonuçta, tüm eski çelişkiler birer tartışma oyunu olarak belirir. Ama o bunları böyle duymamıştır. Gerçekleri alıkoymak gerekir, bu da hiç doygunluk göstermemektir. O vaiz istemez.
 
Uslamlamam kendisini uyandıran açıklığa bağlı kalmak ister. Bu açıklık “uyumsuz”dur. Arzulayan tinsel varlıkla umut kırıklığına uğratan dünya arasındaki kopuştur, birlik özlemimdir, bu dağınık evrenle onları birbirine bağlayan çelişkidir. Kierkegaard özlemimi yok eder, Husserl de bu evreni bir yerde toplar. Benim beklediğim bu değildi. Bu parçalanmaları yaşamak ve düşünmek, benimsemek mi, yoksa yadsımak mı gerektiğini bilmek söz konusuydu. Apaçığı maskelemek, denklemin terimlerinden birini yadsıyarak uyumsuzu silmek söz konusu olamaz. Bununla yaşanabilir mi, yoksa mantık bundan dolayı ölmeyi mi buyurur, bunu bilmek gerekir. Felsefesel intiharla ilgilenmiyorum ben, kısaca intiharla ilgileniyorum. Yalnız onu içindeki coşkunluklardan antmak, mantığını, dürüstlüğünü tanımak istiyorum. Uyumsuz düşünce için, bundan başka her durum düşüncenin kendi aydınlattığı şeyden kaçmasını, kendi bulduğunu gene kendisinin yok etmesini gerektirir. Husserl “yaşamın şimdiden bilinen, kimi elverişli koşulları içinde yaşayıp düşünmenin kökleşmiş alışkanlığından” sıyrılma isteğine boyun eğdiğini söylüyor, ama son sıçraması ölümsüzü de, rahatlığını da geri getiriyor. Sıçrama Kierkegaard’ın istediği gibi büyük bir tehlikeyi belirtmiyor. Tersine, sıçramadan önce gelen andadır tehlike. Bu baş döndürücü çizgide durmasını bilmek, işte dürüstlük bu, gerisi aldatmaca. Güçsüzlüğün hiçbir zaman Kierkegaard’ınkiler kadar dokunaklı uyumlar esinlemediğini de biliyorum. Ama tarihin ilgisiz görünümlerinde güçsüzlüğün yeri varsa, güçsüzlük şimdi ne istediğini bildiğimiz uslamlamada bulamaz bu yeri.

Advertisements