Etiketler

, ,

“Uyan, eski günlerin sevdalı yalımı, etleri dökülmüş iskelet. Durma zamanı geldi adaletin elinin. İstediğin açıklama için uzun süre bekletmeyeceğiz seni. Bizi dinliyorsun, değil mi? Ama, oynatma ellerini ayaklarını; büyü gücü altında değilsin henüz, ve kafa içi erksizliğin sürüp gidiyor: Son kez. İmgeleminde nasıl bir izlenim uyandırıyor Elsseneur’ün yüzü? Unuttun! Peki şu kibirli tavırlı Reginald’ı kazıdın mı sadık belleğine? Bak perdelerin kıvrımları arasına gizlenmiş; ağzı sana doğru eğilmiş; ama seninle konuşmaya cesaret edemiyor, çünkü benden de çekingen. Gençliğinin bir evresini anlatacağım sana, ve belleğin yoluna sokacağım seni … ” Örümcek çoktan karnını açmış, mavi giysili iki delikanlı ellerinde pırıl pırıl yanan birer kılıçla oradan fırlamış, ve bundan böyle uykunun tapınağını korumak istermişçesine yatağın iki yanında yerlerini almışlardı. “Seni çok sevmiş olduğu için sana hala bakmakta olan şu delikanlı, ikimiz arasında sevgini ilk verdiğindi. Ama kişiliğinin kaba davranışlarıyla çoğu zaman acı çektirdin ona. O, kendisine karşı senden gelebilecek hiçbir yakınmaya yol açmamak için bütün gücüyle çaba göstermişti; bir melek bile başaramazdı. Bir gün, yüzmek için seninle deniz kıyısına gelmek isteyip istemediğini sordun ona. İkiniz, bir kuğu gibi, dik bir kayaya çıktınız aynı anda. Siz iki seçkin dalgıç, başınızı kollarınızın arasına alıp ellerinizi önde birleştirerek su kitlesine daldınız, iki akıntı arasında upuzun bir kan izinin belirmesi için, suyun altında nasıl bir karanlık olay olmuştu? Su yüzeyine çıkınca yüzmeyi sürdürdün sen, ve arkadaşının gücünü gittikçe yitirmesini fark etmemiş gibi davranıyordun. Gücünü hızla yitiriyordu o, ama sen karşında silikleşen sisli ufka doğru atıyordun uzun kulaçlarını. Acı hecelerini üç kez haykırdı, ve sen üç kez kösnü çığlığıyla yanıtladın. Kıyıdan uzaktı, geri dönemeyecek kadar, sana yetişmek ve elini senin omuzunda dinlendirmek için, boş yere izlemeye çalışıyordu seni. O gittikçe gücünü yitirip, sen gittikçe güçlendiğini duyumsarken, bir saat sürdü bu olumsuz av. Senin hızına erişmekten umudunu kesince, ruhunu teslim alması için Tanrı’ya kısaca yakardı, sırtüstü yüzer gibi uzandı, öyle ki, göğsünün altında yüreğinin telaşla attığı görülüyordu, ve artık beklememek için, ölümü bekledi. Bu sırada, görünmüyordu artık güçlü kolların, ve bırakılan bir iskandil gibi hızlı, uzaklaşıyorlardı hala. Açıkta ağ atmaktan dönen bir tekne bu yöreden geçiyordu. Reginald’ı kazaya uğramış sanan balıkçılar onu bayılmış durumda tekneye çektiler. Bir yara gördüler sağ böğründe; böylesine küçük ama aynı zamanda çok derin bir yarayı hiçbir kör kaya ya da kaya parçasının açamayacağı düşüncesinde olduklarını söylediler, deneyimli tayfaların hepsi. Yalnızca çok sivri bir şiş gibi bir kesici silah böylesine küçük bir yaranın sorumluluğunu üstlenebilirdi. Denizin bağrına yapılan bu dalışın değişik evrelerini hiçbir zaman anlatmak istemedi Reginald, şimdiye kadar sakladı bu gizi. Şimdi renksiz yanaklarından süzülüyor gözyaşları, ve senin yorganına dökülüyor. Kimi zaman olayın kendisinden de acıdır anı. Ama ben, acıma duymayacağım; sana çok değer vermek olur bu. Öfkeli gözlerini yuvalarında çevirip durma. Sakin olsan daha iyi. Kımıldayamayacağını biliyorsun. Öykümü bitirmedim zaten. -Kaldır kılıcını Reginald, ve kolayca unutma öcünü. Kim bilir? Belki bir gün sana sitemlerde bulunur.- Daha sonra, kısa süren pişmanlık acıları duydun; başka bir arkadaş bularak suçunu bağışlatmaya karar verdin, kutsayıp onurlandıracaktın onu. Geçmişin izlerini silecektin bu günah ödeyici olanak sayesinde, ve ötekine göstermediğin sevgini, ikinci kurbanına verdin. Boş umut; iki günde değişmez kişilik, ve istencin olduğu gibi kaldı. Ben, Elsseneur, seni ilk gördüğüm andan itibaren bir daha unutamadım. Bir süre bakıştık; ve sen gülümsedin. Gözlerimi indirdim, çünkü doğaüstü bir yalım görmüştüm seninkilerde. Bir karanlık gecede, başka bir yıldızdan gizlice dünyamıza mı indin diye düşünüyordum; bugün saklamaya gerek yok artık, itiraf edeyim ki, insanlığın yaban domuzlarına benzemiyordun; ama, bir parıltılı ışık aylası sarmıştı alnının çevresini. Seninle çok yakın ilişki kurmak istemiştim; bu garip soyluluğun çarpıcı yeniliğinin yanına yaklaşmayı göze alamıyordu varlığım, ve yaman bir korku dönüp duruyordu çevremde. Buluncun bu uyarılarını niçin dinlemedin? Usa yatkın önseziler. Benim duraksadığımı görünce, sen de kızardın ve kolunu uzattın. Cesaretle elimi senin eline bıraktım, ve, bunu yaptıktan sonra, kendimi daha güçlü duyumsadım; ruhundan bir güç geçmişti artık bana. Saçlarımız rüzgarda, meltemlerin soluğunu içimize çekerek, kokuları başımızı döndüren sık sakızağacı, yasemin, nar ve portakal koruluğunda bir süre yürüdük. Sürtünerek, hızla geçti yanımızdan bir yaban domuzu, ve beni senin yanında görünce, bir damla yaş belirdi gözünde. Nedenini anlamadım böyle davranmasının. Kalabalık bir kentin kapılarına geldik akşam inerken. Bütün dantellerini yansıtıyorlardı, kiliselerin çizgileri, minarelerin külahları ve cihannümaların mermer topları, karanlığın içinde, gökyüzünün son mavisine. Ne var ki, yorgunluktan bitkin düşmemize karşın, dinlenmek istemedin sen burada. Dış surların dibinde ilerledik gece çakalları gibi; pusuda bekleyen nöbetçilere görünmemeye çalıştık; karşı yöndeki kapıdan çıkarak, kunduzlar gibi uygar, akıllı hayvanların görkemli topluluğundan uzaklaşmayı başardık. Fenerci ateşböceklerinin uçuşu, kuru otların hışırtısı, uzak kurtların düzensiz ulumaları kuşkulu yürüyüşümüze eşlik ediyorlardı, kırda. Geçerli nedenin neydi insan kovanlarından kaçmak için? Bu soruyu soruyordum kendime, belirgin bir kaygıyla; uzun süre görevlerini yapmış olan ayaklarım taşımak istemiyorlardı artık beni. İçinden çıkılmaz yüksek sarmaşanlar, asalak bitkiler ve korkunç dikenli kaktüsler yığını yüzünden ağaçları birbirine girmiş bir sık ormanın kıyısına ulaştık sonunda. Bir kayın ağacının yanında durdun. Ölüme hazırlanmak için diz çökmemi söyledin; bana bir çeyrek saat tanıyordun bu dünyadan ayrılmam için. Uzun yürüyüşümüz sırasında, sana bakmadığım zamanlar, bana gizlice yönelttiğin kaçamak bakışları, garipliklerini fark ettiğim bazı davranışları birden anımsadım, bir kitabın açık sayfaları gibi. Doğrulanmıştı kuşkularım. Sana karşı koyamayacak kadar güçsüzdüm, beni yere yıktın, titreyen yaprağı kasırganın savurması gibi. Bir elin iki kolumu kıskacına alırken bir dizin göğsümde, öteki nemli topraktaydı; kemerine asılı kından bir hançer çıkardığını gördüm öteki elinin. Olanaksızdı direnmem, ve kapadım gözlerimi; bir sığır sürüsünün, rüzgarın getirdiği ayak sesleri duyuldu, biraz uzakta. Bir çoban sopasının ve bir köpeğin çene kemiklerinin tedirgin ettiği bir lokomotif gibi ilerliyordu sürü. Yitirecek zaman yoktu, ve sen anladın bunu; beklenmedik bir yardımın yaklaşması kas gücümü iki katına çıkardığı için, amacına erişememekten korkarak, ve iki kolumu birden devinimsiz tutamadığını fark edip, sağ bileğimi kesmekle yetindin, çeliğin ağzını hızla bastırıp. Yere düştü kopan parça. Ben acıdan kıvranırken, kaçtın sen. Çobanın yardıma nasıl geldiğini, iyileşmem için ne kadar zaman gerektiğini anlatmayacağım sana. Beklemediğim bu ihanetin, bende ölmek isteği uyandırdığını bilmen yeter. Göğsüm kurşunlara hedef olsun diye, savaşlara katıldım. Savaş alanlarında ün kazandım; düşman saflarını öylesine kırıp geçiriyordu ki yapay demir elim, en gözü pek kişileri bile ürküttü adım. Bununla birlikte, topların her zamankinden daha güçlü gürlediği, ve üstlerinden harekete geçen süvari birliklerinin ölüm kasırgası altında saman çöpü gibi burgaçlandığı bir gün, yiğit tavırlı bir süvari ilerledi bana doğru, utku tacını elimden almak için. Bizi sessizce izlemek amacıyla, durup taş kesildi iki ordu. Uzun süre çarpıştık, yaralardan delik deşik, zırhlı başlıklar parçalanmış. Uzlaşıp savaşı durdurduk, dinlenmek ve daha sonra daha amansızca çarpışmak için. Tulga siperlerimizi kaldırdık, ikimiz de düşmanımıza karşı büyük bir hayranlık içinde. “Elsseneur! .. “. “Reginald! .. “, aynı anda bu basit sözler çıktı soluyan gırtlaklarımızdan. Avunmaz bir acıyla umutsuzluğa düşen Reginald de benim gibi orduya girmiş, ama kurşunlar esirgemişti kendisini. Böylesine koşullar altında buluşmuştuk! Ama senin adını almadık ağzımıza! O ve ben, ölümsüz bir dostluk üzerine ant içtik; ama, hiç kuşkusuz, senin baş oyuncusu olduğun önceki dostluklara benzemeyen bir dostluk için. Gökyüzünden inen, Tanrı ulağı bir başmelek, tek bir örümceğe dönüşmemizi, ve yukardan gelecek bir buyruk ceza uygulamasını durduruncaya kadar, her akşam boynunu emmemizi buyurdu bize. On yıla yakın süre yatağına geldik. Bu günden başlayarak kurtuldun işkencemizden. Sözünü ettiğin, o belirsiz sözü bize değil, senden daha güçlü bir Varlık’a verdin. Bu bozulmaz yargıya boyun eğmenin daha iyi olduğunu anlamıştın kendin. Uyan Maldoror! Bozuluyor, on yıl boyunca, beyin omurga düzenini etkileyen büyü.” Kendine buyrulduğu gibi uyandı, ve kol kola girmiş iki göksel varlığın gökyüzünde yittiğini gördü. Yeniden uyumayı denemedi. Kol ve bacaklarını ağır ağır çıkardı yataktan. Bir gotik ocağın yalımlanan köseğilerinde ısıtmaya gitti donmuş derisini. Yalnızca bir gömlek vardı üzerinde. Kurumuş damağını ıslatmak için kristal sürahiyi aradı gözleri. Pencerenin kepenklerini açtı. Pervaza yaslandı. Göğsüne, içinde sözde anlatılmaz anlıkta gümüş zerrelerin pervaneler gibi çırpındığı bir esritici ışık konisi yağdıran aya baktı. Bir çevre değişikliğiyle, altüst olmuş yüreğine bir dinginlik kırıntısı getirmesini bekledi, sabahın tanının.

BEŞİNCİ ŞARKININ SONU

Reklamlar